Saklı Kalanlar
hem de yabancısı olduğu bir toplumu ve kenti anlamak/anlamlandırmak üzere çıktığı yolculuğun düşündürdükleri.
Terapiye ilk başladığımda psikoloğum hatırladığım en eski çocukluk anımı sormuştu. Aklıma hiçbir şey gelmeyince, hatırlamak için acele etmememi ve eğer istersem şimdilik bu soruyu geçebileceğimizi söylemişti. Sanki zihnimde beyaz boş bir sayfanın görüntüsü belirmişti o anda. Bu boş sayfa “hayatına yeni bir sayfa açmak” deyimini çağrıştırıyor şimdi bana. Belki daha az tanıdığın, daha az kulak verdiğin taraflarına bir davet gibi.
O gün zihnimde bu boş sayfayla evime döndüm. Ne yapacağımı, içini neyle dolduracağımı bilemediğim bir sayfayla. Tabii, bunu şimdi böyle yorumluyorum. O zaman bana hiçbir şey ifade etmeyen, gözümde canlanan bir görüntüydü sadece.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, fotoğraflar ve anılar üzerine düşündüğüm bu günlerde fark ediyorum bu sorunun kıymetini ve hafızamın bana açtığı alanı. İnsan çoğu zaman yeni bir şeyle baş başa kaldığında önce onunla ne yapacağını bilemiyor. Yeni yeni öğreniyorum bana yabancı olana ya da daha az deneyimlediğim bir şeye nasıl yanaşacağımı. Boş bir sayfa.
Önce evirip çevirdim, ölçüp biçtim ama bu böyle çok kolay ve kısa bir sürede olmadı. Yani kâğıdı evirip çevirebileceğimi de önce fark etmem gerekti. Sonra onu biraz tanımlamaya çalıştım kendi kelimelerimle.
Sınırları olan.
Şekil verilebilir.
Karalanabilir.
Yazı yazılabilir.
Boyanabilir.
Peki şimdi nereden başlayacağım? Hangisini yaparsam daha iyi olur? Ah o “daha iyi”ler yok mu, beni geri geri döndürenler, durduranlar, “Hayır, ben oynamıyorum” dedirtenler. Durdum. Bekledim. Uzun uzun. Tek bir şansım var gibi mi geliyordu? Mükemmeliyetçi miydim? Bir de “-meli, -malılar” vardı. Neydi yapmam gereken? Başkalarının beklediği? Neyi beğenirler? Beni de aralarına alırlar mı o zaman?
Çok çok sonra yeni özellikler eklendi boş sayfa tanımlamalarıma.
Paylaşılabilir.
Bir kenara kaldırılabilir.
Yırtılabilir.
Çöpe atılabilir.
Ya da bir yenisi açılabilir.
Geçmişi hatırlamak da böyle bir şey değil mi zaten? Tek bir yolu yok. Yıkılıp yıkılıp yeniden inşa edilebilir. Ya da yıkılmadan da. Üstüne, yanına, kıyısına köşesine de eklemlenebilir, iliştirilebilir. Yolun bir önemi var mı? Belki olabilir. Geçmişi yıkmak bir enerji ister. Ama bana öyle geliyor ki yıkmadan inşa etmek daha büyük bir enerji gerektirir.
Kaybolmuş bir çocuğun eve dönmesiyle başlayan, Alejandro Zambra’nın kaleme aldığı Eve Dönmenin Yolları, bir yazar ile çocukluğu ve geçmişinin peşine düşen bir karaktere odaklanan kitabını konu alıyor. Kitaptaki yazar kitabını kurgularken kendisinin de itiraf ettiği gibi sık sık geçmişini, deneyimlerini ve hislerini ödünç verir ana karakterine. Aslında bir bakıma anlattığı kendi hikâyesidir.
Kitap etkileyici bir paragrafla başlıyor:
“Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım –ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü esas onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu.”1
Ev, kaybolmuşluk hissi, ümitsizlik, korku, aramak, geri dönmek, yol, seçim, tercih… Bu paragrafta karşılaştığımız tüm bu kelimeler kitap boyunca bizi takip ediyor. Kitabı bitirdikten sonra bu paragrafa geri döndüğümde, bunun fiziksel bir kayboluşun ötesinde olduğuna ikna oldum. Bu paragraf aynı zamanda kitabın mesele edindiği geçmişi anlama, anlamlandırma çabasının da bir metaforu gibi. Eve Dönmenin Yolları belki de çocukluğa ya da geçmişe dönmenin yolları olarak da okunabilir. Anne babasıyla, onların görüşleriyle bir tür hesaplaşma içinde hem kendi geçmişini inşa etme çabası hem de kendisine toplumsal hafızada bir yer edinme çabası. Yazar, her ne kadar ailesiyle aynı geçmişi paylaşsa da bu geçmişi onlardan farklı yorumlar.
“Şimdi düşünüyorum da zemine duyulan güveni kaybetmek iyi bir şey, her şeyin bir anda tepetaklak olabileceğini bilmek şart.”2
Diktatörlük döneminde arada kalan bir ailenin çocuğu olan yazar, kitap boyunca kendisini Şili’nin toplumsal tarihi içinde konumlandırmaya çalışır. Hikâye bir deprem gecesi başlar. Deprem adeta jenerasyonlar arası aktarılan inanç, ideoloji, hafıza, hatta vicdan gibi yüklere bir başkaldırının da işareti gibidir.
“[…] Orada bulunanlar içinde, hiç ölüsü olmayan bir aileden gelen bir tek ben vardım ve bu saptama beni tuhaf bir ıstıraba boğmuştu: Arkadaşlarım ölen anne babalarının ya da ağbi ve ablalarının evde bıraktıkları kitapları okuyarak büyümüştü. Ama benim ailemde ne ölüler ne de kitaplar vardı.”3
Yazar belki bu sözleriyle Şili’de Pinochet diktatörlüğüne karşı olan kolektif hafızanın dışında hissediyordu kendisini. Belki de çocukluğu, ailesi ve diktatörlüğe karşı gelen bir aileye sahip Claudia hakkında kitap yazması bu hafızanın neresinde olduğunu bulmasının bir yoluydu.
“Okumak yüzünü kapatmaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek.”4
Kitap boyunca aslında yazarın geçmişini kurguladığına, bunu yaparken de onu rahatsız eden düşünceleri, deneyimleri, ilişkileri geride bırakmak yerine yazarak bunlarla nasıl yüzleştiğine tanıklık ediyoruz. Yani aslında ikinci yolu seçiyor yazar, yıkmadan kendi geçmişini inşa etmeyi.
Zambra’nın toplumsal hafıza içinde kendi yerini araması gibi, kitapla birlikte ben de kişisel hafızamda beliren boşluklara yöneldim. Boş sayfamı doldurabileceğim en eski anılarım neler olabilir, bunun peşine düşmeye karar verdim. Çok çok eski olarak hatırladığım iki an canlandı gözümde. Biri doğduğum evde geçiyor, öteki ise babaannemde. İlkinin fotoğrafı yok, ikincisinin var. Aslında bir süre ilkinin de fotoğrafı olabilir mi diye aile albümlerini karıştırdım, fakat o eve dair fotoğraflar doğum günümde kurulan sofralarınkilerden ibaretti.
Doğduğum eve dair hatırladığım –en azından şimdilik– tek bir anım var: Bir taşınma hikâyesi. Dünyaya geldiğim ev. Apartmanın hemen önünde. Anneannemin kucağında bir an. Çok kısa. Çok gürültülü. Yeşil; anneannemin başörtüsü ya da eteği olmalı. Kalabalık ve hareketli bir an. Sakinleştirilmeye çalışılan bir çocuk. Bu çocuk benim. Ortalığı kopartıyorum. Ağzım yırtılacak. Yorulmuyorum da. Çırpınıyorum. O sırada iki adam evden çamaşır makinesini çıkartıyor. Yabancıların evimizdeki eşyaları almasına mı ağlıyorum? Ya beni de götürürlerse mi diye korkuyorum? Tıpkı büyükanneyi alıp götürdükleri gibi.
Büyükanne mübadele zamanı Selanik’ten geliyor İstanbul’a. Henüz annesinin kucağında küçük bir bebek. Fakat geldiği kent kadar aslında annesi de yeniymiş ona. Büyükanne de yıllar yıllar sonra öğrenmiş, anne dediği kadının aslında annesinin güvendiği bir komşusu olduğunu. Tesadüfen öğrendiğim bu hikâyeden sonra fark ettim ki zihnimde canlanan bu kareyle ilgili bazı düşüncelerim değişmeye başladı. Bu zamana kadar o günkü korkumun nedenini hep anneannemde aradım. Evhamlı anneannemde. Anneannemin “Aman dikkat edin”le başlayan cümleleriyle büyüdüm ne de olsa. Ama şimdi düşünüyorum da belki korkularım bana biraz da büyükanneden yadigârdı.
Eve Dönmenin Yolları’nda kendi kitaplarını annesinin evinde, aile albümlerinin yanında gördüğü bölümde yazdığı bir şiire “Ben büyüyünce bir anı olacaktım”5 diye başlıyor kitaptaki yazar. Geçmişini bir kitap yazarak inşa etmeye çalışan yazarın, kitaplarının geçmişi temsil eden aile albümlerinin yanında durmasına vurgu yapması, fotoğraf ve hatırlama eylemi arasındaki ilişkiyi bir kez daha düşündürttü bana. Ve boş sayfamı dolduracak ikinci anımı: Bu anıda hatırladığım fazla bir ayrıntı yok. Hislerimi ya da ne yaptığımı anımsamıyorum. Daha çok çevreyi betimleyebildiğim bir imge var zihnimde. Babaannemin salonundayım. Üzerimde siyah bir elbise. Ayaklı bir saksılıkta duran yeşil çiçekler. Bir de eski kahverengi mobilyalar. Kendimi ayakta hayal ediyorum, birine bakıyorum ama kime? Sonradan fark ediyorum bu bir fotoğraf ve ben de kameraya bakıyorum. Aslında hatırladığım, bayram günü çekilmiş bir fotoğraf karesinden inşa edilmiş bir an. Belki de o anda gelişen olaylardan ve hislerimden çok, çevremi betimleyebilmem de bundandır.
Eve Dönmenin Yolları’ndaki yazar karakter de hatırlama eylemi üzerine kitap boyunca düşünür. Her ne kadar yazarken çocukluğundan başlayıp doğrusal bir akış içerisinde olayları kurgulasa da hatırlama eyleminin bu denli düzenli ve bütünsel olmadığının da altını çizer. Hatta Tim O’Brien’ın şu alıntısını kullanır: “Hafızaya yazılanlar başı sonu belli olmayan o tuhaf küçük parçalardır.”6
1. Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları, İspanyolcadan çev. Çiğdem Öztürk (ilk baskı: Nisan 2013) (İstanbul: Notos Kitap Yayınevi, 2024), 13.
2. Age, 19.
3. Age, 93.
4. Age, 60.
5. Age, 75.
6. Age, 133.