Elinin Emeği, Gözünün Nuru Üzerine
Nesneleri Hatırlamak
Cyanotype, 1840’larda ortaya çıkmış ve bugüne kadar kullanımı devam etmekte olan güneş baskı yöntemlerinden bir tanesi. Mavi baskı [blueprint] olarak bilinen cyanotype, 1842 yılında John Frederick William Herschel tarafından keşfedildikten kısa bir süre sonra, tarihte ilk amatör kadın fotoğrafçı olarak bilinen Anna Atkins’in çalışmalarıyla tanınmaya başlıyor. Atkins, cyanotype’ı üzerinde çalıştığı deniz bitkilerini kataloglamak amacıyla kullanmış ve Photographs of British Algae: Cyanotype Impressions [İngiliz Alglerinin Fotoğrafları: Cyanotype İzlenimleri] adını verdiği yapıtında, bitkilerin negatif görüntülerini elde ederek, katalogladığı bu çalışmaları kitap hâline getirmiştir.*
kaynak: Britannica
Günümüzde farklı sanatçıların değişik uygulamalarla üretimini gerçekleştirdiği cyanotype, işlem basamakları fazla karmaşık olmayan bir sürece sahip. Potasyum ferrisiyanür ve ferrik amonyum sitrat çözeltilerinin karıştırılarak 24 saat bekletilmesi sonucunda elde edilen solüsyon, kâğıda sürülerek karanlık bir odada bekletilir. Kuruyunca yüzeyin üzerine pozlanmak istenen nesne veya bitki yerleştirilerek güneşe çıkarılır. Kâğıdınızı veya yüzeyi (kumaş olabilir mesela) hazırladıktan sonra nesnenizi bu yüzeyin üzerine istediğiniz gibi yerleştirerek güneşe çıkardığınızda saymaya başlarsınız. 1, 2, 3... 10... 30... 45... Sayım bitince bir an önce güneş ışığı almayan bir yere geçip nesnenizi kâğıdın üzerinden kaldırmanız gerek, çünkü güneşin altında olan her şey o sırada pozlanabiliyor veya kâğıdın üzerine yerleştirdiğiniz cismi güneşin altında kaldırırsanız eğer, o hareketin gölgeleri bile pozlanabiliyor. Bu noktada pozlama süresi biraz deneme yanılmaya veya tam tersi oldukça profesyonelleşmeye bakıyor. Ama genellikle bir dakika ile birkaç saat arasında gerçekleşen bu süreç, mevsime ve güneş ışığının geliş açısına bağlı olarak değişebiliyor.
Pozlama bittiğinde, nesnenin negatif görüntüsü elde edilir. Bu aşamada kâğıt biraz renk değiştirir; mavi ile başladığınız kâğıt, açık yeşile döner. Bu kâğıdı suya yatırdığınızda ise görüntü yavaş yavaş kendini belli etmeye başlar; ışığa maruz kalan yerler mavi, ışıksız alanlar beyaz kalır. Yıkadığınız kâğıdı uygun bir yere asar veya kuruması için düz bir satıha serersiniz. Fotoğraf banyosundan biraz daha basit ve ev içindeki olanaklarla kolayca uygulanabilen bir yöntem bu.
Uzun zamandır öğrenmek istediğim bu teknikle Brooklyn Brainery’de katıldığım bir atölye sayesinde tanıştım. Hayli sıcak bir yaz gününde sabahtan öğlene kadar edindiğim özet bilgilerle birçok şeyi deneme şansım oldu. Çoğu şeyi pozlayabildiğimi görünce dönüp bedenime baktım. Galiba kendi izimi de bırakma isteği duydum, sırf meraktan. Çocukça, tuhaf el hareketleri yapıyorum, gölgeleri düştüğü için kötü sonuçlar elde ediyorum. Elimin izi çıkar mı acaba ya da kocaman bir yüzeye solüsyonu sürsem, üzerine uzansam bedenimi pozlayabilir miyim? Halbuki hep hareket hâlindeyim, ne alanım ne de zamanım var bunun için. Bir de galiba bir hat oluşturmaktan ziyade, detay bırakmak istiyorum. İşte bu noktada aklıma saçımı pozlamak geliyor. Canlı bir şeyi tam da o anda pozlamak derdine düşüyorum. O sebeple saçımı kesmiyorum; tutup uzatıyorum kâğıdın üzerine, şeffaf bir levhayı da onun üzerine koyuyorum, saçımı tost yapar gibi sıkıştırıyorum; çünkü rüzgârla beraber uçmamalı saçlarım, o zaman istediğim etkiyi kaybederim. Elde ettiğim sonuç bana müthiş geliyor, incecik telleri bile pozlayabilmiş olmasına inanamıyorum.
Brooklyn’deki atölyeden bir yıl sonra, karantina döneminde tekrardan başlıyorum cyanotype’a. Kış geçmiş, dışarıda güzel bir güneş var, ben evdeyim, balkondaki güneşten yararlanarak bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Öğleden sonra güneş düşüyor balkona, her gün bekliyorum o güneşin gelmesini. Benimkiler ufak denemeler olacak, elde edeceklerimin sınırlarını biliyorum fakat denemek ve bunu bir oyuna dönüştürmek cyanotype’ın esas eğlencesi. Kimi kâğıdı suda daha uzun bekletiyorum, bazen kâğıtları yıkadığım suyun pH’ı ile oynuyorum (leğene kimi zaman tuz, kimi zaman sirke atıyorum), bazen de kâğıtları 10 saniye pozlayıp koşarak içeri kaçıyorum. Bütün bunları yaparken neyin etkin, neyin edilgin olduğunu düşünüyorum. Cyanotype’ta bu ikisi her bir deneme için yer değiştiriyor. Güneş mi, kâğıt mı, malzeme mi… hangisi, ne? Kesin bir yanıt vermek çok güç.
fotoğraf: Sanem Odabaşı
Nesnelerin ve şeylerin dünyasını en çok düşünmeye başladığım dönemdeyim; çünkü ilk defa onlara bu denli maruz kaldığımı karantinada evde kaldığım zaman gözlemledim. COVID-19’un nerede ve ne zaman bulunduğu belli olmayan, bir tür hiper nesne olma özelliği bir yandan, evin içindeki çeşitli objelerle bir arada uzunca zaman geçiriyor olmak öbür yandan, nesneler algılarımı dönüştürüyor görünen ve görünmeyen hâlleriyle. Aynı dönem Letters of Rainer Maria Rilke, 1892–1910 adlı kitabı okuyorum. Rilke, Lou Andreas Salomé’ye 8 Ağustos 1903’te yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Sadece şeyler bana konuşuyor.” Rilke bu cümleyi bir türlü teselli bulamadığı kitaplarından, arkadaşlarından ve hayatın seslerinden bahsederken kuruyor. Hiçbir şeyin yetmediği, yettiği hâlinin de işe yaramadığı durumlarda nesneler yarenlik ediyor Rilke’ye. Kendi küçük yaşamım dâhilinde Rilke’nin ne demek istediğini karantina sürecinde anlıyorum. Ne kitap okunuyor doğru dürüst –yığınla, koltukların ve sehpaların üstündeler işte– ne de muhabbetlerden zevk alınıyor artık; çok fazla hercümerc var. Çoğunlukla evimi dolanan güneş ışıklarının evdeki cisimlere vurmasını izliyorum, tül perdenin havalanmasını seyrediyorum, saksıdan taşan bitki topraklarını temizliyorum. Bir süre bunlar keyif verirken garip bir naiflikle incelediğim nesneleri en iyi anlatacak tekniğin cyanotype olduğuna emin oluyorum. Çiçekleri, bezleri, kâğıtları pozluyorum. Bunların arasından tekstil malzemesi en ilgimi çeken malzeme. Danteller kendini çok belli ederken, tüllerin kendini belli belirsiz ifade etmesi hoşuma gidiyor. Bazı yerlerde küçük pililer, kıvrımlar veriyor kumaş. Aradaki boşluklar da, katmanlar da, ince ipler de pozlanıyor. Ne hoş. İlk defa o nesnelere dair yaşadığım hissiyatı aktarabiliyorum. Nihayet.
Eskişehir, Nisan 2020,
fotoğraf: Sanem Odabaşı
Bellek konusunu radarına almış biri olarak bu tekniğin geçmiş zamana dair sunduğu imgenin hem nostaljik hem de gerçekçi bir dili olduğunu düşünüyorum. Hatıra ve geçmiş denince akla gelen onlarca fotoğraf albümü, duvara asılan resimler, çekilen vesikalıklar ve hatta telefonlarımızda yer eden sonsuz sayıda, fütursuzca çekilmiş fotoğraflar, arşivler ve müzelerin koleksiyonları birer belge niteliğinde hiç kuşkusuz. Elbette, fotoğrafın kendisi anları, geçmişi yakalayan ve muhafaza eden bir yapıya sahip ama cyanotype tekniği daha ziyade “şeylerin izi”ni çıkararak geçmişi ve anları muhafaza ediyor. İşte bu çok ilginç. Ve bu çok kısa sürede oluyor. Çeşitli sürelerde deneyerek elde edeceğiniz sonuçları kıyaslamanız mümkün; 30 saniyede pozlanan bir nesne ile 10 dakikada pozlanan nesne aynı sonucu vermiyor. Üstelik her şey o anda olup bitiyor.
Cyanotype’da pozladığınız şey, sürece de size de temas eden şeyin ta kendisi. Bu nedenle yakın. Ufacık detayları ve izleri biriktiren cyanotype ve Rilke’nin mektupları ile geçen karantina sonucunda, şeyler pek de oldukları gibi değiller diye düşünüyorum artık. Nesneler, onları gördüğüm hâllerinden farklılar; onları hatırladığım gibiler.
* Burcu Böcekler, “Başlangıcından Günümüze Cyanotype’ın Tarihsel Gelişimi ve Örnek Bir Proje: “İstanbul Mavisi’”, 2020.
