Daha Hızlı, Daha Yüksek, Daha Güçlü ve Artık Daha Pahalı

Yakın zamanda insanlık tarihindeki en büyük spor organizasyonlarından biri olan olimpiyat oyunlarını geride bıraktık. Pandemi nedeniyle yaklaşık bir sene kadar ertelenen Tokyo 2020 Olimpiyatları nihayet bu yaz düzenlendi ve büyük tartışmaları da her seferinde olduğu gibi beraberinde getirdi. Baron de Coubertin’in hayali olan modern olimpiyatlar 1896’dan beri bazı istisnalar dışında her dört yılda bir gerçekleşiyor. Peki, günümüz olimpiyat ruhu gerçekten Coubertin’in hayaliyle örtüşüyor mu yoksa ondan bir parça uzaklaştığını söyleyebilir miyiz?

Modern olimpiyatların öncüsü
Baron de Coubertin, kaynak: IOC

Olimpiyat oyunları ya da Dünya Kupası gibi büyük spor organizasyonlarının özellikle son yıllarda büyük tartışmalara neden olduğunu görüyoruz. Tokyo 2020’de bu tartışmalara bir de pandemi katmanı eklendi ve bu durum tartışmayı bir parça daha alevlendirdi. 2020 olimpiyatlarında ev sahipliği yapmak için adaylığını ortaya koyan Madrid ve İstanbul’u geride bırakan Tokyo, IOC’den onayı aldıktan sonra hummalı bir çalışma içerisine girdi. Olimpiyatlara hazırlık sürecinde 7 milyar dolar civarında açıklanan bütçe, olimpiyatların tamamlanmasının ardından yapılan araştırmalara göre yaklaşık 15 milyar doların üstüne çıkmış durumda. Araştırmanın diğer sonuçlarına bakıldığında ise bu rakamın ilerleyen dönemde farklı maliyetlerin de dahil edilmesiyle 20 milyar doları aşacağı öngörülüyor ve bu, başlangıçta belirlenen bütçenin yaklaşık üç katına tekabül ediyor. Olimpiyat oyunlarıyla ilgili ana tartışma ise işte tam da burada başlıyor.

Coubertin’in hayali olan modern olimpiyat oyunlarının amatör ruhtan giderek uzaklaştığını ve sporun diğer alanlarında olduğu gibi ekonomi temelli bir organizasyona dönüştüğünü söylemek hiç de zor değil. Bu çıkarımları yapmadan önce bu dönüşümün ve kırılmanın nerede yaşandığına bir kez daha bakmak gerekiyor. Neoliberal ekonomi politikalarının etkisini giderek daha fazla hissettirdiği 1970’ler sonrası dönemde Olimpiyat oyunları da bir tanıtım ve reklam aracı olarak kullanılmaya başlandı. Soğuk Savaş’ın etkisiyle başka bir boyut kazanarak, deyim yerindeyse bir güç gösterisine dönüştü. Gerek organizasyonlara ev sahipliği yapan ülkeler gerekse olimpiyatlarda mücadele eden sporcular ve toplanan madalyalar birer propaganda aracı olarak kullanıldı. Burada ibrenin tersine dönmesi 1984 Los Angeles Olimpiyatları ile birlikte yaşandı. 1896’dan beri düzenlenen modern olimpiyat oyunlarının kâr zarar tablosuna bakıldığında artıya geçen ilk olimpiyat olarak tarihe adını yazdıran 1984 Los Angeles Olimpiyatları, Coubertin tarafından eşitlik, adalet ve dostluk ilkeleri üzerine oturtulan bu spor etkinliğinin temellerini derinden sarstı. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere toplamda on dört ülkenin güvenlik önlemlerinin yetersizliğini gerekçe göstererek oyunları boykot etmesine rağmen Los Angeles Olimpiyatları’nın 225 milyon dolar gibi bir kârla tamamlanması oyunlar tarihinin seyrini de değiştirdi. Devam eden süreçte olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmak isteyen aday ülkelerin sayısında büyük bir artış yaşandı. Bu değişim ve dönüşüme sponsorlar ve yayıncı kuruluşlarla imzalanan anlaşmalar da eşlik etti. 1984 Los Angeles’ın ardından oyunlardan kâr elde eden bir sonraki organizasyon 1992 Barselona Olimpiyatları oldu. Olimpiyatlar tarihinde ilk kez ev sahipliğini üstlenen İspanya’nın, bugüne kadar düzenlenen diğer organizasyonlarla kıyaslandığında hayli başarılı bir performans sergilediği söylenebilir. 1992 Barselona Olimpiyatları’nın birçok araştırmacı ve spor ekonomisti tarafından başarılı sayılmasının temelinde doğru planlama, geleceğe yatırım ve sürdürülebilirlik ilkelerinin yerinde kullanılması yatıyor. Barselona’nın olimpiyatlardan sonra dünya sahnesinde kendine hatırı sayılır bir yer elde ettiğini ve turizm gelirlerini büyük oranda artırdığını da belirtmekte fayda var. Ancak Los Angeles ve Barselona Olimpiyatlarında yürütülen görece başarılı süreçlerin ne yazık ki yakın tarihlerde düzenlenenler için pek de geçerli olduğu söylenemez. Özellikle 2004 Atina, 2008 Pekin ve 2016 Rio Olimpiyatları göz önünde bulundurulduğunda oldukça karamsar bir mali tablo karşımıza çıkıyor. Durum 2020 Tokyo Olimpiyatları için de pek farklı değil. Olimpiyat oyunları öncesinde yapılan araştırmalara göre Japon halkının %80’i oyunların bu derece yüksek maliyetlerle düzenlenmesini doğru bulmadığını belirtiyor. Oyunların pandemi nedeniyle ertelenmesini ya da tamamen iptal edilmesini savunanların sayısı halkın çoğunluğunu oluşturuyor. Burada bahsedilen taleplerin yansımaları sokağa da taşmış durumda. Tokyo Olimpiyatları tıpkı Rio 2016’da olduğu gibi sokak gösterileri ve protesto eylemlerine sahne oldu. Bütün dünyanın gözünü çevirdiği olimpiyat sahnesi kaçınılmaz bir şekilde tartışmaların merkezi hâline geldi.

Tokyo 2020 Olimpiyatları’nın düzenlenmesine karşı
yapılan protestolardan kareler,
kaynak: Independent TV tarafından hazırlanan video
Rio’daki olimpiyat karşıtı gösterilerden, kaynak: RioOnWatch

Olimpiyatların ekonomisiyle ilgili sokağa taşan insanların asıl meselesi yüksek maliyetlerle planlanan organizasyonların faturasının topluma yıkılması. Açılan pankartlarda ve atılan sloganlarda “Olympics Kill the Poor” ifadesi öne çıkıyor. Bu da bize olimpiyat organizasyonlarının sunduğu çeşitli vaatlerin yanında toplumun omuzlarına ağır bir mali yük bindirdiğini gösteriyor. Burada asıl sorulması gereken soru şu: Olimpiyatların bu kadar yüksek maliyetlerle yapılmasına gerçekten gerek var mı? Ya da başka bir açıdan soracak olursak olimpiyatların mali planlaması toplumsal fayda etrafında şekillendirilebilir mi? Bu noktada 2000 Sydney ve 2012 Londra Olimpiyatları bize bazı açılardan olumlu örnekler sunuyor. Sydney Olimpiyatları’nda sporcular için inşa edilen Olimpiyat Köyü bugün tüm açık alanlarıyla birlikte halkın kullanımına sunulmuş durumda. Bu hamle toplumsal ve ekonomik sürdürülebilirlik anlamında büyük bir anlam ifade ediyor. Bir olimpiyat mahallesine dönüştürülen Sydney Olimpiyat Köyü bugün hâlâ birçok spor organizasyonuna ev sahipliği yapıyor ve toplumun sosyokültürel ihtiyaçlarına da cevap vermeyi amaçlıyor. Londra da sürdürülebilirlik ilkelerini olimpiyat oyunlarına entegre etmeyi başaran ev sahipleri arasında. Londra Olimpiyatları için inşa edilen stadyum ve havuz yapılarında geçicilik ve hafiflik kavramlarına vurgu yapılıyor. Bu stadyum ve havuz yapılarında sökülüp takılabilen sistemler tercih edilerek olimpiyat döneminde yaşanan yoğunluğu karşılamak üzere seyirci kapasiteleri geçici olarak artırılmıştı. Daha sonra ise burada kullanılan hafif strüktürler Rio Olimpiyatları’nda kullanılmak üzere Brezilya’ya gönderildi. Haydar Karabey’in 2013 yılında katıldığı bir panelde yer verdiği karşılaştırmalı görseller de buradaki sürdürülebilirlik kaygısını açık bir şekilde ortaya koyuyor. 2008 Pekin ve 2012 Londra olimpiyatları için inşa edilen projeleri ölçek açısından karşılaştıran bu görseller aradaki farkı ortaya koyuyor ve sürdürülebilirlik meselesine dikkat çekiyor. Olimpiyatların ardından atıl kalan tesisler ve yüksek bütçeli yatırım maliyetleriyle inşa edilen projeler ise buradaki tartışmanın öteki yüzünü yansıtıyor.

Londra 2012 Olimpiyatları için inşa edilmiş Olimpiyat Stadı kesiti (siyah) ve
Pekin 2008 Olimpiyat Stadı kesiti (kırmızı) karşılaştırması.
Londra 2012 Olimpiyatları için inşa edilmiş yüzme havuzunun kesitleri ve
oyunlar sonrasında sökülen bölümler.

Sydney ve Londra’da ortaya koyulan, toplumsal faydayı ve gelecek projeksiyonlarını gözeten, olimpiyatlar için ayrılan bütçeyi daha dengeli bir planlamayla kullanan projeleri bugünün koşullarında nasıl tekrar ele alabileceğimizi sormak ve Tokyo Olimpiyatları’na son bir defa değinmek gerekli. Başlangıçta belirlenen bütçenin yaklaşık üç katı gibi bir maliyetle tamamlanan ve pandemi nedeniyle yaşanan maddi zararın katlanarak arttığı Tokyo Olimpiyat Oyunları geleceğe yönelik olarak ne yazık ki pek de olumlu sinyaller vermedi. 2000 Sydney, 2004 Atina, 2008 Pekin ve 2016 Rio Olimpiyatları’nda gelişmekte olan ülkelerin ev sahipliğini üstlendiğini ve olimpiyat oyunlarının bu yolda bir araç olarak kullanıldığına hep birlikte şahit olduk. Bu araçsallaştırmanın ne derece faydalı olduğu ve hangi amaçlara hizmet ettiği artılarıyla ve eksileriyle tartışmaya son derece açık. 2020 Tokyo, 2024 Paris ve 2028 Los Angeles olimpiyatları ile ev sahipliğinin yeniden gelişmiş ülkelere döndüğünü ve bu durumun da tartışmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ülkelerin epey uzun bir geçmişe sahip olan olimpiyat oyunlarına yüklediği anlamlar her ne kadar değişmiş olsa da burada tarafsız, siyasi ve ekonomik çıkarlardan uzak olan sporun kıymetini hatırlamak son derece önemli. Coubertin’in olimpiyat hayallerine bu noktadan sonra geri dönmek ne kadar mümkün olur bilinmez ancak sporun birleştirici gücüne hâlâ inancımız tam.

ekonomi, Hakan Ilıkoba, Olimpiyat Oyunları, spor, sürdürülebilirlik