AutoCAD’in icadından önce
mesleki yetkinlik sınavına giren
mimar adayları
(kaynak imge Armada Blog aracılığıyla)
Müşkülpesent
“Başarısız” Mimarlar*

Geçtiğimiz dönemde katıldığım ve mimarlık eğitiminin süresinin ve içeriğinin nitelik ve nicelik özelinde tartışıldığı MOBBİG (Mimarlık Okulu Bölüm Başkanlığı İletişim Grubu) toplantısı akabinde aklıma daha retrospektif bir metin yazmak geldi.1 Toplantıda diğer akademisyenlere aktarmaya çalıştığım kişisel deneyimlerim ve hızla değişmekte olan global eğitim trendleri ve akademik ortamdan dolayı, mimarlık eğitiminin geleceği ve bu konuda ne yapılması gerektiğiyle ilgili ütopyamı2 sizlere de sunmaya karar verdim. Halen severek yürüttüğüm bölüm başkanlığı görevine istinaden ve geçmişte yaşadığım, benim için önemli akademik kırılma noktaları olarak adlandırabileceğim bazı deneyimleri bu yazıda sizlerle paylaşacağım. 

Konuyu kısaca özetlemem gerekirse, mimarlık eğitimini her aşamada deneyimlemiş ve şu an idari pozisyonda bulunan bir akademisyen olarak, geliştirdiğimiz programların mesleki normlar altında her geçen gün sıkışarak yetersiz kaldığını, hızla değişen tasarım, inşaat ve üretim sektörlerinden yeterince beslenemediğini ve programlarda ders veren eğitmen profillerinin bugünkü şartlarda mesleki deneyimi öğrencilere yeterince aktaramadığı kanaatindeyim. Bu nedenle futbol formasyonuna benzer bir şekilde Avrupa ve Amerika’da 3 + 2, 4 + 1, 4 + 2, 5… vs. gibi formüllerle kurgulanan lisans ve yüksek lisans sürelerinin gelinen noktada pek de önem teşkil etmediği görüşündeyim. Aşağıda aktaracağım deneyimler bu sürenin kısaltılıp kolaylaştırılmasındansa mimarlık mesleği yetkinlik sürecinin uzatılması ve zorlaştırılması gerektiğini ve önerdiğim “ütopik çözüm”e ulaşılmasının ne denli zor olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Dumur ve Kıyım

90’larda çocukluğunu yaşamış bir jenerasyonun üyesi olarak ben de tasarım macerama legolarla oynayarak başlıyor ve kendimi ileride yaratıcı bir disiplinde hayal ediyordum. İlkokuldayken ressam, ortaokuldayken mimar, lisede ise hayatın maddi koşullarını öngörerek endüstri mühendisi olmak istediğimi sanıyordum. Tek celsede yapılan ÖSS sınavındaki puanımı görünce kendi kendime “En kötü ihtimalle ODTÜ Mimarlık’a girerim” dediğimi ve onca mühendislik alanının altında bu bölümü 9. tercihim olarak yazdığımı hatırlıyorum.3 Sonuçlar açıklanıp Ankara’ya kayıt yaptırmaya gittiğimizde babamın “Sen artık bir mimar olacaksın, mimar gibi yaşayacaksın” sözünün üstüne aradan geçen 20 sene sonra hâlâ mimarlık eğitiminin ne olduğunu düşünürken bu yazıyı kaleme alıyorum.

2007 yılında lisans eğitimimi tamamladığım ODTÜ Mimarlık, Türkiye çapında belirgin bir entelektüel ağırlığı olan, öğrencisine akademik ve profesyonel altyapı kazandıran kapsamlı bir program içeriyor. Bunun yanında mimarlık eğitimi süresince öğrenciler Darwin’in doğal seleksiyonunu4 andıran belirli filtre mekanizmalarına tabi tutuluyor. Örneğin çok saygıdeğer bir hocamızın okulun ilk günü 605 kişi olan sınıfa bakarak “Aranızdan sadece beş kişi mimar olacak, bizi fazla uğraştırmayın!” deyişini hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Her sene zorlaşarak devam eden yoğun eğitimin bizi nasıl hırpaladığını ve sadece mezun olup bir üniversite diploması almaya çalışan arkadaşlarımın yaşadığı hezeyanı ise bu satırlara aktarmayacağım.

Henüz birinci sınıftayken yaşadığım şoku doğrulayan benzer bir senaryoyu ise mezuniyet aşamasında fakültede açılan 1968 mezunları sergisini incelediğimde yaşadım. Her bir mezunun kariyer yolunu incelediğimde, o sene mezun olan öğrencilerden sadece birkaçının mimarlık mesleğini icra ettiğini, diğerlerinin ise akla gelebilecek her meslekte kendine yer bulduğunu gördüm. Sergide bankacıların, satış uzmanlarının, şirket sahiplerinin yanında akademik kariyer inşa eden bir sürü profil hatırlıyorum. Bize aktarılan “başarı” yüzdesini doğrularcasına sadece birkaç öğrencinin programı tamamladıktan sonra gerçekten bina yapan mimar olduğunu görmek ise bana kendi şanslarımı sorgulatıyor, o sene tesisat dersinden üçüncü kez bütünlemeye kalmamla da mezun olunca beni bekleyen gerçek dünyayla ilgili kaygım katlanarak artıyordu.

Mezuniyet akabinde yaşadığım kararsızlık, eğitim süresince verilen teori ve pratik ikilemini hayatıma akademisyen ve ofis mimarı arasında keskin bir çizgi çekerek sunmuştu. O zamanlar bize ders veren ve akademisyen olmayı hedefleyen doktora öğrencilerinin hayattaki tatminsizliği lisansüstü eğitimden soğmama neden olurken, kendi işini kurmak için debelenen, yerleşik düzene geçerek bir nevi fiziksel deformasyona uğrayan mimarlar ise iş kurma konusunda beni hiç motive edemiyordu. Mezuniyetten sonraki ilk ofis deneyimimde tasarım kısmı dışında çok verim alamıyor, alternatif bir kariyeri hayal etmekte ise zorlanıyordum. Bir şekilde sektörde yapamayan mimarların hızla akademiye kaydığı ve kendini tekrar öğrenci formasyonunda bularak “başarısız” hissettiği bir senaryoya geçmek ise mimarları gerçek dünyadan koparan bir ütopyayı andırıyordu. Peki mimarlık sadece bina yapmaktan mı ibaretti?

Program ve Hack

Günümüzde yeni başlıklar altında ortaya çıkan çok sayıda yüksek lisans programının farklı tasarım disiplininden öğrencileri kabul etmesi, bu programların ne kadar dinamik, gelişime açık ve aynı zamanda da geçici olduğunu gösteriyor. Mimarlık eğitiminde yüksek lisans özel bir alan hakkında daha detaylı bilgi ve deneyim edinmeyi sağlar ve tasarımcının kariyerine yeni bir yön vermesi için önemli bir adımdır. Dijital tasarım ve fabrikasyon gibi mimarlık temel eğitiminde 20 sene önce yer almayan bir alanda yüksek lisans programına kabul aldığımda hissettiğim heyecan, beni hesaplamalı tasarım alanında doktoraya kadar taşımaya yetmişti. Doktora programında esas ilgi alanım olan algoritma ve kodlamayla tanıştığımda, bu araçların onları henüz birkaç sene önce kavramış mimarlar tarafından öğretildiğini görmem mimarlık disipliniyle ruhsal bağımı koparmama yol açmıştı. Bunun yanında programdaki ders havuzunun mimarlık alanıyla abartılı örtüşmesinden dolayı, aslında iç içe geçmiş bu programların pek de yeni bir içerik öneremediğini ve uzmanlık alanımda gelişmemi engellediğini düşünüyordum. Diploma almak için toplamam gereken kredileri ise kendi çapımda uydurduğum “serbest çalışma” [independent study] gibi derslerle dolduruyor, bir taraftan da özelleşmek adına yaptığım araştırmalarda neden hâlâ uzaklaşmaya çalıştığım güncellenmemiş mimarlık ders havuzunun bana dayatıldığını sorguluyordum.

Amerika’daki eğitimim süresince deneyimlediğim en verimli dönem, danışmanımla adeta entelektüel bir usta-çırak ilişkisi içinde doktora araştırması yaptığım günlerdi. Birçoğumuz için deneme yanılma yöntemiyle ilerleyen kariyer çizgisi, benim için uzun yıllar süren eğitimin sonunda akademik hayata doğru kırılırken, ben geç gelen bu kabullenişi ve kaybedilen onca zamanı tekrar sorguluyordum. Belki de mimar olmak için uzun bir zaman gerekiyor, belki öğrenciyken bize aktarılanların çoğunu anlamıyoruz, belki de kariyer seçenekleri aslında bir paradoks ve biz su gibi akıyoruz, ait olduğumuz yere dolaylı da olsa kendi başımıza geldiğimizi sanıyoruz. Tüm bu olasılıklara rağmen söyleyebileceğim, mimarların meslekte kendilerini var edebilmeleri ya da ait oldukları alanı seçerek diğerlerini reddetmelerinin aslında çok ama çok uzun zaman alması ve bunun –bir dayatmadan çok, kendiliğinden gelişen dinamik bir süreç olduğu için– formüle bağlanmasının zorluğudur.

Tasarım Ütopyası

Günümüzde teknoloji sayesinde hızla değişen ve gelişen araçların tasarımda da kendilerine alt alanlar açmaya çalıştığına şahitlik ediyoruz. Robotik fabrikasyon, yapay zekâ, parametrik tasarım, biyo-malzeme, ekoloji-sıfır enerji gibi güncel konuların önce uzmanlık alanı olarak doktora seviyelerinde ortaya çıkması, gelinen noktada ise lisans seviyesinde öğrencilerle buluşması bu dinamiğin ne kadar hızlı ilerlediğini gösteriyor. Bu baskıyla her sene şişmeye devam eden mimarlık müfredatının “olmazsa olmaz” dersleri ise içerik bakımından zayıflayarak yerlerini korumaya nedense devam ediyor. Üzerine etkin bir çalışma yapılması için yıllarca sürecek bir uzmanlaşmayı gerektiren restorasyon, planlama, peyzaj, yapı, malzeme, sanat tarihi ve strüktür gibi alanların halen lisans programlarında ağırlıklarını korumaya çalışması, yeni ve güncel alanların buraya yerleştirilmesini engelliyor ve belki de zaten ileride işinize yaramayacak konularda sizin için sıkıcı olan derslere zorla girerek diplomanızı alabilmek uğruna savaş vermenize neden oluyor. Peki bu derslerde aktarılması gereken derin konuları hap hâlinde vermek yeterli olmuyorsa, onları müfredatta hâlâ tutmanın kime ne faydası olabilir?

Esnek bir kurguda olması gerektiğini düşündüğüm mimarlık eğitiminin aynı zamanda mesleki sorumluluk, imza yetkisi ve akreditasyon nedeniyle uzatılması ve zorlaştırılması bence önemli bir konu. Bu sorunu şu şekilde özetlemek mümkün: Yeni mezun bir doktorun ameliyatınıza girmesini istemiyorsanız, neden yeni mezun bir mimara içinde oturacağınız yapıyı tasarlatasanız ki? Mimarlık alanında 40 yaş altında bir isim olmanın “başarı” kabul edildiği bir dünyada,6 mesleki imza yetkisini kolayca erişilebilir kılmaktansa, kaçmaya çalıştığımız elitizmi kabul ederek neden mimarlıkta yeterliliği zorlaştırmıyoruz? Hâlihazırda mesleki ve sektörel dinamiklerle kendini ancak geç yaşta kabul ettirebilen bir mesleğin hızlandırılmasının, sadece mesleğe değil o alana ilişkin eğitimi verecek akademisyenlere de haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle mimar olma sürecini uzatmak için sanırım en uygun çözüm Amerikan sistemine öykünmek ve yaklaşık yedi-sekiz seneye yayılan, üç-dört senelik lisans, iki senelik yüksek lisans, iki senelik mesleki ofis deneyimi ve uzmanlık sınavını içeren sancılı süreç sonunda mesleki hakları almaktır.7 Fakat bu senaryoda aramızdan sadece yüzde 10’u mimar olacaksa bu yoldan caymak isteyenlere de alternatif kariyer rotaları sunmak gerekecektir.

Her geçen yıl kontrolsüzce artan öğrenci kontenjanlarıyla mimarlık programlarının başarı oranın daha da düşeceğini öngörürsek, aldıkları eğitim sonucunda “başarısız” olacak öğrenciler için farklı iş imkânları yaratacak eğitim modelleri geliştirmemiz gerektiği aşikâr. Bu noktada benim radikal görüşüm, mimarlık alanında uzmanlık gerektiren tüm derslerin ötelenmesi ve öğrencilerin güncel tasarım araç/yöntemleriyle tanıştırılması, disiplinlerarası algısının açılması yönündedir. Bunun için esnek bir program oluşturulması ve güncel konuların işlenebileceği seçmeli ders sayısının artırılması gerektiğini düşünüyorum. Stüdyolarda aynı bina tasarım problemini farklı ölçeklerde defalarca dayatmaktansa neden her dönem farklı bir tasarım aracı, yöntem ve teori içeriğini öğrencilere aktarabilecek bir model geliştiremiyoruz? Bu sayede mimarlık ve tasarım eğitimine yatkın öğrenci yetiştirmenin yanında hâlihazırda birçok güncel ve yeni oluşacak yaratıcı disipline insan kaynağı sağlayabileceğimizi ve tasarımcılara kendilerini var edebilecekleri özellikleri kazandırabileceğimizi düşünüyorum.8 Aksi hâlde gerçekten “başarısız” olan, öğrenciler değil, onları zaten verimli çalışmayan, mesleki kriterleri dayatılan ve sadece bina yapmayı öğreten bir sisteme hapseden biz eğitmenler olacağız. 

{8 Ağustos 2022}

* Mimarlık alanındaki başarısızlık durumunun sosyokültürel dışavurumu için bkz: Failed Architecture

1. Bu yazının hedefinde MOBBİG yoktur. MOBBİG’in amaçlarından biri mimarlık programları arasındaki koordinasyonu artırmak ve eğitim alanındaki problemler için çözümler üretmektir.

2. Thomas More, Utopia (1516/1967). Kendi ütopyam More’un idealize ettiği toplum yapısı gibi bir kurgu üzerine inşa edilmekte ve kendimce benimsediğim sürekli değişkenlik gösteren tasarım trend/yöntem/araç ve deneyimlerimden yola çıkmaktadır.

3. Bu noktada mimarlığın 1. tercihim olmamasının nedeni ailemde inşaat sektöründen kimsenin olmamasının yanında, coğrafi, politik, kültürel şartların kendimce yarattığı çıkmazlıktı diyebilirim.

4. C. Darwin, Origin of Species, 1859. Darwin’e göre doğa, evrim süresince ortaya çıkan rastlantısal varyasyonları adaptasyon üzerinden test eder ve zayıf olanları seçmeyerek eler.

5. ODTÜ Mimarlık programının 2022 itibarıyla güncel kontenjanı 115’tir.

6. Bkz. “Europe 40 under 40

7. Amerikan sistemi, Türkiye’de elitist bir mimari ortam yaratacağı düşünüldüğünden birçok akademisyen tarafından benimsenmemektedir. Ancak sektörde gördüğüm tablo bu süreyi kendi açımdan doğrulamaktadır.

8. Bkz. “Tasarımcını Nasıl Eğitirsin?

mimarlık, mimarlık eğitimi, mimarlık öğrencisi, Müşkülpesent, Sabri Gökmen, tasarım eğitimi