Bir Eleştiri
Elinin Emeği,
Gözünün Nuru Üzerine
Kullanabilirdiniz, orada bırakabilirdiniz.
Bunca yılın tozu kalktı.
Elinin Emeği, Gözünün Nuru kitabından
Çocukken, mahalle ve sokak alanları birer oyun yeriydi; yürüyüşler birer keşif, yollar rota, varılacak yerin sonunda da illa ki bir hazine olurdu. Bunlar hayali bir kurmacanın içinde günlük ve hatta anlık gelişirken, kâşiflerin define arayışlarının sonunda elde edilen nesneler arasında kozalaklar, palamut yemişleri, ağaç dalları, değişik bitkiler ve çiçeklere eşlik eden paslı çiviler, mermer kalıntıları, kiremit tuğlalar ve belki sihirli tozları andıran bir avuç kum, keşif sonunda elde edilen ganimetler arasında yer alırdı.
Elbette, geçmişte olduğu gibi şimdi de her yürüyüşte bizi bir oyun beklemiyor. Yollar, yürüyüşler, rotalar bizi bir keşif için beklese bile bu keşfin sert gerçekliklerle çevrili olduğunu görebileceğimiz dönemlerden geçiyoruz. Yığıntılar ve çöpler arasında yaptığımız yeryüzü yürüyüşleri arasında güzeli kurtarmak büyük bir çaba istiyor. Nesneler dünyasıyla yeryüzünün kendiliği iç içe geçmiş durumda; yapılaşma çoğaldıkça imha edilen yüzeyler arasına nesnelerin kalıntıları ve artıkları karışıyor. Günün sonunda da avcumuza aldığımız, topladığımız şeyler de bu iki dünyanın tuhaf bir karışımını oluşturuyor; doğanın güzelliği ve çeşitliliği malzeme artıklarına bulanmış vaziyette.
Eskişehir’in güneyinde, Tepebaşı ile Odunpazarı sınır hattında Melike Taşcıoğlu Vaughan1 ve Maury Vaughan2 çiftinin yaptığı bir yürüyüş esnasında buldukları nesnelerde de bu tuhaf karışım gün yüzüne çıkıyor.
Elinin Emeği, Gözünün Nuru,
fotoğraf: Gül Yavuz
Bu bölgede yaşayan Melike ve Maury, bir kış zamanı günlük yürüyüşleri sırasında gördükleri doğal tepelik alanı yıkım ekiplerinin kaygısızca bıraktığı inşaat molozları ve artıklarıyla örselenmiş bir hâlde bulur. Bu alanı keşfetmeye başlayan çift, ağır tuğla ve beton yıkıntıları arasında eski fotoğraf ve mektupların yanı sıra el yapımı antika kumaş ürünlerinden oluşan bir koleksiyonla karşılaşır. Büyük bir merakla kurtarabildikleri her şeyi toplamaya başlarlar. Kalıntılar arasından neler çıkmaz ki: gecelikler, özene bezene dikilmiş giysiler, gelinlik, oyalı bezler, ipek örtüler, tapular, Cumhuriyet’in erken yıllarına ait dönem fotoğrafları, aile içi yazışmalar… Belediyenin “Atık ve moloz dökmek yasaktır” tabelasının bitiminde bir yığın molozun arasında, gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir hikâye yatıyor.
2021 yılının Şubat ayında bulunan çeşitli düzeylerde kirlenmiş, buz tutmuş, kristallenmiş kumaşlar, çeyizlikler ve giysiler, özenle yıkanıp temizlendikten sonra nefes almaya başlıyor. Melike ve Maury bu araştırmayı yaparken sadece bir çöp karıştırma obsesyonuyla hareket eden bir ikili değil, burada yeniden hayat bulabilecek bir koleksiyonun var olabileceğine dair güçlü sezgileri olan yaratıcı ortaklar. Nitekim, öncelikle bir kumaş parçasını görüp yaklaştıkları yığının arasından belgeler ve fotoğraflar da ortaya çıktıkça bu sezgi yerini sağlam bir içgörüye de bırakıyor.
Bulunan nesneler sırayla inceleniyor, kataloglanıyor ve eşyaların bir kadına ait olduğu tespit ediliyor. Genç bir kadının elleriyle ürettiği, işlediği tekstil parçaları, giysiler ve işlemelere eşlik eden fotoğraf ve mektuplardaki eski Türkçe metinlerden, erken Cumhuriyet döneminde yaşamış, Kayserili fakat İstanbul ve Eskişehir’de de yaşam sürdürmüş bir aileye dair izler çıkıyor ortaya. Bu izlerde hem gelenekleriyle bağını koparmayan hem de modernleşme sürecine dahil olan bir ailenin kadın bireylerinin varlığı okunuyor; kahve içerken, sohbet esnasında, gülümserken, keman ve mandolin çalarken çekilen fotoğraflarda farklı yaşlardaki kadınların duruşları son derece zarif ve güçlü.
Uzun bir süredir kadınların tarihine, varlığına ve görünürlüklerine yer açmak önem kazanır oldu; onların hem bireysel hem de toplumsal hayattaki örtük hikâyelerini ortaya çıkarmak için biraz kazı yapmak gerektiğini düşünüyor Melike ve Maury. Bu projeyle de elde ettikleri bilgileri ve kaynakları örselemeden, büyük bir titizlikle, aşırı yoruma veya anlam yüklemelerine karşı koyarak ölçüyü doğru seviyede tutmayı başarabiliyorlar. Fotoğraflardaki yüzler yapay zekâ aracılığıyla anonimleştiriliyor, çeyize ait tekstiller ve giysiler teknik özellikleri gözetilerek tasnifleniyor. Bütün bu araştırmaların sonucunda, bir sanatçı kitabı olarak tasarlanan Elinin Emeği, Gözünün Nuru, Eskişehir’de Eldem Sanat Alanı Dalyancı Konağı’nın etkileyici ortamında bir sergi olarak şekil alıyor. Sergi, inşaat molozları bölgesinden başlayıp buluntu nesnelerin keşfiyle devam ediyor ve ister sözcükler aracılığıyla olsun, ister sessiz, o nesnelerin bizimle nasıl konuşabileceklerine dair bir yolculuğa çıkarıyor. SAHA Sürdürülebilirlik Fonu desteğiyle yayımlanan kitap, sergi ile birlikte sunuluyor.3
Kitap, iç içe geçmiş hikâyeleri yalın fakat ritmik, detaylı fakat bütüncül bir ifadeyle sunmuş. Keşif sürecinin hikâyesiyle, elde edilen “şeyler”in hikâyesi birbirini tamamlayarak aktarılıyor. Sergi de tam olarak öyle gezdiriyor kendini aslında; Melike ve Maury’nin bulduğu molozlarla açılan sergi, yan odada birlikte yürüdükleri yola ait video ve fotoğraf enstalasyonuyla devam ediyor. Dalyancı Konağı’ndaki her bir iç mekân, bir çeyiz sandığı gibi açılıyor: Dolapların içine yerleştirilen babydoll gecelikler, raflarda yer alan sakız beyazı dantel takımlar, odalara asılan oyalı tülbentler, işlemeli keten bezler ve orta mekânda havada durur gibi sergilenen gelinlik, kıymet verilerek üretilen tekstillerin ve giysilerin neredeyse bizle konuşacak kudrete sahip olabileceğini gösteriyor. Dalyancı Konağı’ndaki erken Cumhuriyet dönemine ait izler, projenin içeriğiyle de uyumlu. Tam da bu evlerde böylesi çeyizler dokunur, tam da bu evlerdeki kadınlara ait nesneler böylesi yerlerde konuşlanırdı.
fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Sergideki ve hatta projenin tamamındaki önemli noktanın, romantik bir bakışla bir dönem nostaljisini sunmak değil, gerçek nesnelerin hem kendileriyle hem de bizimle kurduğu duyusal ilişkinin tezahürünü ortaya çıkarmak olduğunu söylemek mümkün. Bu yaklaşımla sergilenen nesnelerin içindeki anlam katmanları ortaya çıkarken, onların tarihsel, duyusal ve kültürel anlatılar için kanallara dönüşmesi mümkün olabiliyor. Dahası, duyusal tezahür üzerindeki vurgu, öznelliği teşvik ederek incelikli ve özgün bir deneyim yaratma arzusunun altını çiziyor. Sergi yalnızca eserlerin sunumu için değil, aynı zamanda tasvir edilen dönemin karmaşıklıkları ve zengin dokusuyla daha samimi ve anlamlı bir etkileşimi teşvik eden bir alan hâline geliyor. Bunu yaparken de saklanan şeyler ile artık hâline gelenler, kendine has incelikleri içinde barındıran yaşamlar ile kalıntılar, doğal olan topografyalar ile insan ürünü inşalar ve sonrasındaki yığıntılar arasından ortaya çıkan sorular ve sorunlar nüksediyor.
Kitaptan da sergiden de ayrılırken bunları hissediyoruz ve Melike ile Maury’nin şu cümlesi bağrımızı delen bir sorgulama olarak, kendi yaşanmışlık kordonumuza çarpıyor: “İnsan neyin kaybolduğunu ve neyin asla yerine koyulamayacağını düşünmek için nadiren duraklar.” Elinin Emeği, Gözünün Nuru, nihayetinde, bu cümleye ulaşmak için tozları kaldırıyor.
1. Melike Taşcıoğlu Vaughan, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar Bölümü’nde profesördür.
2. Maury Vaughan, Virginia Commonwealth Üniversitesi’nde heykel ve genişletişmiş medya lisans eğitimi almıştır.
3. Maury Vaughan, Melike Taşcıoğlu Vaughan, Labor of Her Hands, Light of Her Eyes / Elinin Emeği, Gözünün Nuru, 2023, 17,5 × 24 cm, 160 sayfa.
