Müşkülpesent
Sakin Ol ve Bekle Biraz

Akademik hayatımın rutin etkinliklerinden biri hâline gelen liseli öğrencilerle buluştuğum seminerlerden yeni bir tanesini tamamlayıp kaleme aldığım bu yazıda,1 artık sorulduğunda sıkılmaya başladığım yurtdışında eğitim konusunu masaya yatırmaya ve yeni nesle bilmek istedikleri bazı bilgileri hap niyetine sunmaya karar verdim. Bunu yaparken ülkemizin içinden geçtiği ekonomik, siyasi, toplumsal hatta varoluşsal konulara hiç değinmeyeceğim. Her gün farklı medya kanalları üzerinden tekrar edilen mevzular hakkında gereksiz demagoji yaratmak yerine bu serinin tatminsiz teması gereği söz konusu yurtdışı sevdasını bizzat deneyimlemiş ve çatışmalarını içten yanmalı motor gibi yaşamış biri olarak irdelemek ve okurlarla paylaşmak esas amacım olacak.

İkinci Dünya Savaşı sırasında olası hava saldırıları karşısında korku dolu günler geçiren halkını motive etmek için İngiliz hükümeti pozitif bir propaganda unsuru olarak ilginç bir yola başvurur. Üzerinde kraliyeti sembolize eden Tudor krallarına ait bir taçla tasvir edilen ve mesaj olarak “Keep Calm and Carry On” [Sakin Kalın ve Devam Edin] yazan milyonlarca afiş bastırılır.2 Savaş döneminde ihtiyati tedbir olarak stoklanan afişlerin, nihai durum oluştuğunda halkı psikolojik olarak savaş koşullarına hazırlamakta ve hayatın doğal seyrinin devam etmesini sağlamakta kullanılması planlanır. Dunkirk faciası3 ve akabinde de hava saldırıları gerçekleşse de afişler kısıtlı olarak dağıtılır ve ancak yıllar sonra tekrar keşfedilerek kriz anında korunması gereken metaneti sergiler.

İkinci Dünya Savaşı süresince nadir karşılaşılan “Keep Calm and Carry On” afişi, fotoğraf: Cecil Beaton, 1941, kaynak: The Print Collector/Heritage Images

Her ne kadar kendimizi yeni bir dünya savaşının içinde bulmasak da, bulunduğumuz coğrafyada devam eden savaşlar ve pandemi sonrasında global ölçekte etkileri hissedilen ekonomik şartlarla ülkece baş etmeye çalışıyoruz. Gelinen noktada beni kaygılandıran esas konu ise geleceğimizi emanet edeceğimiz ve binbir zorlukla eğitmeye çalıştığımız genç jenerasyonun, ailelerinin de teşvik ve desteğiyle, kendilerini ne pahasına olursa olsun yurtdışına taşıma arzusu. Bu psikolojik baskıyı belirli dönemler hissetmiş birisi olarak, olası göç durumunun kişide yaratabileceği hedonizmi ya da travmayı tarif etmek pek mümkün görünmüyor. Bunun yanında yurtdışında yaşamanın getirdiği uzun vadede ortaya çıkan gurbet algısı,4 beyin göçü, yabancı ülkelerde vatandaşlık almak için araştırılan kestirme yollar ve sonrasında hissedilen pişmanlıklar da kayda değer konular. Bu çatışmaları ABD’de bir nebze tatmış bir akademisyen mimar olarak ülkeme zoraki dönüşümde yaşadığım çakılma hissi ve depresyonu, akabinde gelen zorluk ve mücadeleyi, tüm çabalarım sonunda hissettiğim sorumluluk bilincini ve motivasyonu da bu metne aktarmaya karar verdim.

Konumuz ağırlıklı olarak yurtdışına odaklandığından, alt metninde bir “kaçma” psikolojisi, “bencillik” ya da “mutlu olma arzusu” içerebileceği gibi,5 kişinin kendini geliştirmenin yanında ülkesine faydalı ve mesleğini ileriye taşıyabilecek bir birey olabilmek için en kaliteli eğitimi alması da tabii ki meşrudur. Fakat kimseye herhangi bir batı ülkesinin (ya da doğu!) vatandaşlığı altın tepside verilmeyeceği gibi, hak ve özgürlüklerinizin koşulsuz kısıtlanabileceği şartlara ne için katlandığınızı sorgulamamak da bir o kadar problemlidir. Bu durumu kendi vatanınızda yaşamanız ise daha paradoksal bir sorundur ve sizi panik anında alınmış prematüre çözümlemelere ya da kararsız kalınmış paralize durumlara itebilmektedir. Bu konuyu kendi yaşadığım iki farklı perspektiften ele alarak aktarmaya çalışacağım.

Duramamak ve Gitmek / Türkiye’den bir perspektif

3 Ağustos 2009. Bir senelik Fulbright bursu başvuru sürecinin sonunda Georgia Tech’ten burslu kabul alıyorum ve sekiz sene kalacağım Atlanta’ya giden uçağa binmek üzere diğer bursiyer arkadaşlarımla yola koyuluyoruz. İlk defa ABD’ye gitmeme rağmen heyecan yerine kaygı hissediyorum ve aklıma son bir ay boyunca yaşadığım kararsızlık ve eğitimimin sonunda ülkeme dönmemi taahhüt eden sözleşmeye son günde isteksiz attığım imza geliyor.6 Bu noktada beni tek cesaretlendiren, ülkemde kendime katabileceğim bir şeyin artık kalmadığı hissiyatı kadar böyle bir fırsatı tekrar elde etmenin mümkün olmayacağı gerçeğiyle yüzleşmem oluyor.

O yıllarda yeni mezun bir mimar olarak ben de tüm akranlarım gibi yurtdışında eğitimime devam etmek için kendime bir kapı arıyordum. Avrupa’da popüler olarak öne çıkan, harç ve yaşam masrafları düşük olabilecek ülke ve yüksek lisans programlarını her akşam inceliyor ve başvuru hazırlıyordum. İtalya’da Politecnico di Milano, Hollanda’da Delft, İngiltere’de Architectural Association ve Avusturya’da Innsbruck gibi okulların tasarım odaklı programlarıyla öne çıktığını hatırlıyorum. Şimdilerde ise Almanya’da Aachen, Münich, Stuttgart; İspanya’da IAAC (Barcelona) ve İsviçre’de ETH Zurich gibi okulların araştırma altyapılarıyla desteklenen programlar önerdiğini görüyorum. ABD’de ise doğu (Columbia, MIT, Harvard) ve batı (UCLA, SciArc, Berkeley) arasındaki keskin ayrımın yerini tüm eyaletlere yayılan araştırma odaklı programlar almış durumda ve büyük şehirlerin de dışında kaliteli mimarlık eğitiminin ve araştırma kadrosunun yer alabildiğini keşfetmek mümkün. Yüksek eğitimimi tamamladığım Georgia Tech’in bu bağlamda araştırma altyapısını geliştirebildiğini ve başta hissettiğim kaygıyı bir senede tamamen sildiğini de burada belirtmem gerek.

Yurtdışına gidebilmek için tercih edilen diğer bir seçenek de tabii ki diploma ve uzmanlığınızın tanındığı bir ülkede iş bulmak. ODTÜ mezunu dönem arkadaşlarımın inşaat firmalarıyla Rusya ve Ortadoğu’daki ülkelere çalışmak için gittiğini hatırlıyorum. Birçoğu hayatına gittiği ülkelerde kariyer inşa ederek devam etti, bir kısmı da ülkesine dönmek zorunda kaldı. Şimdilerde ise en fazla mezunumuzu vize almanın görece kolaylaştığı Almanya’ya ihraç ediyoruz.7 Bunun nedenleri arasında gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan genç ve kalifiye işçi talebinin yanında, bu ülkelerin yaşam standartlarının üstünlüğünün bir arzu nesnesine dönüşmesi yer alıyor. Bu durumu fırsat bilen öğrenciler, diplomaları ve referans mektuplarımızla kendilerini yurtdışına atmaya çalışıyor ve bir yandan pek de ilgileri olmayan programlarda master yapmak için vize alırken, diğer taraftan harıl harıl iş arıyor ve hayatlarına yön vermeye çalışıyorlar.

Görünen o ki yurtdışında iş aramak da, sizi kabul edebilecek bir okul bulmak da tamamıyla size bağlı olmayan, o dönemki küresel dinamikler ve rekabet ortamında kendiliğinden çözümlenen süreçler. Bu süreci kolaylaştıracak etkenlerin başında maddi durumunuz, elde edilmiş akademik başarılar ya da uzmanlık alanınız geliyor. Bunlara sahip değilseniz rastlantısal olarak yapabileceğiniz onlarca başvuru içerisinden sizi seçecek okullar ya da şirketler kısıtlı opsiyonlarınızı tarif ediyor. Bu noktada iş teklifi ya da kabul almak kadar, sizin de bu geçişi kabul etmeniz ve tercihinizle mutlu olmanız gerekiyor. Peki nasıl bir kariyer ya da hayat istediğinden henüz emin olmayan bir birey, hoşnut olmadığı durumundan kaçma duygusuyla, sunulan kısıtlı opsiyonlar arasından sizce ne kadar sağlıklı ve kendisini mutlu edecek bir tercih yapabilir?

Kalamamak ve Dönmek / Yurtdışından bir perspektif

3 Haziran 2017. Sekiz senelik Amerika maceramın sonunda master ve doktora diplomalarımla Ankara’ya dönmek üzere yola çıkıyorum. Ülkeme dönecek olmamın ve ailemi tekrar görmenin heyecanının yanında son bir senedir yaşadığım stres ve kararsızlığın bende yarattığı hayal kırıklığıyla da yüzleşiyorum. Ailem ve arkadaşlarım tarafından defalarca “ülkeme geri dönmemem” konusunda uyarıldığım hâlde vizemin biteceği son güne kadar zamanımı en yakın dostlarımla geçiriyorum ve hedonistik bir tatil yapıyorum. Bu noktada beni tek teselli eden konu ise “en kötü kararın bile kararsızlıktan daha iyi olduğu” klişesini kendimce kabul etmem ve belki bir süre ülkeme katabileceğim bir şeyler olabileceği hayaliyle kendimi avutmam oluyor.

Doktora tezimi tamamladığım son sene içerisinde kendime akademik bir pozisyon ya da iş aramak zorundaydım. Vizemdeki özel koşuldan dolayı ABD’de eğitimimi tamamladıktan sonra göçmen olma şansım da bulunmuyordu. Bu durumda sadece ABD dışında bir ülkede çalışabiliyordum, ancak kendime uygun bir tercih yapmakta ve alternatif bir ülke düşünmekte açıkçası zorlanıyordum. Mezun olduğum dönemde dünya genelindeki akademik pozisyon ilanlarının azlığı beni sektörel işlere doğru itiyordu, Kanada ve Avrupa’daki birkaç başvurudan olumsuz yanıt aldıktan sonra da hemen pes ediyordum. Doktora tamamlamanın getirdiği yorgunluk ve kararsızlık beni hem mesleğime hem de akademiye yabancılaştırıyor, geleceğimle ilgili kaygılarımı artırıyor, sağlıklı iş başvurusu yapmama engel oluyordu. Uzun bir süreden sonra akademik koşullarını bilmediğim ülkeme dönmenin ise kariyerimi riske atabileceğini düşünüyordum.

Aradan geçen beş senede benim için birçok şey değişti. Artık teknolojiyle coğrafyanın bağlayıcı etkilerinden kurtulmanın mümkün olduğuna, iş hayatına ve kariyere esnek yaklaşılabileceğine ve bazı adımları sakin ve yavaş yavaş atmanın uzun vadede daha sağlıklı olduğuna inanmaya başladım. Şimdilerde ise yurtdışına gitmek isteyen öğrencilerim kadar, buraya dönmeye çalışan akademisyen meslektaşlarımla da tanışıyorum. Eğitimlerini tamamladıktan sonra ülkelerinde araştırma yapmak isteyen nitelikli insanların kendilerine uygun bir kurum ihtiyacı yanında, sosyal ve sürdürülebilir bir hayatı arzuladığını fark ediyorum.

Yurtdışına gitmek için kalifikasyon gerekliyken ülkenize dönmek için gerekli olan tek şey pasaportunuzdur. Sahip olduğunuz deneyim sizi her yerde değerli kılacaktır ancak yabancılaştığınız şartlara tekrar psikolojik olarak adapte olabilmeniz performansınız için çok önemlidir. Bu durumda bireyin mutlu olabilmesi için çevresel koşulların uygunluğu kadar, sorumluluk alabileceği8 ve tatmini olabileceği bir ruh hâline de sahip olması gereklidir. İçsel durum bozulduğunda depresyon tetiklenebilir, dışsal durum bozulduğunda panik yaşanır. İki durumda da prematüre kararlar, oluşan travmayı uzun vadede çözmeye yetmeyebilir.

Belki bu yazıyı okurken siz de bu dinamiklerin içinde kendinizden bir parça bulursunuz. Belki de gitmeyi ve kalmayı sorgulamadan önce mevcudiyetinizin ve istikbalinizin yegâne temelini sorgularsınız.

Belki de kriz anında “Savaş ya da kaç”9 dışında yapmanız gereken tek şey, sakin olup biraz beklemektir. Gerisi zaten kendiliğinden çözümlenecektir. 

1. Ocak 2023’te başladığım bu metni maalesef 6 Şubat 2023’te meydana gelen deprem felaketinden sonra tamamlamak zorunda kaldım. Yazının orijinalinde aktarmak istediğim fikirlerin gelişen olaylar neticesinde başkalaşım geçirdiğini beyan etmek isterim…

2. Richard Slocombe, British Posters of the Second World War (Londra: Imperial War Museum, 2010).

3. İkinci Dünya Savaşı’nın kilit mevzilerinden biri olan Dunkirk’te İngiliz ve Fransız orduları Alman orduları tarafından kuşatılır ve yok olma tehlikesiyle karşılaşır. Kuşatılan ordular Mayıs–Haziran 1940 tarihlerinde İngiliz donanması ve sivil gemiler sayesinde kurtarılır ve savaşın devam etmesi sağlanır.

4. Selen Bayrak’ın 2017’deki ilgili yazısı ve deneyimi için bkz. “Gitmek ve Dönmek Üzerine”.

5. Daniel M. Haybron, The Pursuit of Unhappiness: The Elusive Psychology of Well-Being (Oxford University Press, 2008).

6. Fulbright eğitim bursunun ABD’de yüksek öğrenim görmek için alınan prestijli bir burs olmasının yanında, amaçlarının başında, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyacı olan insan kaynağının yaratılması gelir. Buna göre iki senelik eğitim bursu için alınan J-1 tipi vize karşılığı, eğitim tamamlandıktan sonra iki sene Türkiye’de ikamet etme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu koşulun kaldırılması zor bir süreçtir. Detaylı bilgi için bkz. Fulbright Türkiye.

7. Ülkemizden eğitimli insan göçünün sürekli artış gösterdiğiyle ilgili bir haber: “Yükselen Bir Fenomen: Türkiye’den Avrupa’ya Beyin Göçü”.

8. Bu gereksinim için bkz. “Even a bad map is better than no map at all”.

9. İlk olarak Water Bradford Cannon tarafından tanımlanan savaş ya da kaç tepkisi, canlının saldırı ya da hayati tehdide verdiği fizyolojik tepkidir. Bkz. Walter B Cannon, Wisdom of the Body (ABD: W.W. Norton and Company, 1932).

beyin göçü, gitmek, göçmen, hayat, Müşkülpesent, Sabri Gökmen, yurtdışı