Onarım

Uzun zamandır hem araştırmacı hem de tasarımcı olduğum moda ve giyim alanına başka yerden bakmaya başladım. Sürdürülebilir modayla başlayan araştırma alanının içinde bir süredir aktivizm, kendin yap, onarım, yeniden kullanım gibi pratikleri deniyorum. Biraz zamana yayılan, daha yavaş ilerleyen ama tatmin edici bir sürece baş koymuş olmak, tasarımcı kimliğimi geri planda tutarak –hatta kimi zaman bilerek unutarak– uzman değil de sadece bir “deneyen” kişi olmayı denemek istiyorum. Herkesin tasarımcı olduğu bir dönemde neyi tasarlamak gerektiğine dair kişisel sorgulamalara yol açtı bu süreç. Sorgulamalar devam ediyor ve henüz kesin cevaplara da ulaşmadım fakat vardığım nokta şu: Moda tasarımındaki keşiflerin çoğu bireysel keşif olmaktan fersah fersah uzakken, yargısız, ön kabulsüz ve sonuç odaklılık olmaksızın bir alan yaratmak oldukça güç. “Ne tasarlayacağız?” değil de “Ne gibi yapabilirlikler üreteceğiz?” sorusu, yaşadığımız krizlerle dolu bir çağda daha önem kazanıyor gibime geliyor. İlk sorunun cevapları için başvuru kaynaklarımız mevcutken, ikinci sorunun cevabını vermek için bir süre daha acemi kalmamız şart gözüküyor.

Kendi acemiliklerimle tanıştığım dönemin, 2018 yılında Nesin Matematik Köyü’nde Bager Akbay ve Osman Koç’un yürüttüğü Otonom Sanat Makineleri atölyesine katılmamla başladığını söyleyebilirim. Bize çok fazla olanak sağlayarak çeşitli robotları kurcalamayı, mini elektrik devreleri oluşturmayı, bilgisayar programlarında fonksiyonlar yazmayı öğretip atölye konusu dahilinde keşfetmeyi ve korkmamayı göstermiş oldular. Sürekli takıldığımı, zorlandığımı hatırlıyorum. Koca bir bilgisizlikle yüzleşmek her an pes etme noktasına yakın durmak anlamına geliyor böyle zamanlarda. Çok büyük bir tehlike oluşturmayacaksak veya bir aşamayı geçemeyecek durumdaysak ne Osman’ın ne de Bager’in sürece müdahale ettiğini hatırlıyorum. Zihin kaslarını serbest bırakmak ve yeniliğe alışmak zor olacak, fakat şu düstur Bager’in de dediği üzere aklımda kaldı: “Otur kendin yap Sanem, herkes içindeki teknisyeni keşfetmeli.”

İçimdeki teknisyen keşfe çıkalı pek olmadı, çok iş başardığımı da söyleyemem. Ama parça değiştirme, küçük titreşim motorları üretebilme, lamba tamir etme veya artık malzemeleri değerlendirme gibi basit şeyleri yapabilmeye başladım. İçimdeki teknisyen daha ziyade onarmakla ilgilenmeye başladı. Ve sıra geldi evimin ortasında yıllardır duran anneannemin eski dikiş makinasını onarmaya... Yapabilir miydim? Yıllardır kapalı duran, benim için artık sadece sehpa görevi gören “kara kafa”yı şöyle bir elden geçirsem, kullanmaya başlasam… Bir cesaret, açtım makineyi. Kaldırdım masanın altına saklanan kafasını. İlk gün tozlarını aldım, temizledim. Pedal çalışıyor, kayışı yeniledim, iğne sağlam. Makine yağım yok ama zeytinyağı böyle durumlarda iş görüyor. Kara kafayı yatırıp içini yağlıyorum. Bu doz bugün için yeter. Daha fazla ilerlersem sanki bozacağım, korkuyorum. Hayatımda yüzlerce kere dikiş makinesi kullanmış olsam da bu kara kafalar beni biraz ürkütüyor. Anneannemin vefatından sonra bile çalışır durumdaki makineyi bozan değil onaran kişi olmayı istiyorum çünkü.

İkinci gün ipi takıp çalıştırsam da deneme dikişlerini yaparken sürekli ip kopuyor. İki adım ilerleyemiyorum dikişte. Masura ipi düzgün, adım ölçüsü normal, tansiyon... Derken, evet, makinenin tansiyon yayının kopuk olduğunu görüyorum. Çarşının içinde Singer kara kafaları tamir eden bir Salih Usta var, biliyorum yerini. Arıyorum dükkânı. Kendim yapmak için ısrar etsem de “Tansiyon yayını sen kuramazsın, makineyi sök masasından bana getir” diyor. Buraya kadarmış. Sırtlanıp gidiyorum benim kara kafayı Salih Usta’ya.

Bu deneyim bana atölyeleşmekle ilgili temel sorunun ne olduğunu bir kez daha hatırlattı. Karşılaştığım ölü atölyelerde ve bilhassa üniversitelerdeki FabLab ya da maker atölyelerinde, söz konusu cihaz arızalandığında eğer onarımını ve tamirini sen yapamıyorsan o makinelerin ve malzemelerin hepsi uykuya dalıyor. Gerekli teknisyen ya da bilen insan sen değilsen, o birisine muhtaçsın, bulamazsan da atölye hizmet dışı. Alet edevat, makine ve teçhizatla uğraşmak ve üretim yapmak, onların prensiplerini bilmek demek. Öğrenmek tam zamanlı bir iş.

Onarımla başlayan süreç ise aslında sadece makinenin kendisini ya da tekstil yüzeyini onarmakla kalmıyor. Kendini kendine açık ediyorsun. Psikolojik olarak da onarımı kendinde gerçekleştiriyorsun; meditatif bir yapma biçimi olarak anılmasından ziyade bence daha çok terapötik özellikler taşıyor. Dikiş dikmenin kendince böyle yanları var; bilhassa el dikişiyle yapılan dokunuşlar ve iğnenin yüzeyleri defalarca delip geçmesini izlemek, hatta kimi kumaş ipliklerinin arasından çıkan “çıt” seslerini duymak terapi gibi.

fotoğraflar: Sanem Odabaşı

Aldığım moda tasarımı eğitiminde hiç bu şekilde yaklaşmama izin veren bir ortam olmadı. Üniversite ortamı gerek koşullar gerekse süre açısından keşfe en müsait olanakları sağlarken, kumaştan gelen o “çıt” sesini duyabilecek kadar sessiz veya sezgisel yaklaşmak pek de mümkün değildi. Sanırım buna benzer yakınlıkları ne materyal düzeyde ne de metafizik öğelerle yaşayabildiğim için kendi mesleğimden de soğumuş oldum; çünkü aradığım şey sürekli koleksiyonlar çıkarıp, hercümerç içinde bir şeyleri yetiştirmek ve beğendirmek değildi. Nitekim yıllar sonra, şu yaşadığımız zamanda bahsedilmeye başlandı yavaşlık ve farkındalıktan; çevremdeki kaynaklar çoğaldıkça da yeni yapma biçimlerini ilerletmiş oldum.

Benim için yeni yapma biçimlerinden ilki görünür onarımla başladı. Kate Sekules giysileri görünür onarımla onarmaya kendini adamış bir yazar ve üretici. Elindeki neredeyse tüm delik ve sökük parçaları ve giysileri büyük bir amatör ruhla onarıyor. Kendisiyle 2019 yılında Brooklyn’de tanıştığım sırada da lacivert bir kazağı onarıyordu, gözlüğünü takmış, elinde renkli yünler… Bana onarım yaparken doğru ya da yanlışın olmadığını söylediğinde rahatlamıştım, çünkü başladığımız her işi doğru veya belli prensiplerle yapmak zorunda olmadığımız bir yolculuk, insanın üzerindeki baskıyı alıyor. Kate, Instagram’da #MendMarch ile bir challenge başlattı. Son birkaç senedir, mart ayı boyunca bütün kıyafet ve tekstil onaranları yaptıklarını bu hashtag’le paylaşmaya teşvik ediyor; bazı onarımları kendi hesabından ayrıca paylaşıyor. Müthiş bir görsel şölene dönüşen Instagram, farklı yapma ve uygulama biçimlerinin geçit alanı hâlini alıyor.

Ben de onaran biri olarak görüyorum kendimi artık, tasarımcı olmaktan ziyade. Sweatshirt’lerimin önündeki kocaman logoları kesip yama kullanmak, denim pantolonlarımı onarmak, ceketlerimin yakalarını sashiko tekniğiyle kaplamak bana acayip keyif veriyor! En çok da kıyafetlerime yamalar ve sloganlar koymayı seviyorum. Otto von Busch’tan bana bir yama parçası hediye ediliyor: “Mend Against the Machine” yazan bu yamayı ceketimin arkasına dikiyorum. Pek havalı!

Onarımı tamamlanan
eski bir sweatshirt
Sashiko yöntemiyle onarılan
ceket yakası

Elinizde makas, dikiş ipleri, iğneler, yamalar derken bir kere dönüştürmeye başladığınız moda nesnelerini artık size sunulduğu gibi kabul etmemeye, onları kendinizce yorumlamaya başlıyorsunuz. Modadan korkmamayı, nesnelere maruz kalmaktansa aktif birer kullanıcı olmayı bu yolla öğreniyorsunuz. İçinizdeki teknisyen de ayyuka çıkıyor ve size sesleniyor: Sırada onarılmayı bekleyen bir palto, bir çift yün çorap, yünlü bir kazak ve karantinadan kalma parçalı ruh hâlim var!

{tüm fotoğraflar: Sanem Odabaşı}

giyim kuşam, kendin yap, kişiselleştirme, moda, onarım, Sanem Odabaşı