Saklı Kalanlar
hem de yabancısı olduğu bir toplumu ve kenti anlamak/anlamlandırmak üzere çıktığı yolculuğun düşündürdükleri.
Geçen yıl kasım ayında çok sevdiğim babaannemin aramızdan ayrılışının ardından, yıllarca yalnız yaşadığı evindeki eşyalarını boşaltmaya başladık. Kıyafetlerini, başörtülerini, çantalarını, kumaşlarını… Ailemizdeki inanca göre, biri öldüğünde kişisel eşyalarının tez zamanda evden çıkarılması gerekiyordu. Biz de babaannemin evinde toplanarak, tek tek eşyalarına bakıp her birinin kaderine karar vermeye koyulduk. Yatak bazası, çekmeceleri, sandığı, gardırobu hepsi ağzına kadar doluydu. Ne çok şey biriktirmiş, saklamıştı babaannem… Sıra o eski, kahverengi gardırobunun üst katına geldiğinde iki poşetle karşılaştık. Biri yırtık mavi bir poşetti, öteki siyah. Şöyle bir ucundan açıp baktım poşetlere: Rastgele istiflenmiş bir sürü fotoğraf. Neredeyse koşarak salona götürdüm her ikisini de. İçimi koca bir heyecan ve merak kaplamıştı. Fotoğraflara bakmaya başladığımızda bir anda herkes işini gücünü bırakıp, zihnini de şimdiye alarak salona dahil oldu. Sonra hep birlikte babaannemin fotoğraflarında dolaşmaya başladık. Havada uçuşan “Bu kim? Burası neresi? Bu ne zaman çekilmiş?” sorularıyla adeta bir yolcuğa çıkmıştık. O akşam ben bu fotoğraflara ilk kez baktığımı sanıyordum ama sonra aralarından birini görünce fark ettim ki yolum seneler önce bu aile fotoğraflarıyla kesişmişti. Henüz küçük bir çocukken gördüğüm, sonra tamamen unuttuğum o fotoğrafta dedem kollarını iki yana kaldırmış dans ediyordu. Muhtemelen çiftetelli. O sırada bu fotoğrafı tam olarak ne zaman gördüğümü anımsayamıyordum; şimdi biliyorum, dedemin öldüğü gün görmüştüm o fotoğrafı.*
Özge Bahar Sunar’ın yazdığı, Senta Urgan’ın çizdiği, küçük bir çocuğun –Ali’nin– anneannesiyle vedalaşma hikâyesini konu alan Anneannemin Fotoğrafları, beni dedemin öldüğü güne, onun çiftetelli oynadığı fotoğrafına geri götürdü. Etrafındaki insanları tanımakta artık güçlük çeken anneanne son günlerini yaşamaktadır. Bir gün Ali’nin annesi sandıkta duran eski siyah beyaz fotoğrafları çıkarır ortaya. Fotoğraflara başta ilgisiz olan anneanne, fotoğraflardaki genç kadının kendisi olduğunu da fark edemez. Ama bir süre sonra hatırlamaya başlar çocukluğunu, gençliğini, hayallerini…
Anneannesinin hüznünü fark eden Ali, onu yalnız bırakmak istemez. Hem fotoğraflarda gördüğü zamanların siyah beyaz olup olmadığının da merakı içerisindedir. Böylece fotoğraflarda, anneannesinin anılarında yolculuğa çıkarlar birlikte. Fakat kitabın sonunda anneanne bu fotoğraflarda kalmaya karar verir, Ali’nin ise eve dönmesini ister:
“Haydi,” dedi, “şimdi sen eve dönüyorsun.”
“Ya sen! Sen gelmiyor musun?”
“Çok mutluyum burada Aliciğim.
Dedenle biraz daha dans edeceğim.
Sonra belki başka fotoğrafları dolaşırız.
Biliyorsun, dedenle uzun zamandır ayrıyız…”1
Ali ilk başta anneannesini bu fotoğraflarada bırakıp geri dönmek istemese de sonunda anneannesinin sözleri ikna eder onu: “Kendine fotoğraflar ve anılar toplamalısın. Beni özlersen, bu fotoğraflarda dolaşıyor olacağım.”2 Ali ağlayarak, anneannesine defalarca sarılarak, onu son bir kez daha öperek gözlerini açar.
Kitapla birlikte ben de içimdeki, dedesini kaybetmiş çocuğun peşine düştüm.
Dedem öldüğünde beş yaşındaydım ve sanırım bu haberi fısıldaşmalardan öğrenmiştim. İlk kez bu kadar yakınımdan birini kaybediyordum. O günü hayal meyal hatırlıyorum. Güneşli bir gündü, altımda krem rengi çok sevdiğim kadife eteğim ve beyaz külotlu çorabım vardı. Ben her gün olduğu gibi kuzenlerime gitmek için hazırlandığımı sanıyordum. Fakat bir şekilde bir şeylerin ters gittiğinin, sıradan bir gün olmadığının farkındaydım. Etrafta bir şeyleri gizlemenin suskunluğu ve telaşı… Kapalı kapılar ardında fısıldaşmalar, göz göze gelince göz kaçırmalar… Sezgilerim bana söylenmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu ve bu durum konuşmalara daha fazla kulak kabartmama neden oluyordu.
Normalde Yalova’da yaşayan babaannemler, dedem için bir süredir İstanbul’daydı. Babaannem hastanede dedeme refakatçilik yaparken, babaannemin annesi bizde kalıyordu. Yani aslında dedemin çok hasta olduğunu zaten biliyordum. Dedem ölmeden önceki son hafta sonu hastaneye onu ziyarete gittiğimizde beni odaya almamışlardı. Babamlar dedemin yanındayken ben bahçede kuzenlerimle oynamış, bir dahaki ziyaretimizde dedemi görebileceğimi hayal etmiştim. Fakat bu ziyaret dedemi görmek için son şansımmış… Şimdi geriye dönüp baktığımda o gün üzüldüğüm kadar üzülmüyorum dedemi göremediğime. Onu hasta yatağında görmemek, sağlıklı ve dinç hâlleriyle anımsamamı kolaylaştırıyor.
Dedemin ölüm haberi sadece benden gizlenmemişti. Babaannemin bir süredir bizde yaşayan annesi, yani büyükannenin de haberi yoktu olanlardan. Sanırım her ikimize de yaşımızdan dolayı bu durum açıklan(a)mamıştı. Onunla o gün aynı arabaya bindik. Ben dedemin cenazesi için o arabada olduğumun farkındaydım, fakat o hastanaye dedemi ziyarete gideceğimizi sanıyordu…
Kafamdaki çok net sahnelerden biri, belki de o gün bana en ağır geleni şuydu: Dedemin cenazesini İstanbul’dan Yalova’ya götürürken arabalı vapura binmiştik. Babam, amcam, annem ve ben. Açık alandayız. Deniz koyu ve dalgalı. Babam ve amcamı yandan görüyorum. Yan yana oturmuşlar. İkisinin de yüzü denize bakıyor. İkisi de suskun. Gözleri uzaklara dalmış… Biraz sonra babalarıyla vedalaşacaklardı. Ama ben henüz birini kaybetmenin ya da babanı kaybetmenin ne demek olduğunun farkında değildim hâliyle. O an zamanın bir an önce geçmesini, babamın yeniden gülmesini ve sessizliğin bir şekilde bozulmasını istemiştim.
Dedemin cenaze işlemlerinin tamamlandığı o uzun günün gecesi kalabalık dağıldıktan sonra –en azından bu benim dedemin yazının başında bahsettiğim o fotoğrafıyla karşılaştığımı hatırladığım an– babaannem elinde birtakım fotoğraflar ve albümlerle yanımıza geldi. Hep birlikte fotoğraflara, dedemin geçmişine bakmaya başladık. Babamların nişan günü çekilmiş, dedemin dans ettiği fotoğrafıyla karşılaşınca hemen bana “Hadi, dedeni taklit et!” dediler. Ben de içimde büyük bir heyecanla kalkıp kollarımı genişçe iki yana açarak omuzlarımı biraz aşağı, ellerimi de yukarı kaldırdım. Çiftetelli… Ardından da dedemin yürüyüşünü taklit etmeye başladım. Çok kolaydı, ellerimi arkadan bağladım mı tamamdır. Hâlâ kendimi sık sık böyle yürürken ya da dururken bulurum. Hatırlıyorum. İçim nasıl da hafiflemişti o zaman. Biraz olsun dedemin yokluğunun kasveti azalmıştı evde. En önemlisi de babamın yüzü gülmüştü.
Babaannemin aramızdan ayrılışının ardından benim için bir kez daha ortaya çıkan aile fotoğraflarına bakıyorum tekrar tekrar.** Biliyorum ki dedem de ve artık ona katılan babaannem de Ali’nin anneannesi gibi fotoğraflarda dolaşıyor şimdi. Babaannem belki dedemin bir dansına dahil oluyor, belki annesiyle bir sofraya oturuyor, belki de çok sevdiği kardeşiyle birlikte poz veriyor bir kameraya...
{fotoğraflar: Dilara Ulu Arşivi}1. Özge Bahar Sunar ve Senta Urgan, Anneannemin Fotoğrafları (üçüncü baskı: Ekim 2022) (İstanbul: Nesin Yayınevi, Kasım 2022).
2. Age.
* Buraya bir not düşmeliyim ki bu metinde anlattıklarım ne kadar gerçek, emin olamıyorum. Kitapla birlikte hatırladıklarımı, kafamdaki sahneleri yazmaya başladığımda ortaya çıkan anlatı bu oldu. Ama eminim ki bunu annem ya da babam anlatsa farkı bir olay örgüsü ve farklı bir bakış açısıyla dile getirirler. Özellikle dedemin çiftetelli fotoğrafını gördüğüm o an çok muallak. Annem ve babama sorduğumda, dedemin öldüğü akşam onun fotoğraflarına baktığımızı hatırlamadıklarını söylediler. Ama her ikisi de babaannemin ölümünün ardından olduğu gibi belki dedemin öldüğü gün, belki ölümünden birkaç gün sonra belki de kırkından sonra fotoğraflara bakma ihtimalimizin üstünde durdu. Onlar her ne kadar fotoğraflara baktığımızı anımsayamasa da ve benim hatırladıklarımdan şüphe etmeme neden olsalar da bu anlatıya çok müdahale etmek istemedim. Gerçekliğin peşini bırakıp dedesini kaybetmiş içimdeki beş yaşındaki çocukla kurduğum ilişkiyi anlamaya ve benim hatırladıklarıma odaklanmaya karar verdim.
** Dedemin ve babaannemin aramızdan ayrılışının ardından bizi bir araya getiren aile fotoğrafları üzerine daha fazla düşünmeme, iki kaybın arasındaki bağlantıyı görmeme ve dolayısıyla çiftetelli fotoğrafıyla ilgili anımı hatırlamama yardımcı olan sevgili Arda E. Ulu’ya çok teşekkür ederim.