Nafile Telaşların Mekânı:
Yazlık*

Kuğular cevap verin siz
Zambaktan gemilersiniz
Gittiğiniz sahillere
Beni götürmez misiniz
—Hidayet Abacıoğlu

Orta sınıfın imdadına yetişen, kolaylıkla olmasa da, bir zamanlar ailenin birikimleriyle pek de fena olmayanlarından biri alınabilen denize yakın yazlıklar zamanın farklı aktığı ve hatta zamanın tamamen farklı olduğu mekânlardır. Bu mekânlarda geçen çocukluk, arada kalan alanların, konuşulmayan konuların, bazı tuhaf hâllerin ritmine sizi alıştırır. Çeşitli enstantaneleri hatırladıkça, tekrar tekrar aynılarını gördükçe bir şeyleri anlamlandırmaya başlarsınız, o şeylere isim veremeseniz bile.

İç Anadolu’dan geçerek Ege türküleriyle bize eşlik eden TRT radyolarının Yunan radyolarına karıştığı yerdeyiz. Sağda solda kurulan tezgâhlardan incir mevsimi gelmiş mi, kayısı marmeladı için son zamanlar mı kestirmeye çalışıyoruz. Bu tartışmaların devlet memuru anne babaların yazlıklarında bir ay süreyle konuşulduğuna epey şahidim: Salça mı yapalım, patlıcan mı kurutalım, erik marmeladı mı yapalım yoksa zeytinleri salamura mı? Sürekli bir iştaha yaren kışa hazır olma telaşı var. Ve tabii ki etraftaki onlarca seçeneğin ve imkânın hakkını verme arzusu…

Yazlıklar bulundukları ilçeleriyle, site sakinleriyle, denize mesafeleriyle ve örgütlenmenin türüne göre (Öğretmenler Sitesi, Nazilliler Sitesi, İzmirliler Sitesi, D.S.İ. Mühendisler Sitesi... gibi) prestij kazanan yerlerdir. Bu prestij kimi zaman bahçenize ne ekeceğinizden panjurları hangi renge boyayacağınıza kadar bir kısıtlama getirebileceği gibi, konu komşuya en yakın balkonun hangi cepheye bakıyor olduğuna (ve dolayısıyla özel mülkiyetin gözlem alanına) dair de koşulları oluşturur. Rahatlama alanlarınızı ona göre bilirsiniz. Eğer ki biraz kalburüstü bir kitleye hitap eden bir sitedeyseniz, bu ülkeye özgü birçok özelliği kaçırırsınız; bu duruma da sevinir misiniz bilmem. Çocukluğumun büyük bir kısmını geçirdiğim ve biraz olsun gözlem yapma şansına sahip olduğum, son derece kalburüstü olmayan yazlığımızda geçirdiğim günler sayesinde nasıl bir karmaşada yaşadığımı erken anlayabildim. İki türlü olan yazlıklarda (lüks ve genel hâlli diye kabaca ikiye ayıralım) geçirdiğim vakitten bana kalan en büyük ayrım ise hep şu oldu: Sitenin sahilinde, palmiye ve keçiboynuzu ağaçlarının arasında, meydanın ortasında duran Atatürk büstü ve Türkiye bayraklı sancak varsa, orası kesinlikle lüks bir yazlık sitesi değildir. Genel hâlli yazlık siteler keşmekeşten arınmamış yerlerdir; sahile indiğinizde karşılaştığınız devlet büyükleri büstleri ile mayonuzla koşarak gittiğiniz marketlerdeki tüpler, su bidonları, dondurma dolapları üzerine asılan Türkiye bayrakları arasında oluşur sizin de karmaşıklığınız. Birbirinden alakasız onca şeyin bir yığışımından oluşur böyle yazlıklar ve bu tuhaf asenkronizasyonun kendi içinde yer ettiği bir kanıksama vardır. Rafinelik bu kanıksamaya eşlik etmez kesinlikle. 

Denizden dönüldüğü vakit tuhaf bir sessizlik sarar siteyi. Bu sessizlik en fazla bir saat sürecek. Sonrasında okey oynamaya giden beyler kahvehaneyi dolduracak, hanımlar birbirinin balkonunda kahve içerken konkene oturacak. Aynı saatlerde Ankaralı emekli albay 13 yaşındaki papağanının kafesini temizlemeye koyulacak: Babacık, babacık, Fenerbahçe şampiyon! Fıstık tüm mahallenin gözdesi olmak için yetiştirilmiş bir Jako. Artık tüm yıl Ege’de yaşıyor.

Almanya’dan torunu gelen bir küçük çocuk, masaya onca yol yanında getirdiği Nutella’yı koyacak. Nutella o yıllarda henüz Türkiye’de yok. Şokella da yerini doldurmuyor. Aynı Schokolade aynı Haselnuss değil, bunun tadı başka. Ama çocuğun bitirmemesi lazım tüm kavanozu, daha geleli 6 gün olmuş. O kavanoz, kimliği birkaç parçaya ayrılmış bir benliğin tutunduğu, yanında taşıdığı, yılın 11 ayı ne olduğunu kendisine hatırlatan tatları içinde barındıran bir nesne görevini de görüyor. Yeni olan bu yerde, yeni olan bu dilde, bildiği ve tanışık olduğu tek gerçek şey belki de bu.

Planlar yapıladursun (akşam yemeğine barbunya mı, dolma mı) karşıdan elinde poşetlerin içinde kıpraşan balıklarla gelen balıkçı tüm akılları çelmeye yetiyor. “Almazsak yazık olur, bir daha nerde yeriz böyle taze balığı?!” Mangalda çupra mı yapılsın, kefal pilaki mi? Kilosu ona göre hesap edilecek. “Kaç kişiyiz? Ara telefonu da akşama yemeğe gelsinler madem…”

Bütün bu nafile telaşların tadını en çok çıkaranlar küçük çocuklar ve torunlar oluyor. Yazlıklar bu küçükler için hep bir korunaklı ve fakat son derece de özgür olunan ortamlar. Denizin, güneşin, taze sebze ve meyvenin verdiği güçle, büyüklerin gözetiminde boylar serpilir, yeni alışkanlıklar geliştirilir, birtakım bilgiler o yaz öğrenilir. Langırt ve atari makinelerine jeton yetiştirme derdinden dönen çocukları bekleyen, besleyen masalar vardır yazlıklarda.

O akşamlarından birinde de biz davetliyiz akşam yemeğine. Odun ateşinde Hayriş’im kızartma yapıyor. Sabahtan bahçesinden topladığı sebzelerin üstüne sarımsaklı yoğurt ve domates sosunu koyuyor. Ağzımızın sulanması ellerimize de bir çabukluk katıyor, ekmeği kesmeye sabrımız yok, herkes ekmeğini eliyle bölerek tabağındaki kızartma sosuna batırıyor. İrfan Amca bahçesinde gururla yetiştirdiği ağulu acı biberleri çatır çatır ağzına atıyor, bizim aynısını yapmamamızı tembihleyerek. Keyiften mest olduğumuz divanların üstünde, tabak tabak yediğimiz kızartmaların ardından buz gibi kırmızı karpuzlarımızı yiyoruz. Çay vakti geldiğinde ise benim uykumun da zamanı artık.

Divanda uyuklamaya başlıyorum. Ama bir kulağım da bizimkilerin yaptığı muhabbette. O yıl, Ahmet Kaya’nın “Saza Niye Gelmedin” şarkısına eşlik, Levent Yüksel’in Med-Cezir albümü çok dinleniyor. Teypte “Beni Bırakın” çalarken konuşulan konular arasında İstanbul’un ne kadar zor, gidenin bir daha da dönmeyi istemeyeceği bir büyük şehir olduğu, orda yaşamanın insanı nasıl yorduğu konuşuluyor. Kimilerinin evlatları okumaya gitmiş, kiminin kardeşi çalışmaya… “Yarim İstanbul’un gerdanından ben de öperim belki ilerde” diye düşünüyorum; ne şehirmiş arkadaş, amma konuştular! Sesler, sözler ve hayallerin arasında sızmış olmalıyım, gözümü açtığımda babamın omzunda oturuyor, uyukluyorum. Beni kucağına alamamış olacak, eve dönerken böyle götürmeyi tercih etmiş. Kafam bir öne bir arkaya gidip geliyor. “Az daha dayan, geldik sayılır.”

Yollar o küçük yaşlarda hep bir uzun geliyor. Hep bir taşlı, hep birinin seni taşımasına gerek var gibi. Ama sonradan fark ediyorum; kumun tahriş ettiği, ıslak terliğin ayağımı kaydırarak burktuğu o sıcak topraklı ve taşlı zeytinliklerin yolu çocukluğumdaki gibi uzun değilmiş. Bir gayretle küçük adımlarımla bitirmeye çalıştığım deniz yolunu bir çırpıda alıyorum artık. Büyümek, alnından akan terlerin azalmasıyla başlıyormuş.

Tarihe not düşülecek bir gözlem mi, geçmişe doğru romantik bir bakış mı benimkisi bilmem. Bunu ancak yazının sonunda sordum kendime, verecek cevabım da yok üstelik. Lakin, 20 küsur yıl sonra değişmeyen şey sahil meydanları olarak kalmışken, artık çocukların terlikleri epey rahat, kolay yürüyorlar. Ayaklarına taş değmesin.

Nutella’lar da bakkalın rafında yerini almış.

{tüm fotoğraflar: Sanem Odabaşı}

* Her tatilimizin güzel geçmesi için çabalayan H. Ferhan Odabaşı’ya ithafen.

çocukluk, gündelik hayat, ritim, Sanem Odabaşı, yaz, yazlık, yeme içme