İçtim, S*çtım
Yoğun metropol hayatında sürekli hareket hâlindeyiz. Bir şeylere yetişmek için oradan oraya koşturuyoruz, hatta İstanbul özelinde inip çıkıyoruz. Öyle kolay değil burada bir yerlere varmak. Sarp sırtlar ve engebelerle dolu şehir. E hâl böyle olunca yeri geldiğinde bir durup soluklanmayı da bilmek gerekir bu tarz bir düzende. Havaların da yazın kavurucu günlerine doğru uzandığı bu günlerdeki gibiyse eğer soğuk bir birayı hak etmişizdir sanki… Kimi şehir vardır sahilde içmek modadır, kimi şehir vardır park, bahçe, orman akar, kimisi de vardır ki işte… sokakta içmeyi sever efendim. Sokakta içmek çok önemli bir kentsel kültür değil de nedir? Hele ki sokak, üzerine oturabileceğin yüzeyler şeklinde taraçalanıp bir de şahane bir manzaraya bakıyorsa, oh, değme keyfine İstanbullumun!
Üzerine düşünecek olursak, ne ilginç kentsel topografik oluşumlardır merdiven sokaklar. Bol inişli çıkışlı yaşantılarımızdaki bahtsız bedevi hâlimizi çok iyi temsil etmez mi bu bitap basamaklar? Gündelik hareketlerimizin akışı bir noktadan diğerine geçişler hâlinde ilerler. Salt fiziksel bir geçişlilikten ziyade sosyal olarak da çeşitli noktalar arasında geçişler yapmaktayızdır gün boyunca. Merdiven her zaman sembolik olarak hiyerarşik anlamlarla yüklü bir imge olagelmiştir. Kutsal olan, erişilmesi gereken, gücü, başarıyı temsil eden ne varsa basamakların tepesinde konuşlanmıştır. Hiçliğin ortasında yükselen bir merdiven imgesi için böyle doğrusal ve tek yönlü bir anlamlandırma akışı varken zihinlerimizde, şehirde durum pek de böyle değildir. Merdivenin hangi ucunda olduğunuzun çok bir önemi yoktur böylesine kompleks ve dinamik kentsel bir sarmalın içinde. O hâlâ iki koşut gerçekliği birbirine bağlayan bir sokak olarak çalışmaktadır zira.
Bu anlamda merdiven sokaklar zorlu ara kesitlerde kestirme alternatifler yaratmasından ötürü şehirdeki fiziksel bağlantıları artırdığı gibi insanların şehir ve çevresiyle daha fazla bağ kurmalarına da aracılık eder. Bu vesileyle merdiven sokağın her bir basamağı, bireylerin kentsel ortamların daha etraflıca tadını çıkarmasına, mimari formasyonlarını takdir etmesine ve şehrin canlı enerjisini bire bir deneyimlemesine olanak tanır. Ayrıca kentte topluluklar oluşturma ve başkalarıyla anlamlı bağlantılar kurma arzusuna yönelik de bir yanıt niteliğinde pozisyon almaktadırlar. Bir fermuar misali birbirinden ayrıştırılmaya zorlanmış gündelik hayat ve kamusal alan gibi dinamikleri birbirine tekrar entegre etmek suretiyle sağladığı kapsayıcı kentsel ortamlarda, bir araya gelmeye, sosyalleşmeye ve daha birçok farklı faaliyette bulunmaya alan açmaktadırlar.
Bu biraz gevşek girişin ardından kısa bir mola: Yaz aylarına özel normalde planladığım seri akışının biraz dışına çıkmaya ve bu havalardan ilham alan veyahut ona iştirak edebilecek konulara odaklanmaya karar verdim. Sokakta içme kültürünü, bu kültürün pandemiden sonra tekrardan şahlanışını, alternatif müzik camiasıyla sıkı fıkı ilişkisini ve elbette mekânsal bir yere bağlama sevdamdan mütevellit çok önemli bir mimari form ve kentsel fenomen olan kent merdivenlerine dair serbest bilinç akışımı okuyabilirsiniz bu metinde.
Evet, dönecek olursak ana mevzumuz sokakta içmeye: Neden severiz bu serseri eylemi? Gerçekten anarşist bir dürtüden mi doğar bu aktivite yoksa sadece çulsuzluğumuzdan ötürü müdür? Dümdüz “Ben şehirliyim!” tribi de olabilir pek tabii. Geceleri “dışarıda” takılmanın, güzel havalarda kapalı mekânlarda bulunmaya nazaran, bireysel bir perspektiften bakıldığında fiziksel, ekonomik ve sosyal olarak daha rahat bir atmosfer sağladığı aşikârdır. Bunun bir adım ötesinde ise bir yeniden keşif yöntemi olarak sokakta içmek kentin sosyal, kültürel ve ekonomik yönlerinin de daha yakından incelenmesine olanak tanır. Soylulaştırılanlar ve değişen kentsel peyzajdan etkilenenler de dahil olmak üzere farklı toplulukların yaşam deneyimlerini anlama fırsatı sunabilir bu eylem. Bu maddi ve manevi müdahalelerden en çok etkilenen yaşam biçimlerinden birisi de şüphesiz ki alternatif gece hayatıdır. Alternatif müzik sahnesinin bir şehrin kültürel dokusuna ve kimliğine katkıda bulunma konusundaki önemini kabul etmek önemlidir bu noktada. Zira alternatif müzik sahnesi, yaratıcılığı teşvik eden, yeni sanatçıları destekleyen ve farklı toplulukların bir araya gelmesine aracılık eden bir kentsel katalizördür. Bu anlamda sokakta içmek, gece ekonomisi ve alternatif müzik sahnesinin karşılaştığı zorluklarla ilgili bazı endişeleri hafifletmek için de pratik bir yaklaşım olabilir. Eleştirel bir noktadan bilinçsizce bu eyleme katılan alternatif kent sakinleri, gece kültürünün değişen dinamiklerini ve geçirdiği dönüşümleri birinci elden gözlemleyip sorgulayarak bu kentsel alanları daha aktif bir şekilde kullanma yoluna gidebilir bu anlamda. Böylece dışarıda geçirdikleri gece boyunca içine dahil olarak katkıda bulundukları bu canlı ortamdaki olumlu ilerleme ve değişimlerin bizzat farkına varabilirler.
Tüm bu önermeleri somut bir yere iliştirmem gerekirse: Sanırım daha çok Beyoğlu’nu işaret etmekteyim bu noktada. Genelleyerek konuşmamın çoğunuzda mantıklı bir yankı bulamayacağını düşünerek metnin istikametini Beyoğlu’na çeviriyor ve tüm bu mevzuları çok özel bir kent parçacığı üzerinden örneklemeyi planlıyorum. Beyoğlu kuruluşundan beri kentin sosyal merkezi olma görevini sırtlanan bir semtimiz olagelmiştir. Zihinlerde her zaman çok kültürlü ve çok neşeli bir kentsel tezahüre tekabül etse de bir iki jenerasyon üstte olanların hatırında yaşayan ve özlemle anılan Beyoğlu’dur o aslında. Şimdilerde ise seküler rüyalarımızı süsleyen temsili bir mekândan ibarettir. 1950 ila 1980 arası bir gerileme döneminin akabinde Beyoğlu, 1990’larda ağırlıklı olarak gençlerden oluşan bir kitleyi kendine çekmeyi başarmış ve çok çeşitli sosyal seçenekler sunarak hem gündüz hem de gece canlı bir yer hâline gelmiştir. İlginç olan, İstanbul'un gece ekonomisinin büyümesinin, dönemin kentsel dönüşüm stratejilerine dahil edilmemek suretiyle yerel yönetimlerin desteğinin alınamamasına rağmen gerçekleşmiş olmasıdır. Beyoğlu gibi sembolik öneme sahip bir bölgede Batı tarzı gece hayatı kültürünün kabul görmesi, bölgeyi günlük olarak ziyaret eden insanların deneyim ve beklentilerinin bir yansıması gibi görülebilir bu açıdan.
Ancak, gece hayatının bu kısa süreli canlanışı, sağcı otoritelerin ve onların muhafazakâr politikalarının yönetimde artan baskıcı hâkimiyet nedeniyle tekrar baltalanmıştır. 2010'lardan bu yana ise Gezi Parkı protestoları, terör saldırıları, pandemi ve son olarak ekonomik krizin bu kültürel topografyayı sert bir biçimde şekillendirdiğini ve geriye çok çeşitli ve canlı bir kamusal sahneden mahrum ıssız bir savaş alanı bıraktığını söyleyebiliriz. Ancak bu noktada Beyoğlu’nun gece kültürünün görünürdeki ölümünü meşru görmek hata olur. Her ne kadar Beyoğlu bu peşi sıra gerçekleşen olumsuzlukların taarruzu altında kalsa da onu eşsiz kılan şeyin de tüm bunlara rağmen koruduğu mukavemeti olduğunu iddia edebiliriz. Zira o kapsayıcı yapraklarıyla birçok kişiyi himayesi altına alan mahir bir ağaç misali kendi kendine yeten ve yenilenen bir organizmadır. Hayatta kalmak için göğe uzanan dallarına baktığımızda, çiçek açmak üzere olan küçük umut filizlerini her daim görebiliriz. Bu sebeptendir ki çatışmanın merkez üssünden tamamen uzaklaşmamakta fayda vardır, çünkü bu kültürel direnişte müttefiklerimizi bulmak için çok da uzaklara bakmaya lüzum yoktur. Sadece bulmak için birkaç adım atmak icap edebilir. Gecenin muhafızları muhtemelen çok makul bir yakınlıkta, müstahkem bir kamusal alanda konuşlanacak kadar geri çekilseler de şehrin kalbini çevreleyerek hâlâ bu alternatif kültürel mirası sürdürme görevini üstlenmektedir. Çünkü her nesil eninde sonunda kentli olmanın yinelenen bir gerçekliği olarak kendi gençlik dönemi kentsel eğlence fantezisini yaşamak ister.
Yukarıda bahsettiğim çeşitli faktörler nedeniyle özellikle pandemi sonrası dönemi esas alacak olursak geceyi tek bir yerde geçirmeye yönelik ana akım tekil ideale karşı alternatif bir panoramik gece hayatı deneyimi son zamanlarda yeniden ortaya çıkmıştır. Geceleri kamusal alanlarda takılmayı geleneksel gece hayatının kapalı ortamlarına tercih etme eğiliminin artması insanların eğlenmek ve sosyalleşmek için tekrar sokaklara dönmesiyle sonuçlanmıştır. Genellikle ana akım kulüpçülükle ilişkilendirilen sınırlamalardan ve ayrıcalıklardan kaçma dürtüsünden kaynaklanan bu eğilimin bu mekânların fiziksel sınırlarıyla kısıtlı olmayan daha kapsayıcı sosyo-mekânsal deneyimlere duyulan arzuya işaret ederek sosyal tercihlerdeki ve kentsel dinamiklerdeki değişimi yansıttığını söyleyebiliriz. Ancak bu görünürde değişimin, eğlence biçimleri olarak kulüplerin veya kapalı ortamların kritik bir seviyede gerilediği anlamına gelmediğini belirtmek gerekir. Bunun yerine, gece hayatı seçeneklerinin daha da çeşitlendiğini ve kamusal alanların sosyal bağlantıları ve kültürel deneyimleri teşvik etmedeki değerinin farkına varıldığını vurgulayabiliriz.
Böylelikle gece hayatı içki içmeyi, dans etmeyi ve hayal kurmayı gece ekonomisinin kapitalist hegemonisinden geri alarak gerçek anlamda tekrardan sokağa dökülmüştür. Marjinal bir periferi yaratan kentin sıkışık dokusu ve tartışmalı kamusal yaşamının kılcal damarlarından sızan bu taze canlılıkla beraber günümüzde insanlar sürekli olarak mekânlar arasında gidip gelmekte ve kendilerine kök kulüpler yerine dinamik gece rotaları1 seçerek bu hareketlilik hâlinin tadını çıkarmaktadır. Eskilerin mekân öncülüğünü anımsatan bu girişimle beraber yerel girift gece kulübü ağının uzantıları hâline gelen sokaklar, üzerinde durulacak veyahut yürünecek zaman-mekânsal coğrafi bir doku sağlamalarından ötürü gecenin çeperinden taşan canlılığına katılma hevesimizi frenlemememiz adına pasif bir platform görevi üstlenmektedir. Bu anlamda bireyler bu daha açık ve erişilebilir alanları tercih ederek kendi özgün deneyimlerini yaratmakta, bunları kendi tercihlerine göre uyarlamakta ve böylelikle geleneksel gece hayatı ortamlarının potansiyel kısıtlamalarından kaçınmaktadır.
Beyoğlu özelinde ise merkezkaç kuvvetiyle savrulan eğlence merkez üssü Asmalımescit ve Nevizade’den sonra kendini Cihangir’de bulmuştur. Meşhur merdivenlerini saymaz isek Cihangir’in en yeni ve canlı köşelerinden biri Hayriye Caddesi’nde yer almaktadır. Böyle söyleyince kimsenin zihninde bir yere tekabül etmiyor olsa gerek ama bunun yerine bir mekân adı versem ve “NOH Radio” desem çoğu kişide şimşekler çakacaktır muhakkak. Galatasaray Lisesi’nin arkasından geçen sokaktaki bu küçük köşe, kamusal alandaki gece kültürünü yeniden canlandırmak için en iyi noktaya sahipti diyebiliriz. Bir sur gibi yükselen şeve yaslanarak bu köşeye dökülen büyük kent merdivenleri ve sokağın karşısındaki iki popüler gece mekânı (NOH Radyo ve Tavern), en azından başlangıçta, ana akım gece hayatına kıyasla oldukça kamusal bir seçenek sunuyordu. Görece yeni bir mekân olan NOH Radio’nun, 2016 yılında kapılarını açtığından beri stratejik konumu itibarıyla geceyi geçirmek için alternatif bir bağlam sunarak Beyoğlu’nda yeni bir gece hayatı dalgasına yol açtığını iddia edebiliriz. İki seviyeli sokak girişi bulunan bu küçük mekân, üst kat girişinde sadece bir bar, birkaç masa ve bir tuvalet barındırırken alt katta mekânı dolduran ve çok az kişiye dans edecek yer bırakan bir DJ setine ev sahipliği yapıyor. Sesin sokakla paylaşılmasına aracılık eden bu fiziksel yetersizlikle beraber sokaktaki müziğin sesine doğru gelen ve sürülerini de peşi sıra sürükleyen alt_gençler, Beyoğlu’nun bu köşesini özellikle gece yarısından sonra hareketlenen kulüplere geçmeden önceki pre-drink evresi için gece gezmelerinin yeni odak noktası hâline getirdi kısa sürede.
Bu anlamda özel ile kamusal arasındaki sınırın en muğlak seviyede olduğu bir ortamın cazibesine kapılan taze müdavimler, bu sınırsızlığın sonucu olarak bu avuç içi kadar yerde tatlı bir köşe kapmaca telaşına düşmüşlerdir. Çeşitli alt bölgeciklerden oluşan bu kentsel düğüm noktasında her grubun önceliklendirerek konuşlandığı bir nokta muhakkak vardır. Buranın aslında mekânsal kurgu açısından konforlu bir yer olmadığının altını özellikle çizmek isterim. Park hâlindeki araçlar, mevcut trafik akışı ve mekânların önündeki fiziki elemanlar gibi çeşitli hacimlerden kalan boşlukları doldurma üzerine bir yerleşim söz konusu burada. Merdivenlerin dışarıda içmek için bu denli benimsenmesinin sebeplerinden biri de kolay sahiplenilebilir oluşlarıdır. Kent ölçeğinde bakacak olursak daha küçük, daha somut ve daha samimi elemanlardır sahiller; parklarla kıyaslayacak olursak da öyledirler. Merdivenlerde takılıyorsan ya resmi olarak mahallelisindir ya da resmi olmayan bir biçimde en kötü o eşraftansındır. Ucu çok da matah bir yere çıkmayan merdivenler bir amfi işlevi görmeye meyilli olup parçası oldukları kentsel zeminin sahneleşmesine de alan açar bilhassa. Diğer bir açıdan ise ayakta durmak ya da çömelmeye nazaran oturma eylemine aracılık edebilmek antropolojik bir düzlemde oraya yerleşmenin ve orayı sahiplenmenin anahtarı olarak görülebilir.
Hipster’ından beyaz yakalısına, mekân fotoğrafçısından araba kekosuna, seyyar satıcısından çiçek satan çocuklara, ayyaşından otopark abisine: Başından sonuna kadar hıncahınç ve her kesimden insanla dolu bu sokak, dip dibe bir arada durabilmeyi hatırladığımız, birbirimize temas etmenin kolaylaştığı ve dirseklerin diyalog hâlinde olduğu bir atmosfer sağlar. Burada belli klikler yok mu peki? Elbette var. Ama ne yok? Hiyerarşi! İşte bu sebeptendir ki tüm bu insanlar için burası sadece sokakta rahatça içebildiğin kuytu bir köşenin ötesinde bir sahne, bir podyum, bir forum, bir pazar yeri ve bir flörtleşme uygulaması da olmayı başarmış ve bir şeyler paylaşmaya duyulan özlemden ileri gelen bir şenlik ateşi gibi harlandıkça harlanmıştır. Hepimizin amaçlanmamış gibi gözüken bir özenle gittiğimiz, sırtımızı arabalara ya da kepenklere verip sevdiklerimizle beraber hâl hatırlaştığımız, gülüp eğlendiğimiz, öpüşüp koklaştığımız, bir şeyleri kutladığımız, kimi zaman merdiven basamaklarında dertleşip ağlaştığımız, tuvalet kuyruklarında yeni insanlarla tanıştığımız bu deneyimler deryası kentsel mikrokozmos, şüphesiz ki bir çoğumuzun anılarında özel bir yer teşkil ediyor.
Fakat ne yazık ki başlangıçta böylesine cıvıl cıvıl bir curcuna ateşleyen bu sıcak saha ve “Bu cuma ‘Noh’ muyuz?” gibi bir iterasyonu itkileyen bu dinamo mekân, kısa bir zaman içerisinde dış etkenlere daha fazla karşı koyamayarak kapsayıcı kimliğini bir nebze kaybetmiştir. İlk darbe gece müzik yasağıyla gelmiş, denetimler artmış ve böylelikle müzik sokakla paylaşılamaz olmuştur. İkinci darbe ise ekonomiden gelmiştir. Her koyunun kendi bacağından asıldığı bir düzene geçmeye zorlanmamızdan ötürü mekânlar da potansiyel müşterilerine öncelik verme yoluna gitmiştir. Buna yönelik yapılan hamlelerden ilki keyfi tuvalet kullanımlarını önlemek üzere kapıya dikilen güvenlikler olmuştur. Hassas güç dengelerini alt üst eden ve her şeyi gözetleyen bu otoriter göz, ortamın eşitlikçi ruhuna bir miktar çomak sokmuştur. İstemsizce sokağı kontrol altına almaya yönelik yapılan bu altyapı çalışmasının ardından iş, insanların elindeki şişelerin denetimine gelmiştir. En gerçek anlamda dükkânın önünü kapayan sığıntıları silkelemeyi görev edinen yönetimler kaldırımın kenarına şerit çekmeye kadar götürmüştür hatta bu işi. Bu tarzda, kendini koruma altına alma adı altında aldığı kararlarla mekân gittikçe içine kapanmış ve insanları diğer noktalara sürmüştür. Buradaki yoğunlaşma noktaları o kadar değişken ve hassastır ki bu cinste en ufak bir değişim dahi aktif kitlenin bir diğer noktaya kayışına sebebiyet verebilir. Böylece mekân önü ve merdiven arasındaki sokak daha keskin bir sınır hâline gelmiş ve o belli belirsiz dediğimiz sınırlar bir anda çok keskin bir şekilde tekrardan belirmiştir. Son olarak da halka açık alanlarda alkol tüketimine dair çıkan absürt yasak kararı tüm bu negatif gidişatın cilası olmuştur.
Bu değişimi okurken amacım kesinlikle kimseyi hedef göstermek veyahut kimsenin seçimlerini sorgulamak değil. Bilakis burayla ilgili yazmam tenkitten değil takdirden ötürü. Sadece, bazı parametrelerdeki ufak değişimlerin bile zincirleme bir şekilde ufacık bir alandaki sosyo-mekânsal dinamikleri nasıl etkileyebildiğini kendi deneyimlerime dayanarak söz konusu etmek istedim. Nihayetinde özel müesseseler veya yönetimler gelip geçicidir ama buraları korumak bizim elimizde. Gerçek gücün sermayede değil kamuda olduğunu unutmamakta fayda var. Buraları kaderine terk etmediğimiz, çevresini sarmaya devam ettiğimiz müddetçe toparlanmalarına öncülük edebiliriz diye düşünüyorum. Keza yakın zaman önce bu mekânların idarelerinin topluluğun içinden isimlere teslim edilmesini de gayet olumlu bir gelişme olarak alımlıyorum.
Tüm bu gelgitlere rağmen Beyoğlu’nun canlı sokaklarında, tuhaf köşelerinde ve bi’ acayip merdivenlerinde içmek bizlere yeni bir bakış açısı ve özgürlük hissi vermenin yanı sıra kişisel gelişim, yaratıcılık ve eğlence için fırsatlar sunmaya devam ediyor. Özellikle hareketli ve canlı merdivenler, gelişen bir topluluğun ve canlı bir sosyal atmosferin varlığına işaret etmekte. Bu anlamda mevzubahis ettiğim bu lekeli lokal, neo-kabilelerin [neo-tribes]2 gecenin geçiciliğinde Beyoğlu’nun ezeli ve eziyetli topografyasındaki geçiş törenlerinin [rites of passage]3 keyfini sürüyor ve daha geniş kentsel bir bağlamda ifade, keşif ve eğlence yolu olarak gece sokakta içmenin zımni ve liminal4 taktikselliğini kutluyor. Çağdaş bir katarsis olarak çürümüş rayihası, zamanda çıkılan bu yolculukta bireyler için hem izolasyon hem de sosyalleşme imkânı sağlayarak herkesi geceleri Beyoğlu’nun çeperlerinde takılmaya davet ediyor. Bu alternatif gece durağı, İstiklal Caddesi’nin kaotik atmosferine alternatif bir gerçeklik yaratan Beyoğlu’nun en yeni ve şehvetli sokağında zamanın izini kaybetmek için mükemmel bir fırsat yaratıyor bizlere. Sizden geçmiş de olsa, artık sarmasa da arada bir uğrayıp hasret gidermek ve buraların yeni neslin elinde nasıl şekillendiğini görüp tadını çıkarmakta fayda var. Zaman, istifimizi bozup istiflenmeye bakmamızın zamanı. Unutmayalım ki hâlâ üzerinde birlikte duracak basamaklarımız var. Sinerjimize sağlık, şerefe!
{tüm fotoğraflar: Ahmet Fazıl Yenice}1. James Clifford, Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century (Cambridge: Harvard University Press, 1997). Geleneksel statik ve homojen kimlik kavramlarına meydan okuyan bu çalışma kültürlerin dinamik ve birbirine bağlı doğasını araştırıyor. Modern kültürel kimliklerin küresel hareket ve etkileşim yoluyla nasıl sürekli olarak yeniden şekillendiğini vurgulayarak geleneksel etnografik yöntemleri ve köklülük kavramını eleştiren kitap, bu doğrultuda kültürel ve antropolojik çalışmaları önemli ölçüde etkileyen disiplinler arası bir analiz sunuyor.
2. Michel Maffesoli, The Time of the Tribes: The Decline of Individualism in Mass Society (London: Sage, 1996). Maffesoli, postmodern çağda büyük ölçekli kurumlar ve ideolojiler gibi geleneksel sosyal örgütlenme biçimlerinin yerini çağın değişen sosyal dinamiklerine bir yanıt olarak ortaya çıkan daha küçük, daha akışkan sosyal gruplaşmaların aldığını savunur ve bu oluşumları neo-kabileler olarak tanımlar. Aile ve milliyet gibi belli meta rasyonalitelere bağlı kalmayan ve ortak duygularla beslenen gönüllülük esaslı akışkan yapılanmalar olan neo-kabileler, bu doğrultuda ortak ilgi alanları, yaşam tarzları veya estetik zevkler etrafında şekillenir. Maffesoli, giderek parçalanan bir dünyada bireylere aidiyet ve kimlik duygusu sağlayan, duygusal ifade, dayanışma ve kolektif ritüeller için alanlar sunan neo-kabilelerin çok önemli bir sosyal işlevi yerine getirdiğini ve bu anlamda insanların çağdaş yaşamın karmaşıklığı içinde yollarını bulmalarına yardımcı olabileceğini öne sürmektedir.
3. Arnold Van Gennep, The Rites of Passage (Chicago: University of Chicago Press, 1960). “Geçiş törenleri”, farklı toplumların bir sosyal statüden diğerine nasıl geçtiğini inceleyen klasik bir antropolojik çalışmadır. Van Gennep bu geçişlerin üç aşamadan oluştuğunu savunur: ayrılma (liminal öncesi), geçiş (liminal) ve birleşme (liminal sonrası). Ayrılma aşamasında, bireyler önceki sosyal statülerinden uzaklaştırılır ve ne eski statünün ne de yeni statünün tam bir üyesi oldukları liminal bir döneme girer. Bu liminal dönem, bireyi eski kimliğinden sıyırmak ve yeni kimliğine hazırlamak için tasarlanmış çeşitli ritüeller ve törenlerle karakterize edilir. Son olarak, birleşme aşamasında birey yeni statüsüne tamamen kabul edilir ve toplumla yeniden bütünleşir. Van Gennep bu geçiş törenlerinin insan toplumları için temel olduğunu ve sosyal norm ve değerleri pekiştirdiğini savunmaktadır.
4. Victor Turner, “Liminal to liminoid in play, flow, and ritual: An essay in Comparative Symbology”, Rice University Studies 60(3) (1974): 53–92. Victor Turner, Van Gennep'in çalışmalarını temel almış ve liminalite kavramını daha da geliştirmiştir. Turner liminaliteyi, bireylerin veya grupların belirsizlik, muğlaklık ve potansiyel durumunda olduğu “iki arada bir derede” [betwixt and between] veya bir geçiş aşamasında olmak olarak görmüştür. Turner’a göre liminalite, değişim, kriz veya dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan sosyal ve kültürel bir olgudur ve sosyal normların ve rollerin askıya alınması, hiyerarşilerin bozulması ve kolektif kimlik duygusuyla karakterize edilir. Ayrıca, deney, yenilik ve yeni ifade biçimleri için bir alan sağlayan sosyal ve kültürel yaratıcılık da liminalitenin önemini vurgulamaktadır. Gerçekten de bu tür bir ritüelistik performansın izlerini bir gece gezmesinin her zaman-mekânsal aşamasında görebiliriz. Bu anlamda kent merdivenleri, sokakta takılmak üzerinden deney ve kendini keşfetme fırsatı sunan son derece liminal alanlar olarak görülebilir.
