Taş Bandında
Saklı Kalanlar

Okumaya Dair Ufak Bir Not: “Sekte”

Kirsty Bell’in Dip Akıntıları’nı okumaya çok hızlı karar verdim, ancak kitabı tamamlamam da bir o kadar yavaş oldu. Öncelikle neden bu kitabı okumayı seçtiğimden biraz bahsetmek isterim. Edebiyat ve hafıza kesişiminde yazmaya çabaladığım bu günlerde, Dip Akıntıları’nın her şeyden önce benim için iyi bir yöntem kitabı olacağını düşündüm. Kişisel, toplumsal, tarihsel ve kentsel yaklaşımın girift ilişkisinin nasıl bir arada anlatabileceğine dair bir örnek. Bir keşif hikâyesi. Kirsty Bell hem kendi duygularını hem de yabancısı olduğu bir toplumu, kenti anlamak/anlamlandırmak üzere bir yolculuğa çıkıyor. “Yamalı bohçayı andıran şehir tarihinin gayet sıkışık manzarasına”1 açılan mutfağının penceresinden, yaşadığı kentin katmanlarının peşine düşüyor. Edebiyat, sinema, müzik, fotoğraf, mimari, peyzaj, sokak tabelaları, çeşitli arşivler ve zaman zaman da şehrin sakinleri aracılığıyla geçmişin izini sürüyor. 

Başlarda kitabın içine girmek epey güçtü. Pek aşina olmadığım bir kentin, Berlin’in portresini çizmeye 1800’lerden başlıyor Kristy Bell; bilmediğim bir sürü kanal, bina, istasyon, ressam ya da düşünürün isminden söz ediyor.* Kitaba tam kendimi kaptırdığım sırada ise ülkemizde başka bir adaletsizlik, haksızlık, peşi sıra gözaltılar baş gösterdi ve Saraçhane günleri başladı. Gündemden farklı herhangi bir şeye odaklanmanın çok zor olduğu bu günlerde kitap okumaya çabalarken kendimi sık sık bir kelimenin üzerinde durmuş, zihnimi uzaklarda “Ne olacak bu memleketin hâli?” anlarında buluyordum. Kirsty Bell’in İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Berlin’in on yılını anlattığı bölümde “zamanın akmadığı hissi” olarak tanımladığı “sekte” anını yaşıyor, seyrinde giden günün akışının sekteye uğradığı zamanlardan geçiyorduk ülkece.2 Sosyal medyada gündelik hayattan bir kesit görmek reddedilirken, sokakta “Kurtuluş yok tek başına” sloganları yankılanır, pencerelerden tencere tava sesleri yeniden yükselir oldu. 

Son zamanlarda bir kitabı bitirdikten sonra kitabın ilk cümlelerine dönmeyi alışkanlık hâline getirdim. Henüz tam olarak ne demek istediğinin farkında olmadan okuduğum bu ilk cümlelerin kitabın seyriyle ilgili nasıl bir önsezi oluşturduğunun peşine düşer oldum. Dip Akıntıları’nı da tamamladıktan hemen sonra merakla ilk paragrafa geri döndüm:

“Geceleyin mutfağımızın zemininde büyük su birikintisi belirmişti, o denli sessiz ve beklenmedik bir şekilde oluşmuştu ki bu, serap gördüğümüzü sanmıştık. Eviyenin altındaki gevşemiş borudan damlayan musluk suyu sessiz sedasız aşağıya, iki kat altımızdaki daireye kadar sızıyormuş.”3

“O denli sessiz”, “beklenmedik”, “sessiz sedasız” tanımlamalarıyla evinde ansızın beliren su birikintisini anlatırken Kristy Bell’in kullandığı bu zarf ve sıfatlar aynı zamanda kitapta konu edindiği Berlin’in geçmişini de niteliyordu. Bell’in mutfak penceresinden açılan Birinci Dünya Savaşı sonrası Berlin, Nazilerin yükselişi, İkinci Dünya Savaşı, duvarın inşası-yıkımı seyrinde ilerleyen tarih unutmak/unutturmak ve hatırlamak/hatırlatmak, yüz çevirmek ve kabul etmek gibi ikilemler arasında sürekli gidip gelen tartışmalarla çerçeveleniyor. Ama Bell evin içinden dışarıya bakmakla kalmıyor. Evinden görünen kanal boyunca yürüyor, parklarda geziniyor, yıkılan duvarın izlerini takip ediyor, bisiklete biniyor, fotoğraf çekiyor; yani şehre karışıyor. Tanıklık etme çabasıyla hem o günün kaydını tutuyor hem de bazen minik bir kaldırım taşında, bazen dümdüz formları ve yüzeyleriyle yıkılması imkânsız binalarda kendini açık eden Berlin’in geçmişini anlatıyor. Bunu yaparken sadece gördüğünü sorgulamıyor, “varlığı gözle görülemeyen ağırlıkları” hissedebilmek, “fısıltıları” dinleyebilmek için çabalıyor. Yani bu yolculukta gözleri kadar diğer duyularını da işin içine katıyor, onlara güveniyor ve izini sürüyor:

“Görebildiğiniz şeyler vardır, bir de sadece hissettiğiniz, varlığını başka yollardan, kafanızın içindeki bir fısıltı veya kemiklerinizdeki bir ağırlık gibi algıladığınız şeyler.”4

Kristy Bell, Dip Akıntıları,
İngilizceden çev. Yasemin Çongar
(İstanbul: Siren Yayınları, Ağustos 2024), fotoğraf: Dilara Ulu

Su Sızıntısı

Önce evine kulak veriyor Kristy Bell, beklenmedik bir su sızıntısına:

“Mutfağımın zeminindeki sızan su birikintisiyle karşılaşmamdan hemen sonraki günlerde, olup bitenlerin bana evliliğimin durumuyla ilgili bir mesaj verdiğine inanıyordum. Bir bakıma, krizin patlak vermesini sağladığı için eve müteşekkir hissediyordum kendimi; beni yakından bakmaya ve içinde bulunduğum durumu kavramaya zorladığı için.”5

Su sızıntısı hikâyesi hafızamda çok çok gerilere attığım bir anıyı harekete geçirdi: Evin sessiz bir uyarıyla verdiği bir ölüm haberi. Anneannemin babası Hacı Dede son yıllarını anneannemlerin evinin arka odasında geçirdi. Hatırlıyorum, şakaya düşkün ve enerjisi yüksek olan Hacı Dede’nin hayatı düştükten sonra hızla değişti. Yatağa bağlılığı artarken neşesi de giderek yok oldu, suskunlaştı. Bir geceyarısı sessiz sedasız bizlere veda edecekken, evdeki su borularının o tuhaf sesi anneannemi uyandırmış. Hemen koşup babasının yanına gitmiş. O anda Hacı Dede son nefesini vermek üzereymiş. Anneannem bu hikâyeyi zaman zaman anlatır bize; su borularından duyduğu ses evin verdiği bir işaret, mesajdı ona göre. Bu hikâyeden çok etkilendiğimi hatırlıyorum, o zamandan bu zamana evdeki seslere daha fazla kulak kabartır oldum.

Bu anıyla birlikte ister istemez kendimi anneannemin evinde dolaşırken buldum. Kapıları kalabalık buluşmalara, misafirlere açılan salon; birilerinin sürekli top sürdüğü ince uzun koridor; çok da karanlık olmayan karanlık oda; en çok yalnızken vakit geçirdiğim televizyonlu oda ve kuzenlerimle karavancılık** oynadığımız balkonlu oda. 1960’larda anneannemler evi inşa etmeye başladığında geniş boş düzlükler, bostanlarla çevriliymiş etraf. Annem de böyle anlatıyor. Hatta binanın hemen yanındaki yemyeşil arsada çekilmiş bir fotoğrafı bile var. Ama inanması güç. Şimdi onca sıkışıklığın arasından topografyayı anlamak, o günü hayal etmek hiç kolay değil.

2010’lara geldiğimizde kentsel dönüşüm furyasından anneannemlerin evi de nasibini aldı. Kısa bir süreliğine yan binaya kiracı oldular. Anneannem evinden ancak bu kadar uzaklaşabildi. Bina aynı toprağın üzerine inşa edilmiş olsa da ev bazı karakteristik özelliklerini kaybetti. Mutfakla karanlık odayı birbirinden ayıran iç duvarda küçük bir pencere bulunurdu. Bu pencere sayesinde karanlık oda o kadar da karanlık olmazdı. Kuzenlerimle bu odada oynarken sofra hazır olduğunda bizi bu ufak pencereye tıklatarak çağırırlardı. Mutfaktaki küçük balkonun salona açılan bir kapısı vardı; zaman zaman balkonu genişletmek için kullanılırdı, zaman zaman da televizyona bakmak için. Salonun buzlu cam ve beyaz pervaz ahşaptan oluşan ikili geniş kapısı uzun koridorda maç yapanların kalesi olurdu. Koridordaki kahverengi ahşap portmantonun eklentisi ise iki duvarı birleştirir, anneannemin türlü türlü objelerini sergilerdi. Ama bu objeler de sık sık koridordaki toplardan nasibini alırdı. Eski evin bazı görüntüleri şimdi fotoğraflarda, bazıları hafızalarımızda saklı. Ama belki bazı anlar da balkon penceresinin önündeki ağaçta, arka taraftaki minik bahçenin toprağında ya da hâlâ dönüşmemiş olan karşı kaldırımdaki binalarda sessizce varlığını sürdürüyordur.

Kristy Bell, Britanyalı T.C. Lethbridge’in “Taş Bandı Teorisi”nden bahseder.6 Bu teoriye göre, bazı anlar nesnelerin etrafındaki “enerji alanları”nda kendisine yer bulur, orada saklı kalır ve bir gün bu enerji tekrar açığa çıkabilir. Bell, Lethbridge’in öne sürdüğü travmatik olayların bıraktığı izlerin taşa toprağa tesir ettiği savının peşinden gider. Yok olan binaların da bir şekilde gerisinde hep bir enerji –mimarların deyimiyle “gri enerji”7– bıraktığını ileri sürer. Yıkılan bir yapının yerine yenisi inşa edilirken bu enerjinin korunabilmesinin ya da kullanılmasının, mekânın tarihi ya da kişisel kendi içkin koşullarının projeye dahil edilmesiyle mümkün olabileceğini savunur ve Berlin’deki Sauerbruch-Hutton imzalı GSW Merkez Yönetim Binası’nı örnek vererek bu yapının mimarlarının tasarım kararlarını nasıl aldığını aktarır: “Buluntu mekâna olumlu bir yaklaşım geliştirerek çalışmak istedik. Kurallar ve düzenlemeler getiren idealist bir strateji yerine verili durumdan yola çıkarak düşündük.”8 İstanbul’da yıkılıp yeniden inşa edilen binalarda bu “gri enerji”ye ne kadar dikkat ediyorlar emin değilim. Genelleme yapmak istemem; ancak neredeyse birbirinin kopyası, sokaktan kopuk, kutu kutu yükselen binaları gördükçe mimarların bu enerjiden bihaber olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. 

Anneannemlerin evinin önündeki kaldırımında kuzenlerimle bisiklet sürüyorum. Yıl 1996 ya da 97 olmalı, fotoğrafı kim çekti hatırlamıyorum. Kameraya bakan benim. Arkadaki binada çiçekli saksılarla süslü, sepetin sarktığı pencere anneannemlerin balkonu. Bu fotoğrafı görünce fark ettim ki sokak hatırladığımdan daha yeşilmiş.

(Dilara Ulu arşivi)

Bu metni yazarken öğreniyorum ki birkaç yıldır yaşadığım canım apartmanım da yakın bir zamanda kentsel dönüşüme girecek. Güneşli Apartmanı. Apartmanın ismi giriş kapısındaki detaydan mı kaynaklanıyor, yoksa bu detay mı apartmanın isminin Güneşli olmasına sebep emin değilim. Genellikle bulutların ya da dağların arasından doğan güneş bizim apartmanın siyah kapısından doğuyor. Köşeleri yumuşak dönen cumbaları, yüzeyindeki dokusundan kolayca hissedilebilen sıvası, her bir pencereyi çerçeveleyen yeşil boyanın oluşturduğu ritim ve limonlu bir dondurmayı andıran rengiyle tüm duyularınızı harekete geçirebilecek bir apartman. Önündeki çelimsiz çınar ağacı, dikkat kedi-köpek çıkabilir tabelası ve yeşil-mavi boyalı üç katlı kedi eviyle bana göre sıra evler arasında dikkat çekici olanlardan.

Haberi duyduğumdan beri yaşadığım evin karakteristik özelliklerini bulmaya çalışıyorum. Yüksek tavanlar, geniş ve uzun kapılar, sarı-turuncu eski parkeler. Sanırım hepsi yok olacak. Ama anladım ki bu evde beni en çok ilgilendiren, pencerelerimden içeri giren görüntü ve şehrin sesi; bir de komşum Sami Bey. Evinden evime yayılan üflemeli çalgısının tınısı ve anlattığı birbirinden “enteresan” hikâyeleri. Salonumun penceresi geniş bir caddeye açılıyor. Kelimenin tam anlamıyla sokakla iç içeyim. Karşı kafedeki muhabbetler, köpekleriyle gezintiye çıkanlar, pinekleyen, koşan, kavga eden kediler, apartmanlarından bir an için çöp atmaya çıkan pijamalılar. Hepsinin sesi, gölgesi benim salonumda. Bir de yazın karşı parkta basket oynayan çocukların coşkusu. Arka pencerem ise yaprakların, martıların, kargaların, vapurların sesleriyle dolu; burası kocaman bir incir ağacına bakıyor. Cemrenin toprağa düşmesiyle büyümeye başlayan incir ağacının yaprakları benim için perdemi sonuna kadar açıp oturacağım günlerin yakın olduğunun habercisi. O zaman sınırlar aşılıyor, gökyüzü ve incir ağacı da evim olmaya başlıyor. Şimdi kendime şu soruyu sormadan duramıyorum: Peki bina yıkılınca arka bahçedeki bu incir ağacına ne olacak? Onun hafızası nereye gidecek?

Güneşli Apartmanı’nın kapı detayı, fotoğraf: Dilara Ulu

* Eğer kitabın içine girmek konusunda siz de benim gibi zorlanırsanız şiddetle sabırlı olmanızı ve pes etmemenizi öneririm; bitirdiğinizde “İyi ki okudum” diyeceğinize eminim.

** Karavancılık oyunu: En az iki kişiyle oynanır; biri şoför, diğeri muavin olur. Yuvarlak olan herhangi bir şey direksiyon niyetine kullanılabilir. Şoför karavanı sürer, muavin ise rotayı belirler. Yolda durulur, yeni yolcular alınır. Sonra macera başlar. Çetrefil yollardan geçilir; yağmur, fırtına, kar gibi türlü hava koşullarıyla başa çıkılır. Arada molalar verilir, bazen gerçek bazen hayali sandviçler yenir.

1. Kristy Bell, Dip Akıntıları, İngilizceden çev. Yasemin Çongar (İstanbul: Siren Yayınları, Ağustos 2024), 10.

2. Age, 161.

3. Age, 5.

4. Age, 6.

5. Age, 170.

6. Age, 163.

7. Age, 232.

8. Age, 234.

Berlin, Dilara Ulu, edebiyat, hafıza, kent, Kirsty Bell, kitap, şehir