illüstrasyon: Ahmet Fazıl Yenice
Gündelik Anomaliler
Rüzgâr Gibi Geçti… Thrasher!

zindeyim, zemindeyim
izindeyim kendimin
kayıyorum kaygısızca
kentler boyunca

Şehirde kendi ayaklarımızın üzerinde durmak bile bir meseleyken siz hiç teker üzerinde durmayı denediniz mi?* Tekerden kastım, kaykay ve patenlerdeki gibi küçük ama etkili ve doğrudan ayağınızın altında olanlardır. Zira bisiklet ve scooter dahi mikro-mobilite üzerinden araç statüsüne sahipken kaykay, paten gibi ekipmanlar daha ziyade bedenin uzuvsal devamlılığına hizmet etmelerinden ötürü farklı bir şekilde değerlendirilmelidir. İnanılmaz kolay gibi gözüken ama aksine hayli zor, “Ne var ya? Bunu ben de yaparım!” demenin elinizi ayağınıza dolaştırdığı türden aktivitelerdir bunlar. Kompleks bir kontrol mekanizmasının noksanlığı sebebiyle yürümeyi yeniden öğrenmeye benzeyen bu süreç, tamamen dengeyi bulmak ve yönetmek üzerine kurgulanmıştır. Bu tarz kılavuzu olmayan sporlarla haşır neşir olmak gerçek anlamda zor zanaattır bu sebepten ötürü. Temel olarak tek başına icra etmek zorunda olunan, birisinden gidip ücreti mukabilinde ders alınamayan aktiviteler olduğu için de ekstra niş bir yere konumlanırlar açık hava sporları kapsamında. Ama ben bu metinde sportif pozisyonlarından ziyade tabii ki yine kentle kurulan dinamik ve temsili olmayan1 ilişkilerin peşinde olacağım. Şehirdeki temasa dayalı ilişkilere de biraz sarmış durumdayım sanırım. Üçüncü metinde posterler üzerinden duvarların yani şehrin dikey elemanlarının pürüzlerini hissetme girişimim bu sefer kayma pratikleri üzerinden zeminle yatay düzleme taşınıyor.

Başlamadan evvel belirtmek isterim: Kendim de paten kaymaya çabalıyor olduğum ve onun üzerinden deneyimlerimi paylaşacağım için daha kapsayıcı bir bakış yakalamak adına ilgi odağını kaykay yerine “kayma” eyleminin kendisine çevireceğim, buna yönelik bir hitap oluşturmayı tercih edeceğim metin boyunca. Kaykay ile paten arasındaki ilişkiyi sokak sanatı şemsiyesi altındaki grafiti ve sticker arasındaki ilişkiyle eşleyebiliriz belki. Biraz giriş ve gelişme düzeyleri itibarıyla benzer kültürel kodlarla bağdaşmalarından ötürü aralarında yüksek bir korelasyon olduğunu öne sürebiliriz. Kaykay ve grafitinin çok daha ön plana çık(arıl)ması benzeş eylemlerin ikincil konumda kalmasına sebebiyet vermiştir; çünkü zamanının önemli bir yaşam biçimi olan ve tüm bu yaratıcı eylemleri sahne ışıkları altına çeken hip hop kültüründe, şu dört en temel faaliyetten en az birini icra edebilmek hayli mühimdi: DJ’lik [DJing], rapçilik [MCing/rapping], sokak dansçılığı [breaking] ve sokak sanatçılığı [writing].2 Hatta bilgiye değer biçen, kendini (yani kültürünü) bilmenin kendini ifade etmekteki en önemli araç olduğuna dair felsefi açılımlar yapmayı sağlayan beşinci bir elementin varlığı bile söz konusudur. Tuhaftır ki benzer zamanlarda filizlenmelerine rağmen kaymak [skating] bu listede yer almasa da orada sırıtmayacağı da bir o kadar kesin.

Bu noktada öncelikle kaykay fenomenini ayrıca bir anlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Zira tüm bu irdelemelerin fitilini ateşleyen kaykay, 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış, ilkin sadece fiziksel bir uğraş olsa da kısa zaman içinde kentsel çevrelerle derinden etkileşerek küresel bir kültürel fenomen hâline gelmeyi başarmıştır. Kaykay ve kent arasındaki ilişki sosyal, mekânsal ve (alt)kültürel pratiklerin dinamikleri boyunca süzülen çokyönlü ve katmanlı bir ilişkidir. Kısa bir retrospektif yapmak icap ederse: Kaykay 50’ler ve 60’larda Kaliforniya’da, sörfçülerin dalgaların oyunbozanlık yaparak dinginleştiği günlerde yeni oyun alanları ve arkadaş arama girişimlerinin bir sonucu olarak karadaki jeomorfolojik dalgalarla sörf yapmayı keşfetmeleriyle ortaya çıkmıştır. Bir sayfiye cennetindeki havuzların boşluğunda başlayan bu serüven, oluşturduğu büyük dalgalarla birçok gencin hayatında gelgitler yaratmayı başarmıştır. Görece ilkel olan ilk kaykayların hızlı bir şekilde anatomik olarak evrimleşerek tasarım ve işlev açısından mekanik ve estetik bir akışkanlığa eriştiğini söyleyebiliriz. Sonraki on yıllar boyunca ise bambaşka bağlamlara girmiştir: 70’ler ve 80’lerdeki karşı kültür hareketleriyle olan ilişkisi ve akabinde 90’lar ve 2000’lerde kazandığı ana akım popülerliğiyle adeta bir yaşam biçimine dönüşen kaykay, hayatlarımızdaki yerini sağlamlaştırmıştır. Bugün her ne kadar olimpik bir statüye erişse dahi bir spor veya hobiden çok daha fazlası olan kaykay ve paten gibi kaydaşları, kentsel çevreyle derinlemesine ilişki kuran kompleks bir… Nedir? Evet, doğru bildiniz: Sosyokültürel/mekânsal pratiktir. Kentin sosyal ve fiziksel peyzajı içindeki yerini sürekli müzakere ederek kamusal alanları değiştirip dönüştüren ve old school komünitelerin oluşumunu teşvik eden kayma eylemini kent bağlamında anlamak, bedenler ve (yapılı) çevreler arasındaki dinamik etkileşime dair değerli bilgiler sunuyor bizlere.

Kentsel alanların geleneksel kullanımlarına meydan okuyan kayma eylemi şehir planlamasının katı, ticari ve çıkarcı tabanında da bir kayma etkisi yaratır genellikle. Kaykaycı ve patencilerin tekerleri döndürme ve mekânları dönüştürmedeki yeteneği kentsel alanların yeniden hayal edilip farklı şekillerde kullanılmasında önemli rol oynar. Bu anlamda, kenti bu alternatif hatta istenmeyen biçimlerde anlama ve deneyimleme girişimi sayesinde kent yaşamına dair betonlaşmış normatif davranış ve beklentilerin de yüzeyi aşındırılır. Tekerlerin zemine sürtüşüyle beraber gündelik mekânlarda durağan ve gömülü hâldeki yaratıcılık ve oyun potansiyeli açığa çıkar. Basit bir merdiven seti veya bir bank, kullanım amacının dışına çıkarılarak zorlu numaralar için ilginç bir engel olarak değerlendirilebilir. Bu durum yerel yetkililerle çeşitli gerginliklere yol açabilmekte ve belirli bölgelerde kaykay kullanımına ilişkin düzenleme ve kısıtlamalar getirilmesine neden olabilmektedir. Bu yüzden kaykayın hızla ve yıkıcı bir güçle artan popülaritesine kayıtsız kalamayan kent yetkilileri bu görece tahribatı önlemek adına bir uzlaşma çözümü olarak çareyi şehrin belli noktalarına kaykay parkları inşa etmekte bulmuştur. Kamu mülkiyetindeki aşınma ve yıpranmayı azalttığı ve kayıcılar için güvenli alanlar sağladığı düşünülen bu teşebbüs beklenen etkiyi gösterememiştir maalesef. Bu alanları, doğada özgürce ve kendi hâllerinde yaşayan hayvanların sözde bakımını üstlenerek onları tek bir yere hapseden ve birer sergi nesnesi hâline dönüştüren hayvanat bahçelerine benzetmek yüzde yüz olmasa da yerinde bir analoji olacaktır. Her ne kadar yeni ve zorlayıcı hareketlerin pratik edilmesinde çokça faydası bulunan çok çeşitli yüzey ve rampaların tedarikini kesinlikle göz ardı etme niyetinde değilsem de benim takıldığım daha çok insanların kayma yoluyla şehirle kurduğu sarmal ilişkilenmenin düzleştirilmeye çalışılarak onlara “Sadece burada kayacaksınız!” şeklinde kısıtlı alanlar tayin edilmesi. Oysaki kayıcılar kaldırımların, sokakların, merdiven ve tırabzanların, kuytu köşelerin ve geniş meydanların dilinden konuşmayı sever. Aksi takdirde kentsel mekânların tüm bu zorlu engellerine kafa tutmadan nasıl özgünlük ve yaratıcılıklarını konuşturdukları bu aykırı fiziksel dışavurumdan haz alabilirler? 

HarbiYeah S8trs a.k.a. New Kidz on the Block

Bundan yaklaşık üç yıl evvel olsa gerek, o hepimizin bildiği büyük spor outlet mağazasından heves edip bir çift eski usul dört tekerli paten almıştım. Nasıl retro bir parça… Dördü de ayrı renkteki fosforlu tekerler ateş ediyor… Sırf onların cazibesine bile kapılmış olabilirim, zira daha önce hiçbir surette kaymışlığım etmişliğim yoktu. Çocukken sokağın tozunu yeterince yutmadığımdan, muhtemelen geç de olsa içimde uyanan asi bir güç diyebilirim bu isteğe. Mesela neden kaykay değil de paten? Hiçbir fikrim yok açıkçası. Asa büyücüsünü seçer misali onlar da kendi sürücüsünü seçip sesleniyor gaipten diye düşünmekteyim. Bayağı dürtüsel ve ansızın ortaya çıkan bir bağ gelişiveriyor vücudun ile o nesne arasında. Neyse, velhasıl benim bu patenleri ilk denemem de tatil için Antalya’ya gittiğim bir zamana denk düştü. Bu yeni hevesi eskitmek için gayet doğru bir lokasyondu Antalya, çünkü bu tarz aktiviteler için ayrılmış alanların miktarı sizi şaşırtacak düzeydedir, keza beni de şaşırmıştı. Ama tabii ki patenleri ayağıma geçirir geçirmez envai çeşit tekerin vızır vızır işlediği o mavi yola kendimi emanet etmem de mümkün değildi. Bu yüzden, evvela pratik yapabileceğim izole ve emniyetli bir alan bulmam icap ediyordu. Bu motivasyonla uzun zamandır bildiğim ve parçası olduğum kentsel çevreye başka bir gözle bakmam gerekti ve nihayetinde zemin, teker ve ben arasında yaşanacak düşüp kalkmalı mücadeleyi yabancı gözlerden uzak, rahatça yaşayabileceğim “utanç-serbest” bir nokta bulmayı başardım. Ve pateni ayağıma geçirip ayağa kalktığım an, yeri öptüğüm anla bir oldu. Zorlu bir sürecin beni beklediğini hafif bir hayal kırıklığıyla idrak ettiğim o an fark ettim ki hiçbir fikrimin olmadığı bu aktiviteyi yardımsız kotarmam pek mümkün olmayacaktı.

Şimdi, bu noktada jenerasyon farkı devreye girecek. Dijital öncesi zamanlarda belli şeylerin öğrenilmesi birbirine aktarım usulüyle gerçekleşmekteydi, bunun için de belli komünitelerin varlığı şarttı. Sonuçta başka bir coğrafyadan ithal edilmiş bir pratik burada nasıl yerini sağlamlaştırabilirdi aksi hâlde? Geçmişte yaşıyor olsam, çok yüksek ihtimalle edinmek istediğim deneyime sahip, reel olarak tecrübeli insanların peşine düşme eğiliminde olacakken, her şeyi kendi başına yapmaya programlanmış Y kuşağına mensup bir birey olarak şahsen soluğu YouTube’da aldım ben. Kendisi bihaber olsa da aşırı minnet duyduğum Amerikalı patenci bir abla3 sayesinde bugün zeminde rahatça süzülebiliyorum. Bu da bana şunu düşündürdü: Peki ya içe dönük bir insansanız ve yine de bu deneyimi tatmak istiyorsanız? Burada iki evrenin varlığından söz edebilirim: Bütün deneme yanılmalarla tekerleri evcilleştirmeyi öğrendiğin “fiyasko” ve tüm havalı hareketlerini sergileyip şovunu yaptığın “fiyaka” safhaları. İkinci bence çok net bir şekilde bu işe kalkışan herkesin seyircilerin varlığından hoşnut olduğu bir evre. Fakat ilki için dediğim gibi +/- dönüklüğünüzün kutbu oldukça önemli. Z kuşağına dönüp baktığımda ise hem TikTok hem de kalabalık çevrelerinden yardım alabilecek bir nesil bazlı karışım içinde olduklarını gözlemleyebiliyorum. Zira bugünkü gençlik kültürü eski nesillerin geliştirdiği alt kültürleri kendi özgün eklemeleriyle “-mış gibi” yapmakta gayet usta (Bkz. her yerde karşınıza çıkabilecek raver’lar). Benzer şekilde, şu sıralar skater’lar ve kaykay komünitelerinde de bir yeniden canlanış olduğu kesin, fakat bu gruplar bana geçmiştekinin aksine, bir ortak ve tek ilgi etrafında şekillenmekten ziyade, çokça ilginin hâlihazırda ortaklaştığı arkadaş grupları gibi geliyor; kendilerine odaklarını yükleyebilecekleri yeni bir uğraş bulmak suretiyle gelişim gösteriyorlar diye düşünüyorum. Bu sebeple, her ne kadar bir araya gelme ruhunu devam ettirseler de dışardan birinin kolaylıkla gidip kapılarını çalabileceği, herkese kucak açan o eski tatta olduklarını düşünmüyorum. Ya da belki de sadece gençlerin arasına karışmaya çekinen bir yetişkinin hüsnükuruntusu bu düşünce…

Peki, dönecek olursak mekâna… Amerika gibi yüzeyleri bizim algı ufkumuzu aşan bir diyarda kaymak oranın çok rahatlıkla bir gerçekliği olabiliyorken İstanbul gibi geniş açıklıklara sahip olmayan ve kot farklarıyla bezeli şehirlerde bu eylemi gerçekleştirebilmek hayli güçleşiyor. Epeyce soylulaştırılmış bir seçenek olan Bostancı sahili ve kentle kurulan dinamikte biraz daha başarılı sayılabilecek Beşiktaş meydanı akla ilk gelen yerler olsa gerek. Ben ise bu alanları tercih etmediğim ve hayat meşgalesinden yeni yerler keşfetmeye de mecalim olmadığından, bir hevesle giriştiğim paten serüvenime tatil bitip de İstanbul’a döndüğümde süresiz bir şekilde ara vermek durumunda kaldım. Ama üç yıl sonra yukarıda Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve İstanbul Kongre Merkezi’nin paylaştığı harika manzaralı ortak terası, aşağıda da Harbiye Açık Hava’nın sırtında yay çizen koridorun oluşturduğu muazzam kentsel yapılanmayı ve burada kaykay yapan insanları tekrardan keşfetmemle işler değişti. Burası sahip olduğu zarif mimari unsurlar, üzerinde kayılabilir yüzeyler ve deneme yapmaya elverişli oyuklarla kaymak için gayet elverişli bir düzlem vaat ediyordu. Taksim’den Maçka Parkı’na doğru giderken parka inmek yerine sizi bittiğine inandıran yoldan devam ettiğinizde Harbiye’nin arkasında kalan, kamusallığını sorgulatan bu pasaja erişebiliyorsunuz. 

Aslında varlığından haberdar olsam da bu sene kullanmaya başladığım bu geçidin kaykaycılar tarafından sahiplenilişi bir süredir radarımda olsa da beni tekrardan patenlerimi giymeye iten ana gücün bu yazı dizisine başlamam olduğunu söyleyebilirim. Kentteki rutini rahatsız eden pratikleri takdir etme çabamı söylem üretiminin ötesinde eylemsel olarak da var edebilmek için kendime koyduğum mücadelenin neticesinde bu yaz başından beri ben de Harbiye’yi kendime mesken edindim. Bahsettiğim oyuklar başlangıç için fazlasıyla yardımcı oldu bana. Patenin frensiz bir gereç olmasından ötürü duramamaya karşı önlem olarak önünüzü kesebilecek bazı dikey elemanların varlığının çok rahatlatıcı olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada bütün bir arabanın mekanik aksamının bedeninize gömülü olduğunu hayal edin. Direksiyon, vites, gaz, fren, hepsi vücudun ayrı bir köşesine ve minimal hareketlerine tayin edilmiş durumda. Bütün bu kurguyu söküp teker üzerindeki özgüvenimi kazandıktan sonra ben de açık alana terfi edebilmiş bulundum. Bu geçiş elzem, çünkü mesela kaykay (muhtemelen tahtanın biçimlenişinden ötürü) daha yanal hareketlere alan açabiliyorken, paten daha dairesel hareketlerin zevk verdiği bir aktivitedir, bu sebepten de daha geniş alanlara gereksinim vardır. Bunun yanı sıra mimar olmama rağmen daha önce şehrin materyal kimliğiyle ve yüzey malzemeleriyle de bu kadar etkileşim hâlinde olduğumu hatırlamıyorum. Kullandığınız aracın kendi materyal donatılarının öneminin yanı sıra zeminin yekpare ya da karolu oluşunun, taşların arasındaki derzlerin ya da boşlukların, yüzeydeki çatlak ve pürüzlerin ve en hafif bir meylin bile hareketlerde ne kadar fark yarattığını görmemle gelişen farkındalık, bütün yüzeyleri ezberleyip her yerde kayılabilirlik üzerinden bir sınıflandırma yapmama da yardımcı oldu adeta. Tesadüfen, çalıştığım galerinin cilalı beton zemininde yaptığım bir test sürüşü sayesinde ise videolardaki hareketleri neden yapmakta zorlandığımı fark etmiş oldum aslında. Bir kayış pistinde olanın aksine, kentteki bütün fiziksel ve sosyal sürtünme kuvvetlerine üstün gelip sokağın tekerlere gösterdiği direnci kırmayı başarabilmenin çok daha tatmin edici bir his olduğunu deneyimleyebilmeme vesile oldu bu mukayese.

Diğer taraftan Harbiye Açık Hava’da yapılan konserlere akın eden kalabalık, bu mekânı tamamen ıssız bir yer yapmaktan alıkoyan kamusal bir canlılık da vaat ediyor. Zaman bazlı bir mekân kurgusu olması hem pratik yapılabilecek tenha vakitlere hem de sosyal olarak keyifli olabilecek anlara kapı aralıyor. Bir yanda konser saatini bekleyen, konseri dışarıdan dinlemeye gelen ya da yeme içme stantlarının tadını çıkaranların oluşturduğu ana güruh, diğer yanda kayanların veyahut sadece oradan gelip geçenlerin oluşturduğu iştirakçiler… Tüm bunlar hayat dolu bir manzara çizse de arada çatışmalar olmuyor da değil tabii. Bir kere yanına arkadaşını katmış, beleşe konser dinlemeye gelmiş bir teyze, kaykaycı bir çocuğu şu şekilde azarladı: “Oğlum! Yapma, yeter! Senin yüzünden müziği duyamıyoruz.” Bu kamusal alanı kimin kullanmayı daha çok hak ettiğine dair matrak ve ironi dolu bir gerilim olsa da bunlar da kentsel mekânın tuzu biberi diyelim. Böyle anlarda bire bir içerisine dahil olmasan da kendini belli bir üst çatı komünitenin parçası hissetmek kişiyi pek rahatlatan bir detay. Ortamı tekeline alan tek bir grup yerine farklı grupların varlığı, başkaları için de mekânın benzer kullanımını teşvik ediyor bu anlamda. En azından Harbiye için öyle olduğunu söyleyebilirim. 

Bu konuda ne yazabilirim derken sadece yüzeyini kazıyabildiğim kaykay, bütün anatomik parçalarıyla, sağladığı ilginç hareketler ve terminolojisiyle, farklı kayma yüzeyleriyle, estetik tercihleriyle derya deniz bir kültür. Özel ilgisi olanlara kaykay kültürünün incili sayabileceğimiz, A’dan Z’ye bir inceleme olan Iain Borden’ın Skateboarding and the City4 kitabını şiddetle tavsiye ederim. Her gün geçici mekânsallıklara aracılık eden bedenleriyle tarayarak şekil verdikleri temsili olmayan topografyada kayan gençler tekerlerinden ilham kıvılcımları çıkartmaya devam ediyor. Buna bir nevi kent zeminlerimizin sosyal ve materyal metanetini test etme girişimi de diyebiliriz. Siz de bütün köşe, bucak, girinti, çıkıntı, yükselti, çukur, pürüz ve çatlaklara sızıp sokakla hemzemin ve şehirle hemhâl olmaya var mısınız? Haydi hazırlanın o hâlde! Kayacak çok işimiz var…

{tüm fotoğraflar: Ahmet Fazıl Yenice}

* Başlıkta geçen thrasher ifadesi, thrash müzik severler için kullanılan bir unvanken aynı adlı alevli logosuyla bilinen ve kendine ait yan ürünler de satan ünlü kaykay dergisiyle beraber kaykaycılarla özdeşleşmiş ve özellikle 80’lerde iyi kaykaycılar için kullanılan bir lakap olmuştur.

1. Nigel Thrift, Non-Representational Theory: Space, Politics, Affect (Londra: Routledge, 2007). Sosyal yaşamı anlamaya yönelik metinler veya görüntüler gibi geleneksel temsil biçimlerinden ziyade pratiklere, hareketlere ve somutlaşmış deneyimlere odaklanarak yeni bir bakış açısı sunan “temsili olmayan teori” [non-representational theory], gündelik faaliyetlerin dinamik ve süreçsel doğasını önemseyerek dünyanın etkileşimler ve performanslar yoluyla sürekli olarak canlandırıldığını vurgular. Duygulanım, maddesellik ve yaşam ritimlerine öncelik veren NRT, gerçekliğin tamamen yakalanabileceği veya temsil edilebileceği fikrine meydan okuyarak dünyanın geleneksel yaklaşımlar tarafından genellikle göz ardı edilen şekillerde nasıl yaşandığını, hissedildiğini ve deneyimlendiğini anlamaya çalışır. Bu anlamda bu teori, kaykay gibi bedensel pratiklerin kentsel alanlarla nasıl etkileşime girdiğini ve onları nasıl dönüştürdüğünü, anlık ve direkt görünür olanın ötesinde ne türde yeni anlamlar ve deneyimler yarattığını keşfetme noktasında özellikle yararlı olmaktadır.

2. Hip hop kültürüne dair güzel bir derlemeye göz atmak için şuraya tıklayınız.

3. Bkz. Dört tekerli patenler için dersler içeren bir YouTube hesabı: Dirty School of Skate.

4. Iain Borden, Skateboarding and the City: A Complete History (Londra: Bloomsbury Publishing, 2019).

Ahmet Fazıl Yenice, bisiklet, Gündelik Anomaliler, kamusal alan, kaykay, kent, mekân, mimarlık, paten, şehir, sokak