Araştırmaların Çift Yönlü Kullanımı
Şu günlerde gündemde olan iki filmden birisi, Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ı. Filmi izlemek, beni zaten uzun süredir aklımı kurcalayan bilim ve etik ilişkisi hakkında daha da düşünmeye itti. Öncelikle şunu belirteyim ki bu yazı bir film eleştirisi değil. Film hakkında söyleyebileceğim birkaç şey kısaca şöyle: İzlemeye değer bir film. Her ne kadar, İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran atom bombasının yapım hikâyesini ele almış olsa da bilimden çok olayın politik yönüne eğildiğini söylemek yanlış olmaz. Filmin geçtiği Manhattan Projesi ve sonrası dönemdeki McCarthycilik diye bilinen cadı avının benzer örneklerini aynı yıllarda Türkiye’de de yaşamışız zaten. Hatta benzerlerini bir döngü hâlinde hep yaşıyoruz. Bahsetmek istediğim, konunun politik yönü de değil. Bu yazıda öncelikle Manhattan Projesi’nden hareketle bilim insanlarının ahlaki ve etik sorumluluklarını ele alacağım.
Manhattan Projesi
İkinci Dünya Savaşı henüz başlamadan, 1938 yılının sonlarında Berlin’deki Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü’nden iki fizikçi Otto Hahn ve Fritz Strassmann, uranyumdan nükleer fisyonu (ayrışma) gerçekleştirebildiklerini açıkladı. Nükleer fisyon, uranyum atomunun bir nötronla çarpıştırılması sonucu baryum ve kripton adı verilen iki ya da daha fazla parçacığa ayrılmasıdır. Bu süreçte nötron parçacıkları, gama ışınları ve kinetik enerji ortaya çıkarır. Bu bilimsel gelişme kısa sürede ABD’de de duyuldu. Haberi alan tüm fizikçilerin endişesi, bu reaksiyonun bir zincir reaksiyon şeklinde gerçekleştirilebileceği ve Nazi Almanya’sının bu teknikle yapacağı bir bombayla ABD’ye saldıracağıydı. 1939 yılında, fizikçi Leό Szilárd taslağını kaleme aldığı mektubu Albert Einstein’a ulaştırdı ve onun imzasıyla dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’e gönderdiler. İşte bu mektup, ABD’nin ve daha sonra Birleşik Krallık’tan bilim insanlarının da katkısıyla, nükleer bir bomba geliştirme amacı olan Manhattan Projesi’nin başlatılmasında etkili oldu.1
Manhattan Projesi’nin resmi başlangıç tarihi olan 13 Ağustos 1942’ye kadar farklı Amerikan üniversitelerinde fizikçiler bu konuda deneyler yaptı. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Ernest Lawrence, siklotron adı verilen vakum içerisinde bir manyetik alan oluşturarak atom parçacıklarını 25.000 mil/saniye hızlarda çarpıştırabilen bir cihaz geliştirdi. Bu sırada Enrico Fermi, Leό Szilárd, Walter Zinn ve Herbert Anderson’dan oluşan başka bir ekip, Columbia Üniversitesi’nde fisyondan kaynaklanan nötron emisyonunu ölçmek için deneyler yaptı. En nihayetinde 1942’nin Aralık ayında, Chicago Üniversitesi’nde ilk zincirleme reaksiyonu (Chicago Pile-1) gerçekleştirildi.
Bir fizikçi olan J. Robert Oppenheimer bu projenin başından itibaren yöneticisi olarak çalıştı. Proje için New Mexico eyaletindeki Los Alamos’ta bir laboratuvar kuruldu. Hanford’dan plütonyum, Oak Ridge’den zenginleştirilmiş uranyum buraya getirildi. Manhattan Projesi’yle ilişkili farklı üretim alanları ve laboratuvarlar var ve tarihçiler ABD’de neredeyse yarım milyon insanın atom bombası geliştirmek için çalıştığını değerlendiriyor.2
İnanılmaz büyüklükte bir para ve insan gücünün seferber edildiği bir projeden bahsediyoruz. Filmi izleyenlerin yanı sıra konuyu farklı kaynaklardan veya belgesellerden öğrenmek isteyenlerin fark edeceği bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu projede yer alan fizikçiler, alanında dünyanın en iyileri ve çok zeki insanlardı. Bu bilim insanlarının bir kısmının Yahudi kökenli olduğunu, doğup büyüdükleri ülkeden sürgün edildiklerini ve ABD'ye daha sadece birkaç yıl önce göç ettiklerini göz önünde bulundurmalıyız; yani Avrupa'da yaşanan siyasi gelişmeleri ve savaşın ne anlama geldiğini son derece iyi biliyor ve yakından takip ediyor olmalılar. Bir atom bombası projesinde yer almalarının kendi içindeki mantığı ise Nazi Almanya’sının bunu daha önce gerçekleştirebileceği ve ABD’yi bombalayabileceği endişesinden kaynaklanıyor. Eğer ABD bu teknolojiyi önce geliştirirse, savaşı sonlandırma fırsatını elde edebilirdi. Projede belli bir aşamaya geldiklerinde, Almanya’nın nükleer bir bomba yapacak gelişmelerden uzak olduğunun farkına varıyorlar. İşte, bunca insan arasında sadece Polonyalı Yahudi bir fizikçi olan Joseph Rotblat geri çekiliyor. Savaş sonrasında da, nükleer silahsızlanma için çalışmalar yürüttüğü Pugwash ile birlikte 1995 yılında Nobel Barış Ödülü aldı.
Savaşı daha kısa sürede sonlandırmak ve yaşadıkları ülkelerin galip gelmesi, projede yer alanların temel motivasyonu olmalı. Belki de böyle bir bombanın kullanılmasıyla birkaç yıl daha sürecek bir savaştakinden daha az ölüme yol açılabileceğine inanmışlardı. Ayrıca, toplumsal ve politik etkisini düşünmeden, önemli bir buluşu yapan bir ekibin parçası olma arzusu da bunda rol oynamış olabilir. Peki bu, dünyanın uzak bir yerinde çoğunluğu siviller olan çeyrek milyona yakın insanın ölmesini ve sonraki yüz binlerin de dolaylı olarak radyasyondan etkilenip acı çekmesini meşrulaştırır mı?
Fizikten Biyolojiye: Araştırmaların Çift Yönlü Kullanımı
Manhattan Projesi popüler bir örnek. Aynı nükleer fisyondan çıkan enerjinin elektrik üretmek için kullanılması (her ne kadar ciddi riskleri ve çevreye kalıcı etkileri olsa da) iyi bir seçenek olarak düşünülebilir. Fizik üzerinden gidecek olursak, diğer bir örnek, bugün tıp doktorlarının teşhis ve tedavide, ameliyatlarda kullandıkları röntgen ya da manyetik rezonans tomografisi gibi tıbbi görüntüleme teknikleri. Tüm bunlar fizik disiplininden gelen araştırma ve geliştirmenin ürünleri ve faydalı kullanım alanları.
İyi kullanım alanları ve riskler arasındaki ayrım, bazen atom bombasının geliştirilmesinde olduğu kadar açık değil. Avusturyalı bilim insanları, farelerde çiçek hastalığına (mousepox) sebep olan virüse interleukin (IL-4) adında bir gen yerleştirecek bir genetik mühendisliği yöntemi geliştirdi ve bulgularını 2001 yılında yayımladılar.3 Amaçladıkları şey, fareleri kısırlaştırıp haşere kontrolü sağlayacak bir fare çiçek virüsü türü geliştirmekti, ancak bu virüs hem sağlıklı hem de çiçek virüsüne dirençli fareleri öldürdü. “Aman canım, fareler ölse bize ne zararı var bunun” diyemeyiz, çünkü çiçek hastalığı en ölümcül hastalıklardan biri ve aynı zamanda tehlikeli bir biyolojik silah. Aşıdan başka bir savunma aracı yok ve bu çalışma aşıyı da etkisiz hâle getiriyordu.
Yine, 2000’lerin başından bir başka habere bakalım. Çocuk felci (polio) genomu çıkarıldıktan sonra, bir grup bilim insanı DNA sentezleme yoluyla fareleri felç eden ve öldüren canlı çocuk felci virüsünün üremesine yol açtı. Amaçları, virüslerin bir tür kimyasal madde olduğunu ve böyle bir tekniğin başarıyla çalıştığını göstermekti. Aynı yöntem terörist gruplar tarafından geliştirilse, devlet destekli belli araştırma kuruluşları dışında ulaşılamayan virüsler, tehlikeli biyolojik silahlara dönüştürülebilir ve kötü amaçlar için sentezlenebilir.
İnsanlık tarihinin en tehlikeli virüslerinden biri de İspanyol gribine yol açtı. 1918-19 yıllarında, Birinci Dünya Savaşı’ndaki can kayıplarından çok daha fazlası İspanyol gribi yüzünden yaşandı. Bu virüs de yakın zamanda moleküler biyologlar tarafından sentezlendi. Amaç, gelecekte gelişecek grip virüslerine karşı koruma sağlamak ve aşı geliştirmede kullanmaktı.
Biyoloji alanında benzer çok örnek var. Belki de en çok tartışılanı, H5N1 kuş gribi virüsünde yaşanan. Bir grup bilim insanı, insanlara en çok benzeyen gelincikler üzerinde yapılan çalışmada kuş gribinin bulaşabilirliğini inceledi. H5N1 bulaşan insanların yaklaşık %60’ı ölse de, kuş gribi insanda insana bulaşmıyordu. İşte bu çalışmada Hollanda ve ABD’deki araştırmacılar, kuş gribinin doğal bir mutasyon yoluyla gelincikler arasında, hava yoluyla kolayca bulaşabileceğini gösterdi. ABD Ulusal Biyogüvenlik Bilim Danışma Kurulu bu çalışmanın kötü amaçlarla tekrar edilmemesi için malzeme ve yöntemlere ilişkin ayrıntıları olmadan yayımlanması kararı aldı. Ancak, kısa bir süre sonra 9 Şubat 2012’de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) çalışmanın olduğu gibi yayımlanmasını tavsiye etti ve böylece Science and Nature gibi prestijli bilim dergilerinde bu şekilde yer aldı.
Manhattan Projesi’nden başlayıp biyolojiye geçtiğimiz tüm bu örnekler bir noktaya işaret ediyor: Neredeyse bilim ve teknolojinin tüm ürünleri iyi ve kötü amaçlar için kullanılabiliyor. Özellikle, kötü kullanımları kitle imha silahları yapımına ya da global ölçekte büyük krizlere yol açacak boyuttaysa, bu araştırmalar “çift kullanımlı araştırma” (double-use research of concern) olarak adlandırılıyor.
Peki Kim, Neye, Nasıl Karar Verecek?
Modern dünyada üniversiteler ve araştırma kuruluşları belli ölçüde hangi konuda ve nasıl bir araştırma yapacaklarını özgürce belirleyebiliyor. Tabii ki, araştırmalara fon sağlayan devlet kurumlarının ve özel kuruluşların belli konularda araştırma yapılması yönünde tercihleri olabilir. Bunun ötesinde, çift kullanım olgusunun ayrı bir sınırlama getirdiğini (ya da getirmesi gerektiğini) görüyoruz. İlk aşamada, bilim insanları muhtemel bir çift yönlü kullanım durumunu değerlendirip konunun etik ve toplumsal boyutunu dikkate almalı. Bir sonraki adımda, meslek örgütleri o alanlardaki en iyi etik uygulamaları ve standartları belirlemeli. Araştırmanın yapılıp yapıl(a)mayacağının ötesinde, deneysel bir çalışmadan bahsediyorsak, laboratuvarda ne tür güvenlik önlemlerinin alınacağı dahi büyük önem taşıyor.
Araştırmacıların ve meslek örgütlerinin üstünde ulusal hükümetler ve uluslararası kuruluşlar da belli ölçüde sorumluluğa sahip. Covid-19 pandemisi sırasında Dünya Sağlık Örgütü’nün bazı standartları belirlediğini ve koordinasyon sağladığını gördük. İşte, Dünya Sağlık Örgütü gibi örgütler çiftli kullanım araştırmaları konusunda da kılavuzlar yayımlıyor.
Birtakım Etik Çelişkiler
Bilimsel çalışmaları düzenleyen aktörler için karar vermek her zaman kolay değil. Devletler, toplumun faydasına olan konularda araştırmaları destekleyebilir ve hatta teşvik edebilir. Diğer yandan, kötü niyetli sonuçları olabilecek çalışmaları yasaklayabilir, kısıtlayabilir ya da desteklemekten kaçınabilirler. Ancak, çift yönlü kullanımı söz konusu olan konularda bu daha da zor. Laissez-faire yaklaşımı bilimsel ilerlemeyi kolaylaştırabilir, ama bir yandan da olası tehlikelerin daha çabuk yayılmasına da sebep olur. Daha kısıtlayıcı tarafta olmak da, bilimsel düşüncenin gelişimini sekteye uğratabilir. Bu çelişki bir yana, dünyada daha totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerden kayda değer bilimsel buluşların çıkmadığını ve bu yüzden böylesi ülkelerden araştırmacıların Batı dünyasına göç ettiğini biliyoruz.
Çift kullanımlı araştırmalar için karar almak, doğası gereği etik bir sorun ve şu üç faktörle ilişkilidir: 1) Araştırmayı yapan aktörlerin ne ölçüde sorumlu olacağı 2) Söz konusu çalışmanın zararlarından kaçınırken ya da risklerini azaltmaya çalışırken faydaların nasıl teşvik edilmesi gerektiğine dair konular (Örneğin bir makale, insalığa faydalı olma şansı yüksek, bir felakete sebep olma ihtimali düşükse yayımlanmalı mıdır?) 3) Değerler ve değerle çatışmasına ait konular (Örneğin bir hükümet, güvenliği sağlama sorumluluğu ile bilimsel gelişmeyi ve özgürlüğü teşvik arasında nasıl bir denge kurmalıdır?)4
Ahlak ve Etik
Türkçede ve Türk kültüründe sanki bu iki kelimeden ahlak daha dini, etik ise seküler bir kavrammış gibi bir kabul var. Aslında ahlak dinle de ilişkili ancak onun çok daha ötesinde. Ahlakı çocukluktan itibaren, profesyonel yaşamın dışında, özel hayatın sınırlarına da giren konularda edindiğimiz davranışlar ve değerler bütünü olarak düşünebiliriz. Etik ise daha profesyonel bir uzmanlık alanı, bir mesleği ilgilendiren davranışlar ve kurallar bütünü. Ahlakın kültürler arasında değişebileceğini biliyoruz. Etik değerler de ulusal, politik, etnik ya da kültürel olarak şekillenebilir; yani toplumlar karşılaştıkları sorunlara göre, hayatta kalmak için kendi değerlerini öncelik sırasına koyabilir ve bazılarından taviz verebilir.
Ahlakın oluşumu ise başlı başına karmaşık bir konu ve gelişimsel psikolojinin alanına giriyor. Empati yeteneği, ahlak ve etiği öğrenmede psiko-kültürel mekanizmaların bir parçası olduğuna işaret ediyor. Arkadaşlıklardan evliliklere ve iş ilişkilerine kadar, ilişkileri saygı, karşılıklı bağımlılık, empati, işbirliği ve müzakereyle sürdürmek çok önemlidir. Tüm bunlar aynı zamanda ahlaki ve etik bakış açısının temellerini oluşturur. Hakkında eleştiriler var olsa da, ahlaki gelişimi konu alan en kapsamlı çalışma, Lawrence Kohlberg’in altı aşamalı ahlak kuramı.5 Bu altı aşama, her birinde iki aşama olan üç grupta toplanıyor: gelenek öncesi, gelenek ve gelenek sonrası.
Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde olduğu gibi birbiriyle iç içe geçmiş, farklı boyutları olan yorumlar söz konusu. Bilimsel kararlar değil, gündelik hayatın içinden da sorunlar dahi hayli karmaşık. Ahlak ve etikten tekrar çiftli kullanım konusuna dönecek olursak, birçok durumda çiftli kullanıma yol açan ya da daha da konunun etik yorumunu karmaşıklaştıran şey ise bir bilim insanının farklı seviyelerde değerleri ve sorumluluklarının olduğu. Bir birey olarak da kendi karakterimizi oluşturan bir değerler bütünü var. Öte yandan iş ve araştırma hayatındaki değerler bütünü ve öncelikler kişisel değerlerimiz ve inançlarımızla her zaman uyumlu değil.
Böylesi uyumsuzluklar bilim insanları arasında çok yaygın. Örneğin kişisel düşünceleri çalıştıkları kurumun duruşuyla çelişebilir ve bilim insanları, ekonomik olarak rahat bir hayat sürmek ya da konumunu korumak için susabilir. Dahası araştırmacının üzerinde politik ya da kültürel baskılar olabilir. Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWS) barışçıl amaçlarla yapılan biyoteknoloji çalışmalarına izin veriyor. Sözgelimi bir ülkenin gizli bir biyolojik silah geliştirme programı var ve bilim insanları, kendi iç değerleri bunun yanlış olduğunu söylese de, o çalışmaları barışçıl araştırmalar olarak gösterebilir.
İşte, inanmadığımız şeyleri yapmak durumunda kalmak, Amerikalı sosyal psikolog Leon Festinger’e göre “bilişsel çelişki”ye (cognitive dissonance) sebep oluyor. Çözüm ise ortadaki tutarsızlığı azaltmaya çalışmak ve rahatsız olmak. Çünkü iç tutarsızlık yaşayan biri psikolojik olarak rahatsız olma eğiliminde ve bu rahatsızlık, bilişsel uyumsuzluğu azaltmak için bir motivasyon sağlıyor.
Bu yazıda, Oppenheimer’dan yola çıkarak çift kullanımlı araştırmalar konusuna değindik. Yazıda yer verdiğimiz, atom bombasından biyolojik silahlara kadar çeşitlenen örnekler daha gelenekseldi. Etik yönü hâlâ tartışılan otonom araçlar gibi çok daha güncel, yapay zekâ ve veri bilimiyle ilgili uygulamalar da var. Gelecek yazılarda bu tür sorunları daha derinlemesine inceleyeceğim.
1. Einstein ve Szilárd’ın mektubu, kaynak: Wikipedia.
2. Alex Wellerstein, “How many people worked on the Manhattan Project?”, Restricted Data: The Nuclear Secrecy Blog, 1 Kasım 2013 (son erişim tarihi: 6 Ağustos 2023).
3. R.J. Jackson, C.D. Christensen, S. Beaton, D.F. Hall ve I.A. Ramshaw, “Expression of mouse interleukin-4 by a recombinant ectromelia virus overcomes genetic resistance to mousepox”, Journal of Virology 75/3 (2001): 1205–1210.
4. Brian Rappert ve Michael J. Selgelid, On the Dual Uses of Science and Ethics Principles, Practices, and Prospects (Avustralya: ANU Press, 2013).
5. Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim aşamaları, kaynak: Wikipedia.