tasarım: Umut Altıntaş
Tasarımın Aklı
Eksik Bir Şeyler Var

Heidegger’e göre bir çekiç, onu kullanan usta için görünmezdir. Çekicin nesnel varlığını, yani hangi malzemeden yapıldığını düşünmez usta. Onu nasıl kullanacağını da. Çekici çiviye doğru sallarken bu eylem onun için sıradandır. Sanki çekiç kendiliğinden çiviye ulaşır. Ta ki işlevsiz hâle gelene kadar. Başı sapından ayrıldığında, yani artık bir çiviyi çakamaz hâle geldiğinde ustanın çekiçle ilişkisi teorik bir ilişkiye döner. Usta, onu kullanamadığı anda nesnenin varlığını fark eder.

Bu yaklaşımı günlük yaşamda çoğaltabiliriz: Şarjı biten bir telefon simsiyah dikdörtgen bir kutudan ibarettir. Sular kesildiğinde çeşmenin “orada” olduğunu fark ederiz. Trafik lambaları yanmadığında yola daha çok dikkat kesiliriz. Buzdolabının motoru sustuğu anda çıkardığı gürültünün farkına varırız.

Okurun kitapla kurduğu ilişki de Heidegger’in çekiç örneğine benzer. Ana akım kitapları diyelim, elimize aldığımızda (eğer aksi bir durum yoksa) kitabın hammaddesini düşünmeyiz. Kapağı nasıl açacağımızı, sayfaları nasıl çevireceğimizi, basitçe, kitabı nasıl kullanacağımızı teorik olarak düşünüp eyleme adım atmayız. “Bu bir kapak, önce onu açacağım, sonra ilk sayfayı çevireceğim” demeyiz. Kitabı açar ve okumaya başlarız. Beş yüz yılı aşkın süredir olduğu gibi.

Kitabın nesnesi görünmezdir. Sayfalar, görünmezdir. Sayfaların üzerindeki yazıyı oluşturan tipografik düzen de görünmezdir. Yazı büyüklükleri olağandır. Boyutunu düşünmeyiz. Sadece okuruz. Kitabı kitap yapan ne varsa okurun dikkatini dağıtmaksızın bir aradadır. Ne zaman ki sayfalar ciltten ayrılır, yani kitabın yapısı bozulur, kitap o zaman kendini belli eder. Eksik veya yanlış basılmış bir sayfa, okuma akışını bozar. “Kitap” deriz “yanlış basılmış”. Bu yanlışlık, bizi elimizde tuttuğumuz “şey”in fiziksel varlığına dair pratik bir düşünceye sürükler.

Bir nesne, olağan işlevinin dışında bir davranış sergilediğinde, esas o zaman “görünür” olur. Benzerleri arasında farklı duran, durduğu rafı yadırgayan, bir eksikliği veya bir fazlalığı olan, formunu deformasyonuyla tamamlayan, benzerlerinin hep tekrarladığı şeyi tekrarlamayan…

Gümüş renkli, dalgalı oluklu iki kalın karton arasında korunan bir kitap mesela. Gizlice naylon ambalajını yırtıp açtığımı hatırlıyorum. Kartonların hiçbir şekilde sabitlenmemiş olduğunu fark etmemle kitap bir anda korunmasız, tek başına kalıyor. Bu ilk etkileşim, kitabın –fazlasıyla alıştığımız için– unutulan o üçüncü boyut hissinin bana yeniden hatırlatıyor. Hatta –bambaşka ölçeklerde olsalar da– mimari bir yapı ile kitabın yapısı arasında daha önce hiç fark etmediğim bir benzerliği, özdeşliği gösteriyor.

Başlığın ve içerideki kök metnin –beklediğimin tersine– zeminden tavana doğru uzanması, künye ve içindekiler bölümünün sağa doğru akan kitabın tersine doğru bakması, görsel malzemenin sayfa içerisindeki kararlı tekdüzeliği (ilk akla gelen oymuşçasına tüm görsellerin sayfanın sol üst köşesine yaslanmış olması), sayfaları çevirirken gözümü alan kenar gümüş baskısı, kitapla tekrar nasıl bir araya getirebileceğim konusunda beni ikilemde bırakan oluklu kartonların işlevsizliği (ki sahaflarda bulduğum tüm ikinci el kopyalarında bu iki karton kayıptır)… Kitabın adı neyse kitabın yapmaya çalıştığı da ona dönüşmüş. Kitap, bekleneni yapmayarak (hatta tersini yaparak) kendisine bir “başlangıç” noktası bulmuş.

Mesela okurken sürekli kâğıdına dokunduğum, harfleri hissetmeye çalıştığım başka bir “ana akım” kitap hatırlamıyorum. Kapağı plastik, garip kokulu, çok ince kâğıtlı, yazıları kâğıt yüzeyine harf harf tek tek dizilerek basılmış bir kitap. Rafta birlikte durduğu kitaplardan farklı olan, ama onlardan daha fazla “kitap” gibi hissettiren, duyular aracılığıyla okunabilen bir kitap.

Sayfası o kadar ince ki çevirirken çıkardığı sesi duymamak mümkün değil. İçerisinde taşıdığı romanın yazılma şekli, kitabın da yapılma şekli. Yazı, yazan ve yapan, aynı eylem içerisinde.

Fiziksel olarak “normal” duran bir başka kitabın dizgisinde bir terslik seziyorum bu sefer; kitabın giriş metninde her paragraf ayrı bir sayfayı işgal ediyor. Regular dizilmesine alışkın olduğumuz metin bu kitabın girişinde tümüyle bold italic yazılmış, vurgulanan kelimeler ise regular bırakılmış. “Bir sayfa çevirme hareketi ne kadar anlamlı olabilir?” sorusunun yanıtı da bu kitapta. Bir sonraki sayfada yer alan görselin bir kısmı taşarak bir önceki sayfadan başlıyor, görsel sayfanın etrafını sarıyor. Sonradan bize tamamı görünecek olan imgenin tanımsız bir bölümü okura kendisiyle ilgili ipucu veriyor. Bu küçük jest, kitabın zamansal ve mekânsal hissiyatını görünür kılıyor. Aynı jest başka kitaplarda, mesela Beuys’un şapkalı fotoğrafında da mevcut, büyütülmüş bir minyatürün kadrajlarında da. Veya 16 sayfa boyunca hiç kesilmeden, doğrusal akan bir cümle. Sanki sayfalar cümlenin arasına girmiş, cümle sayfaların varlığını hiçe saymış ve yoluna devam etmiş.

“Bir sayfa, yalnızca üzerine mürekkeple basılmış yazı ve resimden oluşan bir kâğıt parçası değildir” demem lazım. Bir kitabın birinci sayfası “1” rakamıyla başlıyorsa, sonuna dek yalnızca sağ sayfayı işaretleyen ve tek sayı hâlinde devam eden sayfa numaralarını görüyorsam mutlaka “hata” derim. Ama bu kitapta o bir “kasıt”; çünkü bir başka kitabın 45 ve 46. sayfalarının tam ortasında 45 ve 46 rakamlarından başka bir şey yok.

Rakamları da çıkarsak mesela, boş kalsa sayfalar? Matemi, kaybı simsiyah sayfalarla göstersek? Yoğun bir fotografik içeriğe maruz kalmadan önce derin bir nefes alıp, bitişte o nefesi vermek için ilk ve son yedi sayfayı boş bıraksak ya da iki kısa hikâye arasında kısa bir mesafe bırakmak için aralara hiç yazı koymasak? Boş sayfalar, teknik olarak unutulmuş değil, kitabın “kitap” olduğu fikrinin altını çizmek için “kendisi” olarak, konsept olarak bırakılmış derim. Normalde bir roman akarken iki sayfa arası neden boş kalsın ki? Veya bütün bir kitap diyelim, neden tamamen boş bırakılsın? Yalnızca kapağında bir yazı olsun, künyesi ve sayfa numaraları olsun, hatta ayracı bile olsun ama tüm sayfalar boş olsun ve okur tarafından tamamlanmayı beklesin.

İşlevsiz bir çekice hâlâ “çekiç” diyebilir miyiz? Çelik olması gereken başı süngerden veya camdan yapılmış olsa mesela, hiçbir çiviyi çakacak güçte olmasa veya ilk çiviyi çaktığı anda parçalansa? “Çekiç” isminin bir anlamı kalır mı, çekiç diyemezsek ne deriz? Foucault’nun obsesif bir şekilde Magritte’in “Bu bir pipo değildir” resmini deşifre etmesi gibi: Gerçek bir pipo değil, onun resmi, bir de altında onun bir pipo olmadığını söylüyor; “pipo” ismini kullanarak. Evet, bir pipodan değil, onun imgesinden bahsediyoruz. Peki, camdan yapılmış bir çekiç neyin imgesi?

Belli ki çekiç gibi “tek” bir işleve sahip olan nesne gibi göremiyoruz kitabı da, çünkü aslında kitabın da tek bir işlevi varken, bu işlevi çok farklı fiziksel özelliklerle defalarca yerine getirebiliyor. Kil tabletken de bunu yapıyor, kâğıda basılıyken de dijital bir ekran aracılığıyla da.

Ama başta dediğim gibi, kitabın varlığı o kadar olağan ki onun farkında değiliz. Ancak bilinçli bir bozma bize kitabın da nesnesinin farkına varmamızı sağlayabiliyor.

Tasarımcısı görünmez olan kitap da konuya tersinden ama aynı düşünceyle yaklaşır. Boyu, kâğıdı, kapağı, kullanılan yazı karakteri, sayfa numaraları, yani bir kitapta olması gereken her şey, olması gerektiği gibi. Kitabın ana metninde adı yer almadan kitabın öznesi olduğu gibi. Gizli özne. Arka kapak yazısındaki Lorem Ipsum gibi. Herhangi bir metnin yerine geçebilecek bir metin. Kendisi olmaktan çıkmış bir metin. Bu kitap da herhangi bir kitap gibi. Onun tüm bu “olağan” durumunu nedense olağan dışı karşılıyorum. Kitabı yapan, bilerek onu “kitap gibi” yapmış ve adını paylaşmamış. Anonim görünmesi gereken bir kitabın tasarımcısı da kendisini kasıtlı olarak anonim kılmış. Kitabın yazarı, –tıpkı bu yazıda da saklı olduğu gibi– “Adını bilerek yazmadı” diyor bana. Bu kitap, herhangi bir kitap gibi görünsün diye.

grafik tasarım, kitap, kitap tasarımı, nesne (obje), okumak, tasarım, Umut Altıntaş