Kirazın Acı Tadı

“Bedii Bey… Bedii Bey…” diye iki kez seslenmesini istedi Bedii Bey. Ölüm ile yaşamın arasındaydı. Her ne kadar bir adım geri atsa da ölüme daha yakındı.

İran sinemasının en önemli temsilcilerinden Abbas Kiyarüstemi’nin sinema külliyatına kazandırdığı Kirazın Tadı (Taste of Cherry, 1997), üzerine çokça tartışılan, çokça düşünülen ve çokça konuşulan bir film oldu. İran coğrafyasının uçsuz bucaksız kırsallarında bir içsel yolculuk hikâyesi olarak nitelendirebileceğimiz Kirazın Tadı’nda Kiyarüstemi, konuşmaktan sıkça imtina ettiğimiz birtakım konuları ve soruları tartışmaya açarak izleyicisini derin bir kuyunun içine çekiyor. Film intiharın eşiğinde olan orta yaşlı bir adamın tek bir soruya cevap arayışını kameralar aracılığıyla bize aktarıyor. Başkarakter Bedii Bey (Homayun Ershadi), varlıklı ve yalnız bir adam. Tek isteği, intihar ettikten sonra üzerine yirmi kürek toprak atacak birini bulmak. Kendince haklı sebepleri olan bu yolculuğa çıkarken arkasında büyük soru işaretleri bırakıyor. Bunlardan birincisi, neden intihar etmek istiyor? İkincisi, intihar ettikten sonra neden üzerine yirmi kürek toprak atacak birini bulmak konusunda bu derece ısrarcı davranıyor? Bu iki soru filmin altyapısını kuran ve içindeki derin sorgulamayı şekillendiren yapıtaşları.

Kiyarüstemi için hayat bir yol, bir yolculuk. Yönetmen, tıpkı On’da (Ten, 2002) olduğu gibi bu filmde de anlatısını bir araba camının arkasından aktarıyor. Serazer Pakerman, İran sinemasında bir mekân olarak araç içinin kullanılmasını şartları eşitleyici bir unsur ve sansür sorununa karşı yaratıcı bir çözüm olarak ifade ediyor. On’da Mania Akbari’nin kullandığı araba için “göçer-ev” tanımını yaparken, Kirazın Tadı’nda Bedii Bey’in kullandığı arabayı ise “göçer-mezar” olarak tanımlıyor.* İslam Devrimi sonrasında İran sinemasında görmeye alışkın olduğumuz araba ve araba içinden hikâye anlatımı, İran’ın günlük yaşamında da sıklıkla karşılıklarını buluyor.

Kullanılan uzun planlar ve ağır tempolu kurgu bir yandan araba camının arkasından bize seyirlik manzaralar sunarken bir yandan da arabanın içindeki diyaloglara odaklanmamıza ve Kiyarüstemi’nin oluşturduğu derinlikli karakterlerle bir ortaklık kurmamıza yardımcı oluyor. Film boyunca karakterlere ve diyaloglara odaklanırken ister istemez arabanın içinden geçtiği yolları da seyre dalıyor, dışarıdaki birtakım detayları fark ediyor ve atmosferin içine sürükleniyoruz. Kiyarüstemi, Kirazın Tadı’nda filme hâkim olan kasvetli havayı ve duygu yoğunluğu manzaralarla aktarmak konusunda bir kez daha ustalık sergiliyor. Çorak araziler, bozkırın renkleri ve İran’ın taşra toprakları, film için uygun bir arka plan sunarken zaman zaman da bütün bir anlatıyı tek başına üstleniyor.

Kirazın Tadı’nda Bedii Bey’in bu hayattaki yolculuğunun son anlarını izliyoruz. İntihar etmeyi kafasına koymuş bir adamın arabasıyla çıktığı bu yolda onunla birlikte tepeleri, ağaçları, kıvrılan yolları ve yokuşları seyre dalıyor, uzun sohbetleri ve sıralanan cümleleri bir bir takip ediyoruz. Bedii Bey film boyunca üç farklı kişiyle sohbet ediyor ve herkese aynı soruyu soruyor; cevaplaması zor bir soru. İntihar ettikten sonra kendisini gömecek, üzerine yirmi kürek toprak atacak birini arıyor ve aynı zamanda bu kişiye yüklü bir miktarda para teklif ediyor.

Arabanın yan koltuğuna oturan ilk yolcu, işine son derece bağlı olan bir asker. İşine dönme ve geç kalmama konusunda hayli hassas olan bu genç asker, Bedii Bey’in teklifi karşısında rahatsızlık hissediyor ve tedirgin oluyor.

Sohbeti bir an önce sonlandırmanın yollarını arıyor; konuşmanın ortasında arabanın kapısını açıyor ve oradan koşarak uzaklaşıyor. Bedii Bey tepeden aşağı doğru koşan gence bakarken bir anda gözlerini gökyüzüne çeviriyor ve o an bütün çaresizliği yüzünden okunabiliyor.

İlahiyat öğrencisi olan ikinci yolcu ise intiharın günah olduğunu Bedii Bey’e hatırlatmayı kendine görev ediniyor ve bu konuda uzun bir nutuk çekme gereği duyuyor. Bu uzun nutkun üstüne Bedii Bey ise “Mutsuz bir şekilde bu yaşama devam etmek de günah değil midir?” diye sorarak bir kez daha ölüm ile yaşam arasında durduğu hassas noktayı hatırlatıyor. Din, yaşam, ölüm ve intihar etrafında dönen bu uzun sohbetin sonunda Bedii Bey bir kez daha reddediliyor.

Üçüncü misafir ise teklife daha farklı yaklaşıyor. Anlattıklarını dinlerken onun da bir zamanlar intihara meyil ettiğini ve son anda vazgeçtiğini öğreniyoruz. Kendini bir dut ağacının dalına asmak üzereyken ağzına bir dut tanesi atması, dutun tadına varması, sonrasında oradan geçen çocuklar için ağacın dallarını sallaması, bundan mutluluk duyması ve yeniden yaşama dönmeye karar vermesiyle ilgili hikâyeyi yolcu Bagheri Bey’in ağzından dinliyoruz.

“Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım ve dutlarla eve geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı” diyen Bagheri Bey, Bedii Bey’e neden intihar etmek istediğiyle ilgili sorular sorsa da yanıt alamıyor. Dostça bir yaklaşımla onu bu hayata yeniden davet etmeye çalışıyor. “Sabah uyandığınızda hiç gökyüzüne baktınız mı? Şafakta güneşin doğuşunu izlemek istemez misiniz? Gün batımında, güneşin kırmızısını ve sarısını artık daha fazla görmek istemiyor musunuz? Gözlerinizi kapatmak mı istiyorsunuz? Kirazların lezzetini bırakmak mı istiyorsunuz?” gibi sorularla ona bu dünyada geride bıraktıklarını hatırlamaya çalışıyor ve son bir şiir okuyor.

Azizim uçtum gel.
Dost bağına düştüm gel.
Yahşi günün kardeşi,
Yaman güne düştüm gel.

Dinlediğimiz bu hikâye, ortaya dökülen sorular ve Bagheri Bey’in şiiri Bedii Bey için de oldukça etkili oluyor. Bagheri Bey arabadan inerken Bedii Bey’in teklifini kabul edeceğini söylüyor. Ancak bu dakikadan sonra Bedii Bey’in bir adım geri attığını, intihar etmek konusunda tereddüte düştüğünü ve birtakım iç sorgulamalara gittiğini görüyoruz. Bedii Bey, arabasındaki bu son konuşmanın ardından intihar edeceği gün için yaptığı planı kafasında defalarca çevirmeye başlıyor. Bunun üzerine Bagheri Bey’in çalıştığı müzeye gidiyor ve onu dışarı çağırıyor. İntihar edeceği gün “Bedii Bey… Bedii Bey…” diye iki kere seslenmesini istiyor. Üzerine yirmi kürek toprak atılmadan önce, içerde yatan bedenin tamamen ölmüş olduğundan emin olması için çukura iki taş atmasını ve omuzlarından tutup kendisini sarsmasını söylüyor. Sonrasında müzeden ayrılıyor, tepenin üstündeki bir banka oturuyor ve tam da Bagheri Bey’in dediği gibi gün batımını, güneşin sarısını, turuncusunu seyre dalıyor.

Bedii Bey her ne kadar tereddüde düşse de intihar edeceği gün, sabaha karşı o ağacın dibine gidiyor, Bagheri Bey’e vereceği parayı arabanın içine bırakıyor ve açtığı çukurun içine yatıyor. Bedii Bey’in hikâyesi burada bitiyor ve film son buluyor. İzleyenin ağzında ise yalnızca kirazın acı tadı ve zihninde yoğun bir düşünce bulutu kalıyor. Kiyarüstemi bu filmiyle birlikte ölüme ve yaşama dair sorgulamaları önümüze seriyor. Ancak tam da bu noktada hiçbirimizin kesin olarak bilmediği bir şey var. Bedii Bey yaşamına son noktayı koyabildi mi? Bu önemli soru, film sonunda cevaplanmıyor ya da yönetmen tarafından cevapsız bırakılıyor. Bedii Bey filmin son sahnesinde açtığı çukurun içine yatıyor, gözlerini gökyüzüne dikiyor ve öylece kalıyor.

Filmin akışı oracıkta kesiliyor. Bedii Bey gözlerini huzurla kapayabildi mi, hiç kimse bilmiyor. Film her ne kadar Bagheri Bey’in anlatısı üzerinden bize hayata tutunacak bazı noktalar gösterse de Kiyarüstemi hep o acı tadıyla hatırlanıyor.

{tüm film kareleri Kirazın Tadı’ndan ekran görüntüleri}

* Serazer Pekerman, Film Dilinde Mahrem: Ulusötesi Sinemada Kadın ve Mekân Temsili (İstanbul: Metis, 2012).

Abbas Kiyarüstemi, film, Hakan Ilıkoba, hayat, intihar, İran, Kirazın Tadı, otomobil, sinema