Bu Bir Çizgi Değildir:
Kıyı Çizgilerinin Karanlık Gezegeni

Kelimeler ve şeylerin dünyalarını zihninde bir kere çakıştıran kişi bir daha asla geriye dönemez. Benim de kıyı çizgileri hakkında kavranabilecek şeyleri kelimelere sığdırmam için kıyılar ve diğer her şey arasındaki bağları önce alaşağı etmem, sonra yeniden kurmam gerekti. Kıyıları belirleyen hatları takip ederek insanlar ve insan olmayan diğer şeylerin faillikleri ile örülen bir ekoloji çıkarmak niyetindeydim.1

Bu yazı bundan iki, hatta üç sene önce doktora tezimi yazmaya çalıştığım hararetli ve ıstıraplı dönemlerde bir kenara not ettiğim parçalardan oluşuyor. Sonra dayanamayıp, araştırmanın giderek birbirinden farklılaşan biçimlerine –ki kimi bölümler gayet uslu, akılcı ve açıklayıcı; kimileri biraz karanlık, anlaması güç ve kişisel; kimleri bir sözlük soğukluğunda veya kimileri sadece görsel anlatılardan oluşuyor– aldırış etmeden birkaç sayfalık bölümü sırf böylesi bir “kıyı çizgileri arkeolojisi” ve biraz daha fazlası için de ayırabilmiştim.2

Bu Bir Çizgi Değildir

Kıyı çizgilerinin ekolojisinin her şeyi bir anda düşünmeye meyilli kişiler için rahatlatıcı bir özelliği var: içerisine “her şeyin teorisini” sığdırabilirsiniz. Yerleşimler ve kentleşme, projeler, altyapılar, ticaret ağları, güç peyzajları, su habitatları, jeopolitik durumlar, denizcilik, lojistik sistemler, emek örgütlenmeleri, keşifler, haritalar veya en basitinden su kıyısı manzaraları… Ben de İstanbul’un kentsel coğrafyası ve tarihinin oluşumu içerisinde bu dünyalara ait elemanlardan oluşan bir çeşit sözlükçe oluşturmuştum. Böylelikle kıyı çizgileri alışageldiğimiz görüntülerinin ardında insanın dünyada “var olma” durumlarına değebiliyordu.

Kıyı çizgileri ilişkisel coğrafyaları, su ve karanın arasında kalanları ve bu iki dünya arasında pek de sabit olmayan akışlarla şekillenen peyzajları, mekânları, coğrafyaları çevreliyordu. Bu durumlar hem bütün gezegene dair bir durumla –mesela “iklim”– hem de yanına gidip şöylece bakadurduğunuz bir “an” ile ilgili olabiliyor. Yine de niyetim her şeyin teorisini bu cılız çizgiye yüklemek değil. Kelimeler ve çizgiler arasındaki dünyayı bir kez karıştırdıktan sonra, geriye bu hatları takip etmek dışında yapacak çok az şey kalıyor.

Bu bir çizgi

---

değildir

Bir şeyin “hattını çizmek” (İngilizce delineation), bir şeyin çeperini tanımlamak veya bir düşünceyi kavramak anlamında kullanılıyor. Şimdi bu satıra kadar okumaya devam edenlerin bir çizgiyi düşünmesini dilerim. Bu grafik bir çizgi olabilir. Elinizle bir kâğıda çizdiğiniz bir çizgi veya hayal ettiğiniz bir tanesi. O bir çizgi değildir. Ne yapacağımı tam bilemediğim o ilk zamanlarda masa başında oturmuş, boş sayfalara karman çorman diyagramlar çizerken bir noktada İstanbul’un kıyı çizgisini kabaca çizip, altına da böyle yazmıştım. “Bu bir çizgi değildir” tezin ön başlığını belirleyen ve sonrasında sayısız temrinlerle bir çeşit düşünce biçimine dönüşen bir cümle oldu. Temsil edilen, kavranan ve maddileşen mekânsal şeylerin gerçek varlığını sorgulayan bu motto, pipoya atfen yazılmıştı. Bunun son derece mimari bir refleks olduğunu sonradan anlayacaktım.

Böylesi inzivalarda “hakikatin kalbine” –bunu kendime yönelik yakıcı bir kinayeyle söylüyorum– doğru dünyadan kopan pek çok yolculuk yapmak için bolca zamanınız olur. “Neyi bilebiliriz?” gibi fazlasıyla temel sorular sormaya başlarsınız. O dönem ben de böylesi sorularla meşgulken araştırmaya kıyı çizgilerini çizerek ve “Bu bir çizgi değildir” diye başlamak içimi çok rahatlatmıştı. Böylelikle kentle ilgili tonla görsel mesaj ileten tüm araçlara, algılara ve deneyimlere baştan bir şüpheyle yaklaşmamı sağlayan bir önermem olmuştu. Artık İstanbul kıyısının insan eliyle şekillendirilmesine, kentsel coğrafyaya ve tarihe istediğim kadar bulaşabilir, bulaştığım konuların mecburi boşluklarıyla kalmasını çizgi olmayan çizgilerin açık uçlu ve hatta bilinemez tabiatına yorabilirdim.

“Bu bir çizgi değildir”in ilk grafik anlatımı, İstanbul’u da çizmiş bulunuyor.
(Yazar tarafından üretildi.) 

Kıyı, Kesik

“Kıyı” kelime olarak Türkçe “kıdığ”dan geliyor. Sınır, kenar anlamında; kesmek, kırmak anlamındaki “kıd-” kökünden türemiş. Etimolojik sözlüğe göre, Uygurca İyi ve Kötü Prens Öyküsü’nde “Taluy ögüzke kıdığına tegürdi” (Okyanus ırmağının kıyısına vardılar) şeklinde kullanılmış.3 Kâşiflerin nadiren rastladığı bu devasa su kütlesini yani okyanusu ırmak kıyısına benzettiği o an dünyanın çevresini saran o sınırsız deniz için yeni bir kelime bulamamışlar demek ki. 

İngilizce cut kelimesinin ise Kuzey Avrupa dillerinden aldığı mirasın aynı “kıd-” ile bağlantılı olduğunu okumuştum. Yani kıyıda bir şeyler kesiliyor, sınırlanıyor, bıçakla bölünüyor. Su kıyısı. Kent kıyısı. Deniz kıyısı. Sınırın kıyısı. Bu sayede merkezde olanlar ve kıyıda olanlar ayrılıyor. Yaşamın kıyısındakiler var mesela, bir de merkezindekiler. Kıyıdakiler karanın içlerindekilerden hep başkalaşmış. Bir kara kenti ile liman kenti bir olur mu? Demek istediğim, kıyı dediğimiz şey, kara ile suyun, sabit ile akışkanın, kuru ile yaş dünyaların arasında bir hat ve buradaki her şey diğer coğrafyalardan biraz farklı.

“Hat” Arapça hem çizmek hem yazmak demek.4 Hatlar da bereketli sözcükler. Şehir hatları var mesela. Boru hatları. Hat sanatı. Hatlar bir şeyleri üzerinde akıtan vektörler aynı zamanda. Yollar, akışlar. Elektrik hatları. Üzerinde cereyanlar. Hat hem çizgi, hem yazı, hem bir şeyin aktığı yol demek yani. Kıyı çizgileri ve “hatlar” üzerine oluşturmaya çalıştığım dil, çizgiler ve kelimelerden olduğu kadar yerlerden, mekândan ve burada “cereyan eden” olaylardan oluşuyor.

Dünyanın bilinen ilk kıyı çizgisi haritası, harita: Giuseppe Anziani,
Archetypes of Inhabiting Water, 1998

İlk Kıyı Çizgisi

Doksanlı yıllarda yapılmış bir antik su yapıları konferansının bildirileri arasında yer alan bir makalede, araştırmam boyunca karşıma çıkan en eski bulguya rastlamıştım. Giuseppe Anziani, suya yerleşmenin arketiplerinden (Archetypes of Inhabiting Water, 1998) bahsettiği makalesinin içine iliştirdiği bu çizimde dünyanın bilinen ilk su kıyısı haritasını tanıtıyordu. Bundan on beş bin yıl önce Ukrayna’daki Meziric [Mezhyrich-Межиріч] yerleşiminde bulunmuş bir kemiğin üzerine çentilmiş izlerdi bunlar. Meziric köyü, Dinyeper Nehri’ne bağlanan Rosava’nın kıyısında, 1965 yılında bir çiftçinin tesadüfen bulduğu mamuta ait çene kemiğiyle keşfedilmiş. Dünyadaki en eski insan yerleşimlerinden biri. Tarih ölçeğini ayarlamak adına not etmek gerekirse, on beş bin yıl öncesi geç Taş Devri’ne tekabül ediyor ve bu yıllar tarihe domuzun evcilleştirildiği tahmini yıllar olarak geçiyor.5 Göbeklitepe’nin tahmin edilen ilk katmanının oluşumundan bir beş bin yıl kadar evveldeyiz. Yine, bir teoriye göre, Akdeniz’in sularının yükselip bin gün içinde Karadeniz’e doğru akarak İstanbul Boğazı’nı oluşturmasının ise üç bin yıl kadar öncesindeyiz ki bu olay, içinde yaşadığımız şehrin kıyı çizgilerini değiştiren en radikal doğa olayıydı. 

Meziric’e dönersek, o devirde mamutlar avlanarak bir şekilde insanlara aş, kıyafet, barınak olurken, bu yamru yumru kemik parçası da üzerinde çentilmiş paralel çizgilerle o zamanın kent haritası diyebileceğimiz çizim oluşturmuş. Üzerinde nehir kıyısındaki yerleşim için bir çeşit plan okunuyor. Planın aşağısında karadan ayrılan dünyasıyla nehrin kıyı çizgileri ve suyun akış yönleri çizilmiş. Bu esnada biraz araştırınca “çizgi” kelimesinin kökünün (çiz, cız, çız) eski kullanımda anlam olarak “çent-mek”ten geldiğini öğreniyorum.6 Sivri bir uçla çentmek, nakşetmek; yani bir şeyi çizmek onu maddi bir yere işlemek demek. Tarih içinde yazının icadının günümüzden beş-altı bin yıl evvel olduğunu hatırlarsak, bu harita kartografinin ve kıyı çizgilerinin yazıdan en az on bin yıl daha yaşlı olduğunu gösteriyor: Yani kelimelerden evvel kıyı çizgileri vardı. 

Strabon’un dünya haritası,
kaynak: Wikimedia Commons

Hâkimiyet, Bilinmezlik ve Coğrafya

Strabon ise iki bin yıl evvel Geographica’da coğrafyanın “karalardan çok onların çeperini belirleyen denizlerden yana” şekillendiğini söyleyerek o güne dek bildiği dünyanın haritasını çizmişti.7 Bu fikir Amasya’nın sırtlarında gezerken aklına gelmiş olmalı. Karadeniz, Marmara ve Ege denizinin dünyanın geri kalanından daha kıvrımlı –bir nevi daha yüksek çözünürlüklü– resmedildiği bu eğri büğrü dünya haritasında Akdeniz, Nil Nehri, Mezopotamya gibi medeniyet beşiklerine, oradan doğuda Hindistan’a kadar uzayan bir coğrafya, Ganj ve Indus nehir havzalarına kadar genişliyordu. Himalayalar bir çeşit karasal hat olarak Anadolu’da Toroslar’a kadar uzanarak dünyayı Kuzey ve Güney arasında ortadan ikiye bölüyordu. Akdeniz o dönem Mare Internum yani iç deniz ve Karadeniz de Euxine olarak isimlendirilmişti. 

Roma İmparatorluğu’nun kendisini merkeze alarak çizilen bu harita dünyanın çiziminin gücün coğrafyadaki dağılımıyla doğru orantılı olduğunu bu eğri büğrü çizgilerle kanıtlıyor. Roma kıyıları kıvrımlarıyla yüksek detayda ince ince işlenmişken hâkimiyet alanının dışında kalan denizler ve okyanuslar giderek düzleşiyor, soyut bir diyagrama dönüşüyordu. Bu yamru yumru dünya haritası bildiğiniz ve hâkim olduğunuz kıyıları kıvrımlı, uzak ve bilinmez yerleri kabaca çizdiği için, haritanın çizgileriyle hâkimiyetin coğrafi dağılımını birbirine göbekten bağlar. Coğrafya, bilinmez olanı bilinir kılma yönünde ilerleyen bir çeşit hâkimiyet makinesi olarak tanımlanmıştır. Kıyı çizgisiyle çizilen dünya haritasında da hâkim olmak incelmeyi, detaylanmayı ve hassaslaşmayı getirirken, bilinmezlik dünyayı bile büker, bir fasulye tanesine indirger.

Braudel’in keşif haritası ve
okyanus akıntıları 

Dünyanın Keşfi ve Balina Avcılığı

Fernand Braudel medeniyeti Akdeniz’deki liman coğrafyasından Atlantik Okyanusu’ndaki keşiflere götüren ilk adımın çoğumuzun bildiği Portekizli denizcilerin keşif duygusundan biraz fazlası olduğunu yazmıştı.8 Okyanus akıntılarının peşine düşmek hiç de öyle kolay ve güvenli bir yolculuk değildi. Atlantik’i Amerika’dan Cebelitarık’a çaprazlama ikiye bölen okyanus akıntıları ve mevsimlerini keşfetmek yıllar almıştı. Ona göre bu maceralar yalnızca keşfetmek için değil daha temel bir hayatta kalma dürtüsüyle yapılmıştı. Bu akıntıları keşfetmek için kâşifler aynı rotaları kullanan balinaları takip etmiş, büyük balinaların peşinden gitmişlerdi; yani Amerika’nın Ümit Burnu’nun keşfi balina avcılığıyla birlikte düşünülmeliydi. İnsan (kâşifler) ve insan olmayanların (balina, akıntılar, kıyılar) birbirine dolanık [entangled] bu keşif hikâyesinde gezegen üzerindeki insan izinin karanlık doğası da apaçık görünüyordu. 

National Geographic’in
yeni Arktik haritasında eriyen buzullar
ve yeni liman rotaları

Dünyaya Tepeden Bakmak: Buzul Sınırlarının Gerilimi

National Geographic dergisinin Eylül 2019 sayısı Arktik varlık olarak nitelendirdiği Kuzey Denizi ve çevresindeki buzulların güncel haritalarını yayımladı. Kuzey Buz Denizi’nde dünyanın artan sıcaklığı ve iklim değişimiyle eriyen buzul katmanının açtığı yeni su yolları, kanallar ve bataklıklar üzerinde kopan kıyametten haberdarız. Bir taraftan yok olan yaşam alanları için kutup ayıları belgesellerin başrolündeyken, bundan daha az görünür kılınan hâliyle hükümetlerin paylaşamadığı bir kaynak peyzajına dönüşüyor kutup bölgesi.

Dergide bir dizi kutup bölgesi haritası yayımlandı. Bu haritaların içinde “yeni soğuk savaş” olarak tanımlanan gerilimin haritasında Rusya’nın dünyanın en büyük buz kırıcı filosuna sahip ülkesi olarak bölgedeki baskın güç olduğu açıkça belirtiliyordu. Arktik bölgenin siyasal haritasını gösteren bir diğer çizim ise eriyen buzullarla trilyonlarca kaynak fırsatının, petrol yataklarının açığa çıktığı bölgeyi apaçık bir hedef olarak gösteriyordu. Rusya’nın sınırından, hak iddia edilen bölgelere, yani Norveç, Danimarka, Kanada, Alaska üzerinden ABD’nin uzandığı bölgelere kadar yapboz parçasına dönüşen bu harita her sene değişen buzul kütlesiyle birlikte ülke sınırlarını güncelliyor. Dünyaya tepeden yani kutuplardan bakarak çizilen bu haritalar her geçen sene güncelleniyor. Beşeri ve doğal süreçlerin iç içe geçtiği iklim değişikliği gibi böylesi bir durum, gezegenin karanlık yüzünde yeni haritalar doğuruyor.

Yedinci Kıta’nın çöp adası,
kaynak:
Arkas News

Çöp Adasının Kıyı Çizgisi ve Haddini Aşmak

Geçen seneki İstanbul Bienali’nin konusu olan Yedinci Kıta’nın okyanuslardan epey uzakta yaşayan İstanbullulara söylediği şey çok netti: Çöpleriniz tüm dünyalılarla birlikte sizden binlerce kilometre uzakta okyanus ortasında adalar oluşturacak kadar fazla. Bu, gezegen üzerinde artık uzak-yakın kalmadığını ve gezegene dair bir ortaklık etiğinin oluşturulduğu son yılların en alarm verici bulgularından biriydi. Birçok haddinin aşıldığı bir devre girildi. İngiltere büyüklüğünde bu çöp adaları bir önceki bölümde Arktik’teki petrol arayışının dolaylı sonuç ürünü olarak yeni kıyı çizgileri oluşturuyor. Petrolün maddi akışını kaba bir diyagrama dökseydik şöyle bir tablo çıkardı karşımıza: Bir yanda buzlar erirken, yeni deniz yataklarında bulunan petrol işleniyor, plastiğe dönüşüyor, tüketiliyor ve çöp olarak yeniden sulara geri dönüyor. Plastik çöp yığınları yüzyıllar önce avlamak üzere peşine düşülen balinaların –veya torunlarının– bugün midelerinden toplanıyor (İnsanlık bu noktada alkışlar içinde sahneden iner ve karanlık).

Kıyı çizgileri bütünüyle doğal denemeyecek kadar beşeri, beşeri denemeyecek kadar doğal hatlar. Bruno Latour’un quasi-object dediği, nesnemsi şeyler; yani çok çeşitli faillikler barındıran, insanlar ile insan olmayanların birbirine dolanık ekolojilerini ortaya çıkaran kartografiler. Kıyı çizgileri biz beşerlerin kendini gezegenin karanlık yüzünde nasıl konumlandırdığıyla göbekten bağlı. Teknolojik ilerleme ve aydınlığa boğulan yüzyılları kapatırken doğanın kullanımı karşısında insanın hayatta kalma arayışı nasıl dengelenecek? Bu herhalde önümüzdeki yüzyılın sorularından biri. “Bu bir çizgi değildir” dedikten sonra çizgilerin belirlediği bu hatlar bizi nerelere götürüyor, hangi coğrafyaları sınırlıyor, nereleri aydınlatıyor gibi soruların cevapları da dünyanın bütün kıyı çizgileri kadar uzun olmalı.

Not: Doktora tezi “Bu Bir Çizgi Değildir: İstanbul Kıyısının Eleştirel Hatlarının Çizimi” [This is Not a Line: Critical Delineation of the Coastline in Istanbul] başlığıyla Temmuz 2019’da tamamlandı. YÖK veri tabanındaki bitlerde ve yazarın giderek bulanıklaşan zihninde erişime açık. Kıyı çizgileri ve ekolojileri hakkında araştırmasını thisisnotaline’da biriktirmeye devam ediyor.

1. Burada ekolojiyi genişletilmiş anlamıyla hem temsili ve maddesel, hem doğal ve beşeri, etik ve estetik, politik ve toplumsal dünyaların kesişiminde, bütüncül bir alana atfen kullanıyorum.

2. Doktora tezi “This is not a line: Critical delineation of the coastline in Istanbul” başlığıyla İTÜ’de yazıldı. Tezi sabırla ve büyük bir içgörüyle okuyan hocalarıma ve arkadaşlara tüm katkıları için özel teşekkürlerimi her zaman iletmek isterim.

3. Etimoloji Sözlüğü’nde “kıyı”.

4. Nişanyan Sözlük’te “hat”.

5. Wikipedia: Timeline of human prehistory

6. Nişanyan Sözlük: “çizgi”.

7. Wikipedia: “Strabo”. 

8. F. Braudel, Civilization and Capitalism, 15th-18th Century, Vol. I: The Structure of Everyday Life, University of California Press, 1992. 

çizgi, çizmek, Gökçen Erkılıç, harita, kıyı