Elinin Emeği, Gözünün Nuru Üzerine
Moda Terapistim mi
Olacak?*
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
—Cemal Süreya
COVID-19 salgını başlar başlamaz can havli en büyük derdimiz oldu. Sahip olduklarımızı ve bize “şey”lerin neler yapabileceğini göz önünde bulundurarak, bağışıklığımızı nasıl güçlendireceğimize dair tüm fikirleri memnuniyetle karşılamak zorunda kaldık. Bir hiper nesne olarak COVID-19, içinde yaşadığımız, etkide bulunduğumuz ve etkilendiğimiz nesneleri anlamak için de bir zaman yaratmış oldu. Pandemiyle beraber, nesnelerin işlevleri hakkında sorgulama yapmak her zamankinden daha mümkün hâle gelirken, haziran ayında Manifold’da yayımlanan “Tasarım, Kriz ve Aciliyet: COVID-19” başlıklı yazımda da bahsetmiş olduğum gibi, COVID-19’la beraber en çok andığım filozof Roberto Esposito oldu. Esposito’nun değindiği üzere, tüketim yoluyla aşılandığımızı ve bağışıklık kazandığımızı, böylelikle bireysel bağışıklığımızı toplum ve ortaklık pahasına önde tuttuğumuzu düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
COVID-19’la kendi bağışıklığımı düşünürken, moda konusunda kazandığım bağışıklığı da düşünüyorum. Ne de olsa bütün bu tüketim nesneleri arasında en bariz ve en sık meta üretimini moda gerçekleştiriyor. İlkbaharın başlarında karantinadayken gardırobumu temizlemek ve yenilemek için seçimlerimi yeniden gözden geçirmek için biraz zamanım vardı. Benimsediğim görüşleri, kimliğimi ve kişisel zevklerimi yansıtan tüm kıyafetlerimi incelerken, sürdürülebilir moda adına kişisel seçimlerimi giysilerimle nasıl gösterdiğimi –gösterebilmiş miydim ki?– sorgulamaya başladım. Sonra gardırobumdaki bir kıyafet bu endişemi tetikledi ve düşünceler hızla akmaya başladı.
2019’un güzel bir bahar gününde harikulade bir sabah geçiriyordum ve havanın bozması tahminlerimin dışındaydı. Aniden bastıran yağmura yakalanarak, caddelerin ortasında sırılsıklam kaldım. Bir toplantıya yetişmek için acele ediyordum ve görüşeceğim kişiye şık ve temiz görünmem lazımdı. Üzerimdekine yakın bir şey almak için, ikonik hızlı moda markalarından birinin mağazasına girdim. Giydiğimin yerine benzer sadelikte, düz renk bir sweatshirt almak istedim. Seçimim çok basit ve tek renkli bir ürün olacaktı; bu kadar. Hızlıca ve çabucak alışverişimi yapacaktım. Giysiyi bul, ödemeyi yap ve mağazadan çık...
Ama mağazanın köşesine doğru az ilerde sağ tarafta asılı duran ve benim keşfetmemi bekleyen zeytin yeşili bir tulum vardı. Tulum, göz açıp kapayıncaya kadar ellerimdeydi. Saniyeler geçti ve ben giyinme kabininde, dileklerimden birinin gerçekleşmesini umar vaziyetteydim. Hem paramı hızlı moda ürününe harcamamak için tulumun bende güzel durmamasını diledim, hem de cuk diye oturmasını; çünkü satın almaya gücümün yetebileceği, gayet havalı bir kıyafetti.
Al işte! Tulum bana çok yakışmıştı. Mağazadan çıkar çıkmaz utanç yürüyüşüm de başlamış oldu.
Sürdürülebilir modayı öğrenmek, incelemek ve savunmak yıllarımı aldı; ancak tüm bağlılığımı kaybetmek için birkaç dakika yetmişti. Sonunda, aldığım tulumun bedelini her iki anlamda da ödedim. Değerlerime uymadığım için, aylarca süren engin ve korkunç bir özeleştiriye mahkûm ettim kendimi. Sırf bu suçluluk duygusundan, o tulumu giymekten hiç hoşlandım mı bilemiyorum. Kendimi başkalarıyla karşılaştırdım, kendimi sorguladım: Sürdürülebilir modayı savunan diğer akranlarım neler satın alıyordu? Hiç ucuz kıyafet aldılar mı? Bunu yaptığımı duysalar beni nasıl yargılarlardı? Onlara itiraf edersem beni ikiyüzlü olarak göreceklerini biliyordum, bu yüzden bu sırrı kendime sakladım.
Tüketici olarak karar verme mekanizmalarına gerçekte ne kadar katılım gösterdiğimden ve bunun kurumsal karar verme üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğundan hâlâ emin değilim. Arkadaşımla telefonda konuştuktan sonra Instagram sayfamda ilgili reklamların geldiğini biliyorum. Tüm sezonların birçok moda markası tarafından iki yıldan fazla bir süre öncesinden belirlendiğini biliyorum. Çoğu şirket, seçimlerim hakkında benden çok daha fazla ve erken fikirlere sahip. Üstelik, istediğiniz herhangi bir kişi olabileceğinizi hissettiren o mağazalara girdiğinizde vücudunuza akan öyle bir enerji ve canlılık var ki! Elbette onlara direnmenin yollarını biliyorum ama aynı zamanda modadaki irademin kaynağı da sınırlı mı diye düşünüyorum. Sürdürülebilir modayı desteklemek için bir davranış değişikliği geliştirmek, neredeyse tam zamanlı bir bağlılık ve özveri gerektiriyor. Kaslarınızı geliştirmek için bir tür egzersiz yapmak gibi. Sürdürülebilir moda da etik değerlerimizi sürekli uygulayarak, yeniden düşünerek ve yeniden şekillendirerek güçlendirmemiz gereken bir kas aslında. Bu kolay bir iş değil ve başarısız olduğunuz zamanlar da oluyor; en azından ben kimi zaman başarısız oluyorum.
Bu açıdan modaya yönelik duygularımı yeniden ele almam gerekiyor. Moda ürünlerinde kesinlikle bir neşe ve keyif mevcut; anti-modayı savunurken sanırım kimi zaman bunu ıskaladık. Yaz aylarında çiçekli bir elbise giyen birini görmek her zaman çok güzeldir. Motorcu ceketi giydiğinizde her zaman havalı görünürsünüz. Başkalarıyla iletişim kurmak, biz daha bir kelime bile söylemeden, en önce giysilerimizle başlar. Kimliklerimizi moda aracılığıyla açıklarız. Giysiler dünyaya gösterdiğimiz ikinci tenimizdir, onlar bizim vücut haritamızdır. Bu anlamda, o tulumu satın aldıktan hemen sonra, başkalarına gösterdiğim cildin ilginç ve heyecan verici olup olmadığını merak ettim. Modadaki seçimlerimden dolayı kimi akranlarım tarafından kibarca (!) dalga geçildiğimi hatırlıyorum. Kıyafetlerimi genelde tamir ediyorum ve biraz pejmürde görünmek benim için sorun değil. Bununla beraber alışveriş seçimlerim çoğunlukla sınırlı ve güncel değil, kabul ediyorum.
Sürdürülebilir moda üzerine yaptığım araştırma sayesinde moda endüstrisinin perde arkasındaki gerçek durumu öğrenmeye başladığımdan beri davranışlarımı ve uygulamalarımı adil ve etik olana kaydırmaya çalıştım. Fakat arkadaşlarımın gözünde bir şekilde eski tip “70’lerin hippi kızı” veya “homeless (!)” oldum; yamalarımı kullandığım bir giysiyi giydiğimde veya güncel görünmediğimde moda beyanımda çok sıkıcı, çok eski kafalıydım. Zaman zaman seçimlerim konusunda kendimi güvensiz hissettiğimi kabul edebilirim. Bununla beraber hızlı modanın gerçek maliyetini çevremdekilere kaç kez açıklamak zorunda kaldığımı bilmiyorum. Farklı bir sosyal grupla çevrili olsaydım, farklı giyim yöntemlerini paylaşabileceğimi, zanaat temelli uygulamalarımın ve mütevazı kıyafetlerimin tüm sürecinden zevk alabileceğimi biliyorum. Fakat benzer kıyafetlerle bir iş görüşmesine veya gece kulübüne gidemeyeceğimi de biliyorum. Sert bir ofis ortamında patronumun benzer kıyafetleri giydiğimde beni uyaracağını da biliyorum. Bunun tam tersi olarak, son derece güncel moda ürünleriyle kendimi çevrelediğimde etik ve sürdürülebilir moda savunucuları tarafından eleştirel gözlerle bakılırken, bunu yapmazsam da sosyal aktivitelerim için gerekli olan alanlardan dışlanacağımı da görüyorum. Bu durumda modada bağışıklığım için neyi seçeceğim; kıyafetlerime uygun sosyal alanları mı?
Sürdürülebilirlik için süregelen uygulamalar, iklim ve çevre krizine verilecek tek cevap olarak görülürken, aynı zamanda birçok insanın giyim seçimlerini ve alışkanlıklarını yeniden gözden geçirmesi için bir alan yaratıyor. Bunun için şimdiye kadar üretilen çözüm, maddi kültürde yer alan fiziksel nesneleri tasarlamak oldu. Ancak modanın yarattığı şiddeti malzeme seçimi ve üretimi temelinde çevre dostu olmakla hafifletemiyoruz. Şimdiye kadar var olan sürdürülebilir moda anlayışı, ne tür bir tüketiciliğin ve hangi sosyal grupların sürdürülmesi gerektiğine dair sosyopolitik bir görüşe sahip olamadı.
Devam eden moda uygulamalarımızın iki tür cezasının olduğunu söylemek mümkün: Giyim seçimlerimizde sürdürülebilirliği seçmezsek, çevresel ve sürdürülebilir bir yaşamın savunucusu olduğumuzu söyleyemeyiz. Önem verdiğimiz çevreleri de kaybedebiliriz. Esas mesele, sürdürülebilir modanın, sosyal ve ekonomik hareketlilik için giyinmesi gereken ve ekonomik gücü olmayanlar için hâlâ erişilebilir olmamasıdır. Sürdürülebilir moda, üretim konusunda adaleti sağlasa da giyim kuşam seçenekleri içinde hâlâ kalburüstü kalıyor maalesef. Giyinmenin hoşluklarından çok az kişi nasibini alabiliyor ve günün sonunda ucuz moda markaları herkesin uğrak noktası oluyor. İkinci el satın alma bile birçok şehirde bir seçenek değil ve ikinci el mağazaları fikri, orada yaşamış olan üst sınıfın bir işareti olarak karşımıza çıkıyor. Bu, orada yaşayan insanların yüksek kaliteli ürünleri satın alabildiği ve bunları elden çıkarabilecek özelliklere sahip olduğu anlamına geliyor. İkinci el giysi satan mağazalarda makul fiyata, dayanıklı, yüksek kaliteli bir merinos yününden hırka bulmak, böyle bir ekonomik ve sosyal sınıf olmadığında pek çok insan için bir fırsat olarak karşımıza çıkmaz. Sürdürülebilir moda içinde yer alan bütün öneriler herkesin yaşam alanlarıyla ve sosyal ilişkileriyle uyumlu değil.
Moda hâlihazırda suçluluk ile zevk arasında gidip gelirken hem arzularımız hem de kâbuslarımız içinde yer alıyor. Ancak bu kaygı sürdürülebilir moda için de geçerli. Yaşadığımız COVID-19 krizi, sürdürülebilirlikle ilgili seçimlerimizi yeniden gözden geçirme ve moda sisteminde tüketiciliğe yönelik bağışıklığımızı nasıl inşa ettiğimiz konusunda kendimizi diğerlerinden nasıl farklılaştırdığımıza dair eleştiriler yapma fırsatı sunuyor. Bu pandemi, neredeyse bir terapist gibi bunu fark etmemizi sağlıyor. Bu bağlamda sosyal ilişkilerimizi nasıl organize edeceğimizi ve seçimlerimiz sosyal gruplarımızda işe yaramadığında birbirimizle nasıl ilgileneceğimizle ilgili tartışmaları yürütmek için bir alan bulmaya başlayabiliriz. Belki hepimizin bir moda terapistine ihtiyacı vardır veya sonuçta biz, birer moda terapisti olmak zorundayızdır.
* Bu metnin orijinali, The New School bünyesinde yer alan Public Seminar dergisinde, Otto von Busch ve Lisa Rubin tarafından yürütülen “Fashion, Emotion and Self” konulu makale dizisi içinde 21 Ekim 2020 tarihinde yayımlanmıştır. Bu metin makalenin özgün dilinden Türkçeleştirilmiş olup, bazı kısımlarda küçük değişiklikler yapılmıştır.
** Hakan Keleş’e metne özel hazırladığı illüstrasyonlar için teşekkürler.
