Ayrıldıktan Sonra

Bunca kayıptan sonra neyi inşa edeceğimiz,
kime benzeyeceğimiz ve nereye evrileceğimiz
yeni bir insanlık tarifi oluşturacaktır belki de.1

Sarsılarak başka bir dünyaya uyandım. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dünya. Kimseyi arayamadım. Aramaya korktum. Cevap gelmezse ne yaparım diye düşündüm. Mesaj yazdım. Cevap gelmedi. Sonra kardeşim aradı. “Annemlere ulaşamıyorum, sen de ara” dedi. “Tamam” dedim. Arayamadım. Ardından kardeşim, “Annemlerin oraya geldik” dedi. Sokaklara binalar yıkıldığı için “Neresi bizim sokak bulamıyorum, bina yok” dedi. Bağırdı: “Bina yok!” Aklımı kaybetmekten korktum. Kardeşimin bulunduğu yeri düşününce, onun aklını kaybetmesinden daha çok korktum. Diğer kardeşim de başka bir şehirde… Üçümüz ayrı yerde. “Aklımıza sahip olmalıyız” dedim. Şok yaşıyorken bir taraftan çok şey düşünmek gerekti. Önce ailemize ulaşmak. Sonra güvenli bir yere ulaşmak. Ardından çocuklara okul bulmak, ev bulmak, işlere devam etmek… İki üç ay böyle geçti. Bugünden bakınca, nasıl yapabildik dediğimiz o kadar çok şey var ki… Zaman geçtikçe yaşananların ağırlığı çöktü. Bedenim çeşitli rahatsızlıklarla yaşadıklarımıza tepki vermeye başladı. Başka şeyler düşünmek zorunda olduğum için bastırdığım duygularım ortaya çıkmaya başlamıştı. Başta insan kendini güçlü hissediyor, ne de olsa hep hayatta kalmaya programlı. Ama yine de böyle bir durumdayken yaşamı olduğu hâliyle kabul etmek kolay değil. Yaşamı her durumda olumlamak ya da sevmek gerektiğini bilmek akla gelse de bunu uygulamak bilinçli bir çaba gerektiriyor. Bu yüzden kardeşlerim, yeğenlerim, arkadaşlarım, akrabalarım, işim, uğraşım hepsine tutundum. Gidenlere de tutundum. En başından beri onları hep yanımda hissettim. Victor E. Frankl’ın dediği gibi sevgi fiziksel bir varlık olarak, sevilen kişiden çok öteye gider. En derin anlamını tinsel varlıkta, iç benlikte bulur. Onun gerçekten var olup olmadığı, yaşayıp yaşamadığı önemini bir ölçüde yitirir: “İnsanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir.”2

Bir süre, “Bizi görüyorlar, hissediyorlar, iyi olalım” dedik. Sonra, “İnşallah bu hâlimizi görmüyorlardır, azıcık üzülsek dertlenirlerdi, böyle bir acıyı yaşayacağımızı hiç düşündüler mi?” dedik… Ve hep, “Bu yaşadıklarımız gerçek mi?” diye sorduk hem kendimize hem birbirimize. Her şey göz önünde yaşansa ve çok acı şeylere şahit olsak da insan yaşananların gerçekliği sorguluyor. Yaşananlarla başa çıkmak kolay olmadığında zaman zaman gerçeklikten uzaklaşıyor. Belki de ayakta kalmak ancak bu şekilde mümkün. Žižek de yoğun bir travmatik şok yaşadığında insanın gerçeklik yitimi yaşadığını söyler. Örneğin yazar Primo Levi, Auschwitz toplama kampında geçen günlerinden sonra, kamptan önceki ve sonraki yaşamını aynı toplumsal gerçekliğin parçaları olarak deneyimlemesinin onun açısından mümkün olmadığını söylemiştir. Kamptayken, yaşamı sürdürmenin tek yolu kampın gerçekliğini tek gerçeklik olarak kabul etmektir; önceki sivil yaşamını bulanık bir düş, pek gerçek olmayan bir şey olarak düşünmektir. Bununla simetrik bir biçimde, kamptan çıktıktan sonra kamp yaşamı “gerçekten olmuş olamayacak” bir şey olarak deneyimlenerek anında gerçeklikten kopar.3

Maraş, Şubat 2023; fotoğraf: Kazım Kızıl

Başka bir dünyada yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Sarsılarak gözümü açtığım o andan beri. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dünya. Bu hissi ya da benzerlerini on binlerce insanın aynı anda yaşadığını biliyorum. Yaşananların sadece bugünü değil uzun yıllar sonrasını da etkileyeceği açık. “O zaman geldiğinde ne olsa ben hayatta olmayacağım” diye düşünenler için görece uzak bir gelecekte yaşanacak sorunlar önemini kaybediyor. Onlar için bugünün sorunları da “Normale döndük” deyince birden çözülüyor. Ve insanlar yaşamaya devam edince bu onların iyi olduğunu anlamına geliyor…

1. Gülşah Sütlüoğlu, “Mümkün Olsun”, İyi Hissetmek 2, sy. 12 (2023): 3-5.

2. Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev. Özge Yılmaz (İstanbul: Okuyanus, 2022), 50-51.

3. Slavoj Žižek, Mimari Paralaks, çev. Bahadır Turan (İstanbul: Encore, 2011), 65-68.

Aslı Paköz, deprem, hayat, ölüm, travma