ve Bir Fincan Kahve
Bir filmi nadiren ikinci defa izlerim. Good Bye Lenin! de onlardan biri oldu. Tabii üzerinden yaklaşık 15 sene geçmesini de göz önünde bulundurmak lazım. Filmi ilk defa annem ve abimle birlikte Adana’daki eski evimizin salonunda izlemiştik. İlk izlediğimde de çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Aradan geçen yıllarda tabii ki hafızamdaki izleri silindi. Son birkaç yıldır II. Dünya Savaşı ve devamındaki soğuk savaş dönemine dair ilgim ve merakım arttı. Sinema ise bu merakı tatmin etmek için öncelikle başvurduğum araçların başında yer aldı. Sonuç olarak filmi pandemi döneminde eve kapanmamla birlikte bir kez daha izlemeye karar verdim.
Good Bye Lenin!, Doğu Almanya’nın son zamanlarını ve Berlin Duvarı’nın yıkılışından hemen sonraki dönemi konu alıyor. Ana karakter Alex ve hasta olan annesi için yarattığı sahte dünya bütün incelikleriyle beraber anlatılıyor. Burada filmin geneline yayılan detaycı yaklaşımdan bahsediyorum; benim gözümde dönemin atmosferine nesne odaklı bir yaklaşım getirmeye çalışıyor. Anlatının sahte bir dünyada nesnelerin yeniden yaratımı üzerinden tekrar canlandırılması buradaki en dikkat çekici noktayı oluşturuyor.
Alex’in annesi yaşadığı şok sonrasında komaya giriyor ve komada kaldığı süre içinde köklerine kadar bağlı olduğu Doğu Almanya ve Berlin Duvarı yıkılıyor. Doktorunun söylediğine göre her türlü üzüntüden uzak durması gerekiyor ve anlatı burada yeni baştan başlıyor. Koyu bir Doğu Almanya ve sosyalizm taraftarı olan annesinin Berlin Duvarı’nın yıkılmasına üzülmemesi için oğlu Alex türlü oyunlar oynamaya ve Doğu Almanya’yı annesinin yatak odasında yeniden kurgulamaya başlıyor. Bu kurgulara birtakım nesneler ve Alex’in arkadaşıyla birlikte video kaydına aldığı birtakım sahte televizyon programları eşlik ediyor. Bu ikili bir süre sahte dünyanın yaşatılmasına ve gerçekliğe kavuşmasına yetiyor. Nesnelerden bahsedecek olursak, öncelikle filmde simgeleşmiş Doğu Almanya’nın meşhur “Spreewald” turşularından başlamak gerekiyor.
Filmde birkaç kez karşımıza çıkan turşuyu bulundurmak Alex’in annesini “kandırmak” için ilk edindiği görevlerden biri oluyor. Annesinin çok sevdiği turşuları bulmak için sokak sokak, market market dolaşan Alex ne yazık ki başarılı olamıyor. Market görevlileri, Duvar’ın yıkılışından aylar sonra, sadece Doğu Almanya’da üretilen turşuları ararken ona şaşkınlıkla bakıyor. Bu arada Batı Almanya ile birleşerek tek bir devlet olan Doğu Almanya’da değişimin hızı beklenenden de fazla oluyor. Batı’nın tüketim odaklı anlayışı ve sınırsız ürün çeşitliliği bir anda marketlerin bütün raflarını dolduruyor. Bu da Doğu Almanya ürünlerinin pazardan tamamen çekilmesiyle sonuçlanıyor. Sağdan soldan topladığı turşu kavanozlarının üzerine “Spreewald” etiketlerini yapıştıran Alex durumu bir şekilde idare etmeye çalışıyor.
Filmde göze çarpan ve Doğu Almanya ile özdeşleştirilen diğer iki ürün ise yine Alex’in annesinin çok sevdiği “Mocca Fix Gold” kahveleri ve “Globus” konserveleri; fakat bu iki ürün için de benzer sorunlar geçerli. Raflardan çekilen ürünler marketlerde bulunamıyor ve yerine Batı’dan gelen yeni ürünler geçiyor. Ancak burada Alex’in şansı yaver gidiyor. Sınırların açılmasıyla Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya geçen birçok kişi ve yurtdışına kaçan Doğu Almanya vatandaşlarının daha önceden yaşadığı evler boş kalıyor. Kız arkadaşıyla bu terk edilmiş evlerden birine gizlice giren Alex sürpriz bir hazineyle karşılaşıyor. Aylardır boş kalan evin mutfak dolapları Mocca Fix Gold kahveleri ve Globus konserveleriyle dolu.
Filmde Batı’nın Doğu Almanya ve tüketim alışkanlıkları üzerine olan etkisini yansıtmak için bir kez daha ürünlere ve markalara başvuruluyor. Annenin bu manzarayla karşılaşması ise talihsiz bir şekilde doğum gününe denk geliyor. Siyasi parti organizasyonundan arkadaşları ve eski öğrencilerinin davetli olduğu doğum günü kutlamasında hediye edilen, içinde Doğu Almanya ürünleri bulunan sepeti aldıktan hemen sonra dışarıda kendisini bekleyen gerçeklikle bir anda karşı karşıya kalıyor. Karşı binadan sarkıtılan Coca-Cola reklamı yukarıdan aşağı doğru inerken anne bunu pencereden izliyor ve bir an paniğe kapılıyor. Alex ve diğerleri ise durumu bir şekilde kotarıyor ama ikinci karşılaşmada durum biraz daha ciddiyet kazanıyor.
Alex’in uyuyakalmasını fırsat bilen anne uzun zamandır dışarı çıkmadığından, odasından kaçarak sokağa –dış dünyaya– adım atıyor ve bir kez daha kendisinden saklanan gerçeklikle burun buruna geliyor. Başta içinde kaldığı durumu anlamlandıramayan ve kavramaya çalışan anne, Batı’ya dair imgeleri tek tek seçmeye çalışıyor: Araba sayısındaki artış, sokağa atılan eski mobilyalar ve IKEA reklamları… Bunların hepsi bir yana, göklerde süzülen ve ait olduğu yerden ayrılarak uzaklaşan Lenin heykeli, Doğu Almanya’nın yıkılışını daha çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Nesne ve imge üzerinden yıkılan ve yeniden kurulan bir dünyanın anlatısı, Good Bye Lenin!’de bu şekilde aktarılıyor. Hatıralar ve yaşananlar, kısacası derin ve uzun bir tarihi anlatı iki saatlik bir süreye sığdırılarak nesnelerden ve görsel imgenin gücünden büyük destek alıyor. Çok kısa bir zamanda değişen tüketim alışkanlıkları ve gündelik aktiviteler, nesneler ve imgeler üzerinden vücut bularak akıp giden senaryonun omurgasını inşa ediyor. Döneme dair giyim kuşamdan iç mekân tasarımlarına kadar birçok görsel detayı okumanın mümkün olduğu Good Bye Lenin! bu anlamda geniş bir perspektif sunuyor.