Mimarlığın
Tersyüz Hâli
Elektrik Prizleri, Trafik Levhaları
ve Çöp Kutuları

Colomina, X-Ray Architecture’da* ortaya attığı düşünceyle bir devrim yaratmıştı. X ışını mimarlığıyla birlikte imgenin ve mahremiyetin tanımının değiştiğine hepimiz şahit olmuştuk. Görüntüleme teknolojileri değişiyordu. Bina yapım teknikleri değişiyordu ve cephe malzemeleri daha geçirgen hâle geliyordu. Bugün ise bambaşka bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Sosyal medyanın gücüyle star mimarlığın ve ikonik yapıların sınırlarını baştan çiziyoruz.

Star mimarlığın ve onun yaratımı olan ikonik yapıların ezici hâkimiyetini çeşitli mecralarda hissediyoruz. Bu ezici hâkimiyetin başlıca sebeplerinden biri, bugünün imgeler üzerine kurulu olan iletişim dünyası. Her alanda olduğu gibi mimarlık alanında da iletişim ve paylaşım ortamları bir hayli değişti, hatta değişeli çok oldu. Bugün, içerisinde herhangi bir imge barındırmayan bir haberi okumaz, üzerine konuşmaz olduk. Neredeyse haberi ve iletişimi imgelere ve fotoğraflara indirgedik. İşte tam da bu noktada, mimarlığın fotoğrafla ilişkisi de değişmeye başladı. Mimar tasarladığı, ortaya koyduğu yapıyı en kusursuz hâliyle yansıtmak istiyordu ve bunun için fotoğraf ve manipülasyon tekniklerinin bütün nimetlerinden yararlanmak istedi.

Günümüz ana akım mimarlığının yukarıda bahsettiğim temeller üzerine oturduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Birçok üretim alanında olduğu gibi mimarlığın da son ürün odaklı ilerlediğini açık bir şekilde görebiliyoruz. Burada son ürünün temsiliyle alakalı olarak mimarın fotoğrafçıyla kurduğu ilişki büyük önem taşıyor. Konuyla ilgili sorulacak sorulara, mimarlar ve fotoğrafçılar her ne kadar çok farklı cevaplar verse de buradaki asıl amaç ortaya koyulan ürünün olabildiğince kusursuz ve mükemmele yakın yansıtılması. Sipariş üzerine verilen bir işten bahsettiğimiz için siparişin yerine getirilmesi zorunlu; sipariş edilenin dışına çıkılması ise istenmeyen bir durum. Tamamlanan bir yapının fotoğrafı çekilirken ve daha sonra bu fotoğraflar çeşitli mecralara servis edilirken tek istenen, akıllarda kalıcı bir imge bırakmak. Bunun için sıklıkla aynı açı ve sabit kadrajlardan yararlanıldığını görüyoruz. İkon mimarlığının birçok ürününe baktığımızda çoğumuzun aklında benzer imgeler canlanıyor. Le Corbusier’nin Villa Savoye’u ya da Piano ve Rogers’ın Pompidou Kültür Merkezi akıllara sadece birkaç benzer görüntüyü getiriyor. Libeskind’in Berlin Yahudi Müzesi’ne baktığımızda ya cephedeki yırtıkları görüyoruz ya da bina yerleşimini gösteren bir hava fotoğrafını. Hadid’in Antwerp Liman Evi’ne baktığımızda ise ya o ağır ve geniş kütlenin eski binanın üzerinde nasıl heybetle yükseldiğiyle karşı karşıya kalıyoruz ya da avluya doğru inen o dev ayaklarla. Eğer ki yapıyı gidip de yerinde görmediysek mevcut düzen ilişkileri bize sürekli benzer görüntüleri gösteriyor. Bu fotoğraflara baktığımızda, Gehry’nin Guggenheim Bilbao Müzesi’ne giderken sanki hiçbir otopark tabelası yokmuş gibi geliyor. Peki yanı başımızdaki Arter’in yeni binasının fotoğraflarına bakarken neler hissediyoruz? Grimshaw’un çektirdiği fotoğraf kareleri arka planda yatanı reddederken biz buna karşı hangi soruları soruyoruz? Yerin kullanıcısı orayı her ayrıntısıyla deneyimleyecekken fotoğrafta bu deneyim büyük ölçüde kısıtlanıyor. Kenarda duran çöp kutusu, arka sokaktaki trafik lambası, o sırada caddeden geçen bir halk otobüsü… Hepsi bir çırpıda çerçevenin dışına atılıveriyor.

Berlin Yahudi Müzesi, Daniel Libeskind, hava fotoğrafı, kaynak: Inexhibit

İkon mimarlığın ürünleri heykelsi yapılarıyla fotoğraf karesinde bir siluet çiziyor ve arka plandakini saklayarak orada öylece duruyorlar. Bu yerinden oynatılamaz ve sarsılmaz tablonun oluşmasında mimarın olduğu kadar fotoğrafçısının da sorumluluğu bir hayli fazla. Fotoğraf karesiyle ortaya koyulan işin bir belgeleme ve arşivlemedense yapının tanıtımını ve reklamını yapmaktan çok da öteye geçmiyor. Fotoğrafa dâhil edilenler sadece gösterilmek istenenle sınırlı kaldığından, yapının çevreyle ilişkisi ve asıl kullanıcının esasen neyle karşılaştığı fotoğraf karesinde yer bulamıyor. Fotoğraftaki insan figürü belki de sadece ölçek olarak kadraja dâhil ediliyor. Böylelikle fotoğraf gerçeği yansıtmaktan, var olanı anlatmaktan uzaklaşıyor. Çekilen fotoğraf sadece binaya odaklanırken binanın ardından kalan kent parçasına dair herhangi bir bilgi içermiyor.

Antwerp Liman Evi, Zaha Hadid,
kaynak:
ArchDaily

Burada ise tartışma, sosyal medyanın kitlelere yayılan etkisi ve cebimizdeki küçük kameralarla başka bir eksene taşınıyor. Bugünden baktığımızda sosyal medyanın kullanıcı sayısı, akıllı telefonların ulaşılabilirliği ve bu araçlarla binaların hem içinin hem de çevresinin görüntülenebilir ve paylaşılabilir olması ikon mimarlığının kendi çizdiği sınırlarını ve mahremiyet alanını yıkmaya yeter gibi görünüyor. Bir diğer deyişle binaların içi dışına çıkıyor. Artık hepimizin fazlasıyla aşina olduğu bu araçlar binaların kabuğunu bir kez daha yırtıyor. Yerin kullanıcısının kendi kişisel arşivini de oluşturmasına izin veren bu cihazların içindeki fotoğraf ruloları kişinin tamamen kendi inisiyatifiyle sosyal medyada, bütün dünyayla herhangi bir sansüre uğramadan paylaşılıyor. Mimar-fotoğrafçı ilişkisiyle kurgulanan dar açılar ve sabit kadrajlar da bu noktada geçerliliğini yitiriyor ve tekil kullanıcılar tarafından imajlar havuzuna binlercesi yükleniyor. Bugün özellikle Instagram’a girip etiketler üzerinden bir arama yaptığımızda ikonik yapıların daha önce pek de karşılaşmadığımız fotoğraflarına denk gelmemiz muhtemel. Hiçbir kısıtlama olmadan kullanıcıların özgürce çektiği, paylaştığı ve deneyimini aktardığı fotoğraf kareleri birçok alternatifi gözler önüne sürüyor. Bu sayede fotoğrafçı ve mimarın özenle seçtiği bazı açılar bozulurken, görülmesi istenmeyen bazı detaylar da görünür kılınıyor. Trafik levhaları, havalandırma boruları, jeneratörler, tel örgüler, arka sokağı kaplamış grafitiler, daha önce tertemiz gördüğümüz ve bu sefer yoğun bir kalabalıkla dolu olan giriş holleri ve çok daha fazlası etiketlerin içerisini kaplıyor.

#centrepompidou etiketi altında
bazı kullanıcı paylaşımları,
kaynak: Instagram
#dancinghouse etiketi altında
bazı kullanıcı paylaşımları,
kaynak: Instagram

Bir diğer yandan “Google Haritalar” da bize farklı bir perspektif sunuyor. Tıpkı Instagram ya da diğer sosyal medya platformlarında olduğu gibi Google Haritalar da kullanıcının serbest paylaşımına izin veriyor. Haritada gezinirken gördüğümüz mavi noktalar ya da fotoğraflar sekmesinde yer alan görüntüler yine tekil kullanıcılar tarafından uygulamanın içerisine ekleniyor. Özellikle akıllı telefonların getirdiği teknolojik destekle birlikte 360 derece fotoğraflara erişme şansımız da bulunuyor. Bu tür fotoğraflar çevre ve bağlamla daha sıkı bir ilişki kurmak konusunda büyük önem taşıyor. Google tarafından oluşturulan “Sokak Görüntüleri” ise tartışmaya yeni bir katman ekliyor. Uygulamanın bize sunduğu özellikler sayesinde işaretlediğimiz alanda adım adım yürüme imkânı tanınıyor. Böylelikle küçük turistik geziler yapabildiğimiz gibi, istediğimiz bir sokağı da neredeyse üç boyutlu olarak izleyebiliyoruz. Fotoğraflar sabit fragmanlardan oluşması sebebiyle bize kısıtlı bir görüş sunarken, sokak görüntüleri tartıştığımız mesele özelinde daha hareketli bir gözlem aracına dönüşüyor.

Odun Pazarı Modern Müzesi,
Kengo Kuma Architects,
kaynak: Google Maps
VIA West 75, Bjarke Ingels,
kaynak: Google Maps
Pompidou Kültür Merkezi,
Renzo Piano, Richard Rogers,
kaynak: Google Maps

Instagram paylaşımları, story’ler, sokak görüntüleri ve 360 derece fotoğraflar… Sosyal medya uygulamaları ya da bugünün dijital araçları bir arada düşünüldüğünde her bir ifade yöntemi ana akımın karşısında alternatif temsil yöntemlerine karşılık geliyor. Bugün giderek artan sayıdaki sosyal medya kullanıcısı, star mimarların binanın içinde ve dışında çizdiği mahremiyet sınırlarını ortadan kaldırıyor. Bina kabukları telefon kameralarıyla yırtılırken yeni bir gerçekliğin inşası tüm hızıyla devam ediyor.

* Beatriz Colomina, X-Ray Architecture (Zürih: Lars Müller Publishers).

fotoğraf, Hakan Ilıkoba, iletişim, Instagram, mimarlık, sosyal medya