Hatırlatma Köşeleri

Geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan babaannemin evinin satılacağını duyduğumda onun ölüm haberini aldığım ana geri döndüm. Hissettiğim duygular birbirine çok benzerdi: Büyük bir çaresizlik… Apar topar, uzun zamandır gitmeyi ertelediğim o evi ziyaret etmeye karar verdim. Ölümünün hemen ardından kişisel birçok eşyasını çıkarmış olsak da mobilyaları, duvarda asılı duran fotoğrafları, vitrindeki gümüşlükleri ve mutfak eşyalarının birçoğu hâlâ duruyordu. Ben evi o hâliyle bir kez daha görmek, orada bulunmak istiyordum. Güneşli bir sabahtı, kardeşimle birlikte yola çıktık. Annemle babam gelmiyordu. İki kardeş gidip vedalaşmaya ama bir yandan da evin bizim için önemli olan noktalarını kayıt altına almaya karar vermiştik. Evi, evin içindeki anılarımızı unutmak istemiyorduk.

Ölüm, vedalaşma, ev, unutma gibi kelimeler, uzun zaman önce okuduğum ancak bana hissettirdiklerini dün gibi hatırladığım, Melisa Kesmez’in beş hikâyeden oluşan mekân anlatılarına odaklanan kitabı Nohut Oda’ya götürdü beni.

Nohut Oda’nın son hikâyesi “Kız Kardeşim Handan”, annelerini kaybeden iki kız kardeşin ölümle yüzleşmelerini ya da yüzleşememelerini konu alır. Annelerinin ölümünün ardından eve gelen akrabaları, kapatmayı planladıkları evi uzun süre kullanılmamaya uygun hâle getirebilmek için dört bir koldan girişirler. Evi temizlemeye ve boşaltmaya başlarlar. Fakat sıra annelerinin gardırobuna ve kişisel eşyalarına geldiğinde ne Handan ne de Aliye izin verir eşyaları atmalarına. Akrabaları evden elini eteğini çektiği anda ise Aliye ve Handan, komşuları Birsen teyzeleriyle birlikte annenin sürdürdüğü ev düzenini geri getirir hep bir elden: “Rulo yapılmış halıları devirip yeniden yaydık. Yorganları yüklükten indirdik. Güneşlikleri açıp evin içini yeniden ışığa boğduk.”1 O gece Handan annesinin çok iyi yaptığı sütlacı onun mutfak çekmecesinde duran tarif defterinden yola çıkarak ömründe ilk kez yapar. Öte yandan her geçen gün de biraz daha annesine benzemeye başlar. Onun evdeki eksikliğini kendisiyle doldurmaya çalışırken, annesiyle arasındaki sınır giderek silikleşir. Handan neredeyse annesine dönüşür. Annesinin kıyafetlerini kendi bedeninde taşır, saçlarını annesi gibi kısacık kestirir, ölmeden önce annesine ait olan sorumlulukları üstlenerek evi çekip çevirir… Yaklaşık yirmi yıl böyle yaşar Handan, ta ki kırk üçüne yani annesinin öldüğü yaşa gelene kadar. Bu hikâyede bir kaybın ardından onu bir şekilde hâlâ yaşatma isteği çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkarken, özellikle Handan’ın yas sürecinin mekân ve eşyalarla birlikte örüldüğünü görürüz.

Melisa Kesmez, Nohut Oda (İstanbul: İletişim Yayınları, 2023) ve Paul Connerton, Modernite Nasıl Unutturur? (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2021)

Handan’ın bu süreçte ev ve annesinin eşyalarıyla kurduğu ilişki, mekân ile hatırlama ya da unutma eylemi arasındaki bağlantıyı da anımsatır bizlere. Mekânı dolduran eşya, ışık, ses ve koku bir yandan bizi geçmişe götürürken öte yandan geçmişi bugüne getirir. Çalışmalarında toplumsal hafızaya odaklanan Paul Connertan, Modernite Nasıl Unutturur? (2009) isimli kitabında modernitenin hatırlama ve unutma eylemlerini nasıl etkilediğini tartışırken, belleğin mekânla ilişkisine vurgu yapar. Aile biyografisinin önemli bir parçası olan evi, mekân belleğinin bir türü olan mahal2 örneği olarak ele alır. Bu bağlamda ev, barınmamızı sağlayan bir bina ya da mülkiyetin ötesinde hafızanın temsili ya da anımsatıcısı olur.3

Melisa Kesmez’in hikâyesinde olduğu gibi bana da mekân ile hatırlama ya da unutma eylemi arasındaki bağlantıyı düşündüren ölüm oldu. Ölümün ardından kapatılacak olan ev. Babaannemin evi. Kardeşimle feribota bindiğimiz anda, uzun zamandır beni saran kasvet yerini bir ferahlığa bıraktı. Eve gitmeye karar verdiğimde üzerime büyük bir ağırlık çökmüş, babaaannemin cenazesindeki kara bulutlar adeta beni içine çekmeye başlamıştı. Belki feribotta yalnız olsam geçmişe daha fazla gömülür, kara bulutların girdabından çıkmayı başaramazdım. Ama kardeşimin varlığı, onun sakinliği ve olağanlığı beni kurduğum dramatik dünyadan koparmış, bugünün gerçekliğine geri dönmeme yardımcı olmuştu. Yaşıyorduk ve bir şeyler değişiyordu.

Vapurdan indikten sonra eve yürüyerek gitmeye karar verdik. Yürüyerek hatırlamak, babaannemi anmak… Yalova benim için küçükken kışın sahilde yenen patates kızartması, yazın külahta dondurmaydı. Kardeşimle paylaştığımız ise bana küçükken kocaman görünen, yanıp sönen renkleri ve bitmeyen melodisiyle gondol ve çarpışan arabalardan oluşan lunaparktı. Yaz da olsa kış da olsa sahile gitmek, çarpışan arabaya binmek isterdik.

Babaannemin evi o gün diğer zamanlardakinden daha sıcak karşıladı bizi. Genellikle kasvetli ve soğuk olan ev serinliğini biraz olsun korumuş ancak karanlığını sarı sıcak bir ışığa bırakmıştı. Sanki babaannemin yokluğunu doldurmaya çalışıyordu o gün…

Koridorun kaldırılmış halıları, boş portmanto, koltuk örtüsüz salon koltukları, dağınık mutfak tezgâhı… Bunların hepsi babaannemin artık o evde yaşamadığına dair izlerdi. Ama evin kokusu onun varlığını hâlâ çok güçlü kılıyordu. Sonra fark ettim ki evin bazı köşelerinde hâlâ babaannemi görüyorum: Hatırlatma köşeleri! Babaannem, küçük odasında kapıya yakın koltuğun köşesinde sırtında yastıklarla oturmuş göz damlalarını damlatıyor; mutfakta ocağın başında titreyen elleriyle çayı demliyor; mutfak masasında kapıya yakın taraftaki sandalyesinden daha fazla yiyelim diye gözlerimizin içine bakıyor…

Yine Modernite Nasıl Unutturur?’a dönecek olursak, Paul Connertan evin varlığının sorgusuzca kabul edilmesi açısından bedenle ortaklaştığını ileri sürer: “Nasıl ki kaza geçirene, hastalanana ya da yaşlanana kadar bedenimizin varlığını kanıksamaya meyilliysek taşınma, aile kavgası, yangın, savaş ya da yoksulluk gibi bize evin hayatımızdaki önemini hatırlatacak olağandışı durumlara maruz kalana kadar evimizin varlığını da öyle kanıksarız.”4 Bu benzerlik babaannemin evinin artık var olmayacağını öğrendiğim an hissettiklerim ile onun artık bu hayatta olmadığı gerçeği arasındaki kurduğum bağlantıyı hatırlattı bana. 

Babaannem öldükten sonra evinin sonsuza kadar orada öylece durmayacağının farkındaydım. Ama evin bir alıcısı olduğunu duyduğumda kafam sert bir taşa çarpmış gibi hissettim. Babaannemin artık yaşamadığı bir kez daha önümde duruyordu. Onun artık burada olmayışına inanmak istemiyor olsam da sürekli kendime aynı şeyi söylüyordum: “O zaten artık yok, evin orada durması onu geri getirmeyecek.” Bunu biliyorum. Ama o evin bana daha önce hissetmediğim ya da belki fark etmediğim bir güven ve huzur verdiğini gördüm. Sanırım bunun en büyük nedeni mekânla birlikte çocukluğuma, babaannemle ilgili anılarıma daha kolay ulaşmamdı. Bunu kardeşimle birlikte babaannemin artık yaşamadığı evini ziyaret ettiğim gün anladım. Ev –ya da benim için evdeki hatırlatma köşeleri– beni bugünden alıyor, bazen dört bazen yedi bazen on yaşındaki bana götürüyordu: Mutfağa gizlice girmiş simsiyah bir kedi, kuzenimle balkondan sarkıtılmış ayaklarımız, arka odada yaşayan büyükbaba ve büyükanne, salonda kurutulmaya bırakılan kesilmiş erişte, vitrinde duran kesme şeker –gidip gelip ağzıma atıyorum bir tane– babaannemin küçük amcama seslenişi (buzdolabının üzerindeki fırının aşağı indirilmesi gerekiyor) ve mis gibi bir cevizli lokum kokusu…

Paco Roca, Ev (Desen Yayınları, 2021)

Mekânın hatırlama eylemi üzerine olan etkisini düşünmeye başladığım sırada karşıma çıkan Paco Roca’nın Ev isimli grafik romanında da hatırlatma köşelerine tanık olduğumuzu fark ettim. Bu grafik roman babalarının ölümünün ardından evini satışa çıkaran üç kardeşin hikâyesini ele alır. Bir yıldır kapalı duran evi satmadan önce bakımını yapmaya karar veren üç kardeş, aileleriyle beraber babalarının evinde bir araya gelir. Ev, babalarının garajı, bahçedeki havuz, çardak ve etraftaki bitki örtüsüyle birlikte çocukluklarına döner, anılarını hatırlarlar: Babasının kendi elleriyle inşa ettiği çardağı görüp masaya dokunan ortanca kardeş Jose, ailecek hep beraber yedikleri son yemeğe gider. Babası her zamanki gibi sofraya geç kalmıştır, Jose ise kız arkadaşını ilk defa aile yemeğine davet ettiği için kendini biraz gergin hissediyordur. Büyük kardeş Vicente’nin oğlu, dedelerinin evinin yakınındaki ormanda bir kayanın önünde biten biberiyeleri gördüğünde, dedesiyle birlikte babaannesinin yemeklerine biberiye topladıkları güne döner. Küçük kardeş Carla ise küçük kızıyla birlikte ağaçtan meyve koparırken hatırlar babasıyla ilgili bir çocukluk anısını.

Şimdi anlıyorum, babaannemin evini ziyaret ettiğimiz gün kardeşimle birlikte evi kayıt altına almak istememizin en büyük nedeni mekân ve hatırlama eylemi arasındaki bu sıkı ilişkiydi. Orada bulunmak, bakmak, dokunmak, koklamak anılarımızı pekiştirirken, artık bu evin bu şekilde var olmayacağı düşüncesi unutma korkumuzu tetikliyordu. Biz de o gün elimizden geldiğince evi fotoğrafladık. Bunun yanı sıra unutma korkusu babaannemin eşyalarının üzerine daha fazla titrememe neden oldu.

Yazıyı Bitirirken: Eşyaların Yaşamöyküsü

Bazı eşyaların kendine ait bir yaşamöyküsü vardır. Yani nereden geldikleri, nereye gidecekleri; eski sahipleri, yeni sahipleri ve tüm bu süreçte başlarına gelenler onlara yeni anlamlar kazandırır. Böylece eşyalarla bazen işlevsellikleri dışında da bağlar kurmaya başlarız. Melisa Kesmez’in hikâyesinde Handan’ın, annesinin eşyalarını bir şekilde kendi hayatına dahil ederek ve onları zamanla dönüştürerek yaşatmaya devam ettiğini görürüz. Annesinin öldüğü yaşa gelince kendi hayatının da sona yaklaştığını düşünen Handan’a, kardeşi Aliye tüm cesaretini toplayarak annesi ile onun birbirinden farklı insanlar olduğunu hatırlatır ve şöyle der:

“Handan,” (…) “sana bir şey diyeceğim.”
“Söyle.”
“Dolaptaki giysiler var ya…”
“Evet…”
“İşte onlar annemin değil artık, senin.”5

Hikâyenin sonunda Handan annesinin kıyafetlerini giymeye devam etse de annesinin hayaleti olmayı geride bırakmaya ikna olur. Yine annesi gibi kısacık kestirir saçlarını, ancak bu defa kâkül ekleyip şarap kızılı boyamaya karar verir. Annesinin saç modeli ve kıyafetleriyle kurduğu bu yeni ilişki, ölen birinin ardından hayata devam edebilmenin ve belki yavaş yavaş artık onun hayatta olmadığını kabul etmenin, fakat onu da çeşitli şekillerde yaşatmanın bir yöntemidir.

O gün ben de babaannemin evinden dönerken bana babaannemi, evini, çocukluğumu anımsatacak eşyalar aldım yanıma. Annemin babaanneme nişan hediyesi olarak kendi elleriyle işlediği bir nakış, bir tarafı kırılmış, içerisinde hâlâ mumu duran porselen bir şamdan, tutma sapları yıpranmış bordo tek kişilik bir bavul ve birleştirilmemiş dantel parçaları… Sonra ben küçükken büyükanne ve büyükbabanın yaşadığı arka odada duran dikiş makinesi ilişti gözüme. Babaannemi bu dikiş makinesini kullanırken hiç görmemiştim. Acaba büyükanneden mi kalmıştı ona? Ya da farklı şehirlerde yaşadığımız için mi hiç denk gelmemiştim babaannemin bu makineyi kullandığı ana? Sonra öğrendim ki dikiş dikmeyi çok severmiş babaannem, hatta evlenmeden kısa bir süre önce askeri üniformalar diken bir atölyede çalışıyormuş, ancak evlendikten sonra dedem razı gelmemiş devam etmesine… Aldığım ufak tefek eşyalara ek olarak uzun zamandır el değmemiş bu dikiş makinesini de kendi evime getirmeye karar verdim. Böylece yanıma aldığım eşyalarla birlikte kendi evimde bana baktıkça babaannemi hatırlatan bir köşe oluşturabilecektim. Hatırlatma köşesi!

{fotoğraflar: Dilara Ulu}

1. Melisa Kesmez, Nohut Oda (İstanbul: İletişim Yayınları, 2023), 87.

2. Paul Connerton mekân belleğinin iki türü olduğunu ileri sürer: anıt mekân ve mahal. Bu konuda ayrıntılı okuma yapmak için Paul Connerton’ın Modernite Nasıl Unutturur? kitabına bakabilirsiniz. Paul Connerton, Modernite Nasıl Unutturur? (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2021), 17-45.

3. Age, 29.

4. Age, 30.

5. Melisa Kesmez, Nohut Oda (İstanbul: İletişim Yayınları, 2023), 108.

aile, Dilara Ulu, edebiyat, ev, mekân, Melisa Kesmez, Nohut Oda, ölüm, yas