Spinoza, insanın herhangi bir şeyin hayalinden etkilendiği sürece, o şey mevcut olmasa bile onu mevcutmuş gibi düşüneceğini; o şeyin hayali geçmiş ya da gelecek zamanın hayaliyle birleşmedikçe, bunun geçmişte ya da gelecekte olamayacağını söylemiştir. Bir şeyin hayali kendi başına değerlendirildiğinde, bedenin aldığı hâl ya da duygu durumu her zaman aynıdır; öyleyse bu, sevinç ve keder duygusu için de geçerlidir.1
Resim yapmak, çizgi ve renkle duyumsanabilir alanlar yaratmaktır. Duyumsama, izlediğimiz şeyde görünen ancak bilinen anlamları dışında başka şeyler de söyleyen imgelerden oluşur. Çizerken göz ve el kendi bakışımızı yansıtmak için sürekli bir arayış içindedir; içgüdüler devrededir fakat akla yatan izler kalıcı hâle gelir. Çizim seçtiği konuda kendi gerçekliğini arar ve onu yansıtır; resmettiğimiz şey gördüğümüzün yeniden yorumlanmış ve değişmiş bir hâlidir. Örneğin bir manzara resmine baktığımızda gördüğümüz şey artık doğa değildir; o doğa görüntüsü üzerinden yaşamın kaydını tutan ve kendisi dışındaki şeylerle ilişki kuran bir anlatıdır.
Biçim ne olursa olsun görüntünün anlamını seçilen konu belirler. Picasso bu açıdan belki de en talihli sanatçıların başında gelir: Ne çizerse çizsin onun elinden çıktığı sürece konunun bir önemi kalmaz; onun resimlerinde üslup başroldedir. Picasso formun gücüne sığınarak deforme edilmiş bedenler çizer; konu bulmakta zorlanınca tarihselci bir yaklaşımla eski resimleri yeniden yorumlar. Ancak özgün çizim şekli onu çıkmaza sürükler; yaptığı resimlerde konudan önce kendisi görünmelidir.
John Berger’e göre konu ressamın anlamlı bulduğu için resmini yapmaya karar verdiği, sanatçının özellikle söz etmek istediği şeyle başlar. Konu seçildikten sonra resim artık o şeyin önemini göstermeye çalışır; resim konuyla başlar, konuyla biter. Bir resmin başarılı olabilmesi için ressamla yapıtını seyredenlerin neyin önemli olduğu üzerine anlaşmaya varması gerekir. Konu ressam ya da tek bir seyirci için kişisel anlam taşıyabilir; ne var ki ressamla seyircinin resmin genel anlamı üzerinde anlaşma imkânı da bulunmalıdır.2
Beyeler Vakfı, Basel, İsviçre
Figüratif resmin izleyici için anlamlı olması, resmedilen konuyla izleyicinin kurduğu diyaloğa bağlıdır. Örneğin gördüğüm figürün kimliği ya da duruşu benim için bir anlam ifade ediyorsa o resim bana bir şeyler söyler. Deleuze figürasyonu (yani hem illüstratif hem de naratif olanı) aşmanın biri soyut biçime, diğeri figüre doğru giden iki yolu olduğunu savunur. Cézanne figüre giden yola basit bir ad verir: Duyumsama.3 Deleuze “Cézanne’ın izlenimcilerin ötesindeki dersi”ne işaret ederek ressamın fenomenolojiyle bağlantısını açıklar: “Duyumsama, ışığın ve rengin (izlenimler) ‘serbest’ ya da bedenden kurtulmuş oyununda değildir, tersine bedenin içerisinde, diyelim ki bir elmanın gövdesi içerisindedir. Renk bedende, duyumsama bedendedir; duyumsama resmedilmiş olandır. Tabloda gösterilen, nesne olarak temsil edilişiyle değil, böyle bir duyumsamayı uyandıracak şekilde resmedilendir.”4
Sıra Bacon’a geldiğinde onun resimlerini bir kişiye duyulan sevgi veya nefretin yansıması olarak görmek daha derinde yatanı ıskalamamıza neden olabilir. Bacon yapıtlarında imgeyi kendisi için daha dolayımsız olarak nasıl gerçek kılabileceğini hissetmeye çalışır. Gördüğümüz bedenler artık ait oldukları şeyin temsili değildir; figür gibi görünen ifadelerdir. Cézanne ve Bacon’ı ortak noktada buluşturan olgu ise her ikisinin duyumsamanın gerektirdiği biçimde anlatılacak bir hikâyenin dolambaçlı yolunu ya da sıkıntılı kısmını atlayıp, söyleneni doğrudan iletmesidir.5
Çarmıha Geriliş Üzerine Üç Etüt, 1962, Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York
Bacon’ın söyleşilerinde dile getirdiği “duyumsamanın düzenleri”, “duyumsal düzeyler”, “duyulur alanlar” ve “hareketli sekanslar” gibi ifadeler konunun arka planında kalıyormuş gibi görünebilir. Bacon, duyumsamanın bir “düzen”den diğerine, bir “düzey”den diğerine, bir “alan”dan diğerine geçen şey olduğunu söylediğinde aynı zamanda duyumsamanın bir tür biçimsizleştirme eylemi olduğundan bahseder. Resmi yapan kişinin konudan çok plastik meselelere değinmesi ifade gücünün içgüdüsel bir şekilde ortaya çıkmasından kaynaklanır; konu bilinçli seçilmiş olsa da çizen el bilinçdışındaki düşünceyle hareket eder.
Hafızamızdaki bir görüntüyü çizmeye başladığımızda o görüntüyle birlikte edindiğimiz deneyimleri de kaydetmeye başlarız. Bu bir tür tercümeye benzer; somut karşılığı olmayan duygular nesneleşir. Elimizin hareketi anı yakalarken diğer taraftan geleceğe ilişkin olasılıkları yansıtır. Ancak arka planda rasyonel olarak ifade edilemeyen nedenler olabilir, dolayısıyla gösterilenin/söylenenin dilde karşılığı yoktur. Resim telaffuz edemediğimiz her şeyi çizgi ve renkle arar.
Gördüğümüzü söze aktarırken görünmeyen şeyleri de ima ederiz. Dil, deneyimimizi tercüme eder, ancak tercüme etmekle kalmayıp deneyimin ima ettiği, söze dökülmemiş her şeyle zenginleştirir. Alberto Manguel bir peygamber çiçeği gördüğümüzde zihnimizde onu “peygamber çiçeği” sözcüğüne çevirdiğimizden ve farkında olmadan gördüğümüz her şeyi bu sözcüğe yüklediğimizden bahseder: “Yere düşen tohum, toprağı delen ilk geçici kökler, yavaşça güneşe doğru uzanan gövde, narince açılan yapraklar, yumruk gibi açılıp mavi bir ele dönüşen tomurcuk, mahremiyetini dokunuşa utanmasızca bırakan organlar, polenlerini erkek arılara sunan erkek organlar, sonbaharın gelişiyle birlikte solup çürüme, çürüyen çiçeğin tatlı kokusu ve kendi hayatımızın fazlasıyla sıradan bir simgesi olarak bir kez daha başlayan yenilenme döngüsü. Bu ‘peygamber çiçeği’ sözcüğüdür ama bizim manzarada tek gördüğümüz şey mavi bir noktadır.”6
Rengi saran çizgi inceldiğinde, kalınlaştığında veya renge hâkim olamadığında –renk çizgiyi aştığında– temsil değişir. Yüzey üzerinde rastgele gezinen kalem ya da fırça bir yandan kendi ifadesini ararken diğer yandan onu sabitleyerek görünenin ötesinde anlamlara yönlendirir; çizgi ve renk arasındaki ilişki duyumsamayı belirler. Bu açıdan, resim yapmak şiir yazmaya benzer.
Stephane Mallarme resim ve şiir arasındaki bu ortak paydaya dolaylı olarak işaret eder; şiiri ruhani bir macera olarak algılar ve görünüşün ötesindeki gizli anlamları açığa çıkarmak için kullanılan yazınsal bir yöntem olarak tanımlar. Şiir, varoluşun boyutlarındaki gizemli anlamın, öz ritmine indirgenmiş insan dili aracılığıyla ifade edilmesidir: Böylece yaşantımıza özgünlük kazandıran manevi değeri oluşturur. Dünya doğrudan betimlenemez; gizli anlamlar açığa çıkarılmayı bekler. Şiirsel dil, işlevsel dilden yola çıkarak yeniden keşfedilmelidir; bu da ancak tek anlamlılıktan çok anlamlılığa geçerek, sözcükleri arındırma işlemiyle olanaklıdır. Şair anlaşılmaz olma pahasına yeni bir dil yaratmalıdır; anlam sadece şiirin unsurlarından biridir ve bütünden çıkarılması olanaksız görülmemelidir.7
Mallarme’nin şiir üzerine söylediklerini pekâlâ resim için de söylememiz mümkün. Resimdeki özne, betimlenemez olduğunun kabulüyle kendisi dışında başka şey olmaya taliptir. Tarladaki ağaç, masadaki vazo veya yataktaki beden tercüme edilmeyi bekleyen yüzlerce sözcüğü barındırır. Gözümüz çizgileri ve renkleri takip ederken zihnimiz anlamlı bir sonuca ulaşmak için yoruma yaslanır. Görme duyumuzun fazlasıyla eğitilmesinden kaynaklanan sorun burada başlar: Resmin bize aktardığı bilgi anlıktır; öncesi ve sonrası olmadan salt görüntüyle baş başa kaldığımızda zihnimiz somut deliller arar; bakışımız bunu yadsıdığında algımız açılır ve duyumsama gerçekleşir.
Her eylem bir çıkış noktası arar: Çizgi ve renk, konudan bağımsız hareket ettiğinde yansıyan görüntü bilinçaltının röntgenidir. Son tahlilde izleyici olarak karşımızda duran resmin işlevsel dilinin ötesine geçtiğimizde, Manguel’in keşfedilmek üzere bize açtığı o alanda peygamber çiçeğine daha da yaklaşırız.
1. J. Berger, Bento’nun Eskiz Defteri, çev. Beril Eyüboğlu (İstanbul: Metis Yayınları, 2011) 31.
2. J. Berger, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı, çev. Yurdanur Salman, Müge Gürsoy Sökmen (İstanbul: Metis Yayınları, 2015 [6. baskı]) 148.
3. G. Deleuze, Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı, çev. Can Batukan, Ece Erbay (İstanbul: Norgunk Yayınları, 2009) 40-47.
4. Deleuze, age.
5. Deleuze, age.
6. A. Manguel, Dokumanın Arka Yüzü, çev. Orhan Düz (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2025) 37.
7. F. Fidan, “Gizemli Yaşamın Hermetik Şairi; Stéphane Mallarmé!”, Cumhuriyet Kitap, sayı: 1727, 23 Mart 2023).