Aydınlık Oda
Masa, Kelebek,
Muriel Spark
Sam Taylor-Wood, Ölüdoğa videosundan ekran görüntüleri, 2001, 00:03:18,
kaynak:
National Museum of Women in the Arts

Susan Sontag, Peter Hujar’ın tek fotoğraf kitabı Portraits in Life and Death için yazdığı önsözde fotoğrafı amansız bir memento mori olarak anıyordu. Eski kültürlerde düzenli bir disiplin ve hijyen biçiminde kendini gösteren ölüm sanatı üzerine artık çalışmadığımızı söyledikten sonra da diyordu ki, “Yine de sabitlenmiş tüm gözler bu bilgiyi içerir. Beden bilir. Ve kamera gösterir. Hem de hiç acımadan.” Ölümü tabulaştıran 20. yüzyılla birlikte veda ritüelleri ölü bedenlerle temasımızı asgariye indirdikten sonra, bir zaman makinesi olarak fotoğrafın, faniliği hatırlatan başlıca temsillerden birine dönüştüğü muhakkak. Kaybettiklerimizin fotoğrafları, gençliğimizin fotoğrafları, çocuk fotoğrafları koskoca bir vanitas geleneğini yaygınlaştırarak sırtlanmış olabilir. Alegorik içerikleriyle vanitas tabloları da insana dünyadaki zamanının sonluluğunu yüzyıllar boyunca farklı bir biçimde hatırlatıp durdu. Her gün muhatap olamadığımız kuru kafalar bu gelenekte kaçınılmaz sonun en doğrudan ifadesiydi. Resimlerdeki çürüyen meyvelerin, çiçek natürmortlarının, eriyen mumların, kum saatlerinin basit sembolizmi ölüm fikrini zımni bir beden ve zihin bilgisi olmaktan çıkararak güncelliyordu belki. Ya da belki hayatın içinde masayla kelebek arasındaki farkı görmeye yanaşmayan sabitlenmemiş gözlere temsilin çarpıcılığını dayatıyordu. Ancak tüm bu örneklerde optik bilgi olarak işleyen memento mori’lerin aslında bir Söz’den yola çıktığını hatırlamak lazım. Hele ki söz konusu Muriel Spark olunca. Hıristiyan menşeili bir geleneğin bu görsel dayanakları, “Boşun boşu, her şey boş” diyen Vaiz’in sesinin tercümesi oldu aslında (Vaiz, 1:32-12:8).

Muriel Spark’ın Memento Mori’sinin ilginç ve süper matrak yanı, ölümü hatırlatan tüm bu nesneleri ya da onların temsilini elinin tersiyle bir kenara itmesi, onları yan anlamlarından, sembolik güçlerinden, geleneğin yükünden sıyırarak memento mori’yi çırılçıplak bırakması. Aslında onu tam anlamıyla Kutsal Kitap’taki Söz’ün sıfır derecesine taşıması. Öyle ki bir ikisi dışında epey sevimsiz denebilecek bir ihtiyarlar topluluğundan mütevellit roman karakterleri kimliği belirsiz birinden telefonlar almaya başlıyor. Üstelik telefondaki ses onlara şu kısacık cümleyi telaffuz edip kapatıyor: “Öleceğini hatırla.” Telefon sapığı olarak memento mori. Tarihin en sarih fanilik hatırlatıcısı. Daha iyisi düşünülemezdi. Çünkü kanımca romandaki ihtiyarlar heyeti ölüm bilgisini Sontag’ın önerdiği biçimde gözlerini sabitlemek suretiyle güncellemeye pek teşne olmadıklarından, Muriel Spark onlar için böylesi sarkastik bir çıplaklığı daha uygun görmüş. İhtiyarlar, ölüme yakınlıkları gereği aile albümlerine daha sık bakan insanlar ya da masa ile kelebek arasındaki farkı en çok idrak etmesi gerekenler, belki. Ancak bu romanda düşkünlük sınırındaki yaşlıların çoğu bu idrakten çok uzak. Kapılarına dayanmış ölüm konusunda öylesine büyük bir aymazlık içindeler ki düşkünler yurdunda yıldız falı okuyanların karşısında teşbihte büyük hatalara düşebilirsiniz. Telefonda dümdüz bir cümle söyleyen bu çıplak sesi bile kötü bir şaka olarak alıyorlar hâliyle. Meseleyi durum komedisine dönüşen adli bir soruşturmaya taşıyorlar. Sesin aralarından birine ait olabileceğine hükmettiklerinde, olayı basına yansıttıklarında ara ara okuru da bir uydum akıllıya dönüştürüp yanlarına çekebiliyorlar. Zaman zaman bu sesin gerçekten de bir kimliği olabileceğini, Spark’ın bir yandan da bir dedektiflik kurgusu sürdürdüğünü düşündürebiliyorlar size. Ama onların yolundan gitmek aklıselim okuru kitabın sonunda kucağında natürmorta dönmüş bir beklentiyle baş başa bırakacaktır. Sesin sahibinin kim olduğunu öğrenmek için okunacak bir kitap değil Memento Mori. Ya da sesin sahibinin kim olduğunu daha başlığında fark ederek okunacak bir kitap. Kaldı ki bu ses konusunda rivayetler de roman boyunca çeşitleniyor. Mesela “Muzip Telefoncu İş Başında” başlıklı, Spark’ın hiciv ustalığını konuşturarak acayip eğlenceli bir dille yazdığı gazete haberine göre ses tonuyla ilgili ihbarlar “çok genç”, “orta yaşlı” ve “yaşlı” arasında değişiyor. Bazıları bu münasebetsiz şakanın arkasında birden fazla kişi olabileceğine inanıyor.

Bir noktada diğerlerine göre makul biri olan polis şefi “Kanıtların ışığında benim fikrime göre fail, Ölüm’ün ta kendisi” diye akıl yürütüyor. Muzip telefoncu için pek çok şey söylenebilir. Kapı yerine telefon kullanan ecel, artık yorulduğunu söyleyen hayat, kimliğinin açık edilmesi yazar tarafından işlevsel görülmemiş şakacı bir ahbap. Bana kalırsa, ona bir parça daha şekil şemail vermek isteyen okurlar için “Her şey boş!” diyen Vaiz’in ta kendisi. Çünkü bu kadim sözün sahibi Vaiz yeryüzüne inip de bir topluluğa seslenecek olsa herhalde birbiriyle uzak yakın bağlantıları olan bu İngiliz kadrosuna uğramadan yukarı dönmezdi. Hercule Poirot’nun son sahnede katili açıklamadan önce kütüphane, dans salonu ya da otel odasında bir araya getirip günahlarını teker teker ifşa ettiği ekipleri andırıyorlar. Aralarında ciddi manipülatörler, kurnazlar, koca ya da oğul olarak kadın başarısını hazmedememiş, hırsından kendini bitirmiş erkekler, kibirliler, mesela tek başına yaşlılığın bilimini yazabileceğini düşünenler, aldatanlar, kandıranlar, kendini vicdan azabından ve ahlaklı bir hayattan azade tutmayı bir biçimde becerenler, ukalalar, hesapçılar, dolandırıcılar, mirasyediler var. Roman epeyce kalabalık ve Muriel Spark, kabul etmek gerekir ki insana pek bayılmıyor. Bir karakterin birden fazla kötücül yanı olabildiğini de eklersek, kitaptaki günahlar geometrik büyüyor. Spark’ın büyük becerisi ve takdir edilesi yanı en çok bu noktada kendini göstermiş. Ölüm hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamayı sürdüren ya da bu bilgiyi mümkün mertebe kulak arkası eden karakterlerine bu kötü sıfatları basit dedektiflik kurgularındaki gibi etiketler dağıtarak iğreti bir biçimde yüklemiyor. Ama şu da var ki “karakterin psikolojisini derinlemesine işlemiş” kalıbından da açıkça imtina ediyor. Muriel Spark’ın teknik açıdan zaman zaman Yeni Romancılarla yakınlaştırılmasının bir nedeni de bu olsa gerek.

Memento Mori’nin kişileri anlamı basitliğinden menkul jestleriyle, bir hiciv ustasının elinden çıkma monologları ve diyaloglarıyla, birbirlerine bakış açıları, gündelik gözlemleri, saklı niyetleri ve düşünceleriyle bu etiketleri –oluşları içinde– adeta kendileri bir bir topluyor. Tasvirden ziyade eylemle, ruhsal çözümlemeden çok zamanda zıplayan düşünce akışıyla, metafor yerine ironiyle vücut buluyorlar. Spark onları pek kurcalamıyor, yaşamaya terk ediyor bir anlamda. Ama bu noktada Muriel Spark’ın bir Nathalie Sarraute ya da Alain Robbe-Grillet gibi geleneksel olay örgüsünü dışladığını, hele ki yazarın otoritesini baltalamaya giriştiğini düşünmek yanlış olur. Hatta tam tersi bir biçimde, yazar ipleri elinde tuttuğunu her an belli ediyor. Bunun öncelikli işareti de elbette romanın ahlaki boyutu. Yarattığı kişilere, onların gülünç ve acınası hâllerine herkesten önce Tanrı bakıyor. Söz ve eylemlerini günah defterine yazıyor tam manasıyla. Ve Tanrı’nın, Ölüm’ün ya da Vaiz’in bakışının Yahudiliği de Kalvinizmi de reddederek Katolikliğe geçen Muriel Spark’ın ahlaki bakışıyla örtüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı da kitapta diğerlerine göre ölüme yaklaşmakta olduğunu kabullenmiş, buna rağmen sakin ve hazımlı kalabilmiş iki karakterin de Katolik ve kadın olması. Üstelik biri Spark’ın kendisi gibi yazar kimliğiyle karşımızda.

Muriel Spark, Memento Mori,
çev: Püren Özgören, İstanbul:
Siren Yayınları, 2023.

Yazarın romanda karakter psikolojisine çözümleme düzeyinde yaklaşmıyor oluşu bununla da açıklanabilir elbette, çünkü Spark’ın kötüye bakışı, farklı bir yöntem ve görüş açısıyla da olsa Hannah Arendt’in kötülük kavrayışına çok yakın. Kötülük (ya da Spark için kusur, günah vb.) psikolojik sebeplerle açıklanamayan ahlaki bir kusur, hem de Katolik inancı gereği düzeltilebilir bir kusur. Bu durumda ruhsal bir çözümleme önerip kötü olanı insani sebeplerle gerekçelendirmekten kaçınıyor. Bu dinsel dış çerçeve içerisinde yazgı insanları nereye taşıyorsa, romanın ekseni de karakterleri oraya götürüyor. Vaiz’in sesinden kaçma olanağı yok.

George Orwell “Yalnızca kötü Katolikler iyi kitaplar yazar” diyordu. Peki Spark iyi bir dindar ve kötü bir yazar mı? Ya da tam tersi? Tanrı’nın dünyasına benzer özellikler taşıyan kurmaca çatısında Spark inancını bir propaganda aracı olarak kullansaydı şayet, Orwell’ın önerdiği sınırlama değerlendirme için bir çıkış noktası oluşturabilirdi. Oysa Spark, birçok kitabında olduğu gibi Memento Mori’de de Katolikliği insanın evrendeki yeri, trajik zamanlılığı gibi felsefi sorgular için manevi altyapı işleviyle sınırlı tuttuğundan, Orwell’ın yargısını bir paradoksa dönüştürmeyi başarıyor. Ondaki kurgu kabiliyeti eleştirmenleri de benzeri bir paradoksa sürüklemiş olmalı ki din temelli ahlak anlayışının sofistike anlatı ustalığını gölgede bırakmasından kaygı duyan postmodern eleştirmenlerle bu kurgularda incelikle ele alınmış mezhep farklarının Spark’ı anlamayı engelleyeceğini öne sürenler arasında ciddi ve birbirini dışlayıcı bir yöntem ayrışması olmuş. Gerçekten de Sürücü Koltuğu’nda olduğu gibi burada da sosyal realizmin baskılarından uzak tavrı, polisiye parodisi, karakterlerine oyunlu bir mesafe dayatması, kadınlık sorununu yine ciddi bir mesele olarak koyması ve Memento Mori dahilinde baş kahramansız bir hikâye kurması 1959 tarihli romanı erken dönem bir postmodern anlatı olarak kuran unsurlar arasında. Çıplak bir anlatı içerisinde okura cımbızlayacağı ipuçları vermesi ve böylece karakterleri bizzat inşa etme yolunda ona açık kart sunması da cabası.

Ama “Alay ve hiciv sahip olduğumuz tek şeydir” ve “Bir Katolik olarak hiçbir şeyin o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum” diyen bir memento mori yazarının ahlaki yönelimini ve kurgudaki ustalığını ayrıştırma yoluna gitmeden değerlendirmenin okur için daha zengin bir okuma alanı sunacağı muhakkak. Romandan geriye kalan tecrübe bana Sam Taylor-Wood’un ölüdoğa video işlerini hatırlattı. Yaşam döngüsünü fark edebilmek için durağan temsiller gözleri sabitleyemediğinde, geçmişin malı olan tüm fotoğraflar yetersiz kaldığında, Vaiz’in dümdüz cümlesinin dahi kötü bir şaka olarak tınladığı noktada kaçınılmaz sonu kısaltılmış versiyonda okutma ya da dayatma girişimi her ikisi de. Yüzyıllardır farklı ahlaki temeller ve medyumlar üzerinden varoluşumuzla ilgili aynı büyük sorulara bakıyor ve anlamaya çalışıyoruz. Ama bunu farklı, yalın ve çarpıcı biçimlerde ifade etmenin yolları halen mevcut. Spark’ın 231 sayfada, Taylor-Wood’un 3 küsur dakikada yaptığı gibi.

Aydınlık Oda, Esra Özdoğan, fotoğraf, Memento Mori, Murial Spark, ölüm, roman