Kumdan Kurgular
Deniz, kum (yer yer taş ve kaya) ve güneş… Yaz inancına mensup insanların kutsal üçlüsü! Bu doğal güzellik unsurlarıyla bezeli coğrafi harikalar olan sahillerin, şehrin kaotik yapısının çözülerek ufka doğru eridiği, sırtımızı gündelik hayatlarımızın sorunlarına kısa bir süre için bile olsa dönebileceğimiz, dikkat dağıtıcı unsurlar olmadan anı tam olarak deneyimleyebileceğimiz ve bu sayede alıp verdiğimiz “Oh!” şeklindeki derin nefeslerle mekânsallaştırdığımız yerler olduğunu söyleyebiliriz. Bunun ötesinde, özellikle el değmemiş statüsüne sahip değillerse, dahil oldukları kentsel atmosferin sosyal dinamikleriyle de ayrıca köpürmektedirler. Geçen metinde bazı yerlerde sahilde içmenin ne denli yaygın olduğundan bahsetmiştim. Aslında buralar için sadece içmek değil doğrudan sahilde yaşamaktır işin özü; zira denizle iç içe bir şehirde yaşıyorsanız eğer, denize gitmek çok farklı bir kültürdür. Bu metinde ise sizlere, bizzat bir sahil şehrinde (Antalya) yetişmiş birisi olarak denize gitmenin benim için nasıl sosyomekânsal bir pratik olduğunu aktarmak istiyorum.
Büyük kentsel kurgularda tercihlerimiz doğrultusunda çeşitli sosyal baloncuklar içinde yaşayabiliyoruz. Pek alışık olmadığımız farklı yaşam biçimlerine bazı kamusal alanlarda denk gelsek bile uzun süre maruz kalmadığımızdan ötürü kendi soyutlanmış yaşantılarımıza devam edebiliyoruz. Bu kesişimin yaşandığı zaman ve mekânlarda ise saygı-sevgi çerçevesinin ihlal edilmemesi yegâne beklentimiz olsa gerek. Geçen vaktin uzunluğundan mıdır yoksa mesafelerin yakınlığından mı bilinmez, ben çok sahici bulurum mesela sahildeki atmosferi. Bu denli kapsama spektrumu geniş ve insanların saygıyla bir arada durabildiği kamusal alanlar kaldı mı pek emin değilim. İnsanı dar alanda kısa kültürel paslaşmalar yapmak durumunda bırakan bu coğrafi mekânsal kurgu, sosyal dinamiklerimize dair çok şey anlatıyor ve hatırlatıyor diye düşünmekteyim.
Kurumsallaştırılmış adıyla plajlar, insanları kentsel veya profesyonel yaşamın yapay yapılarından uzakta, daha ilkel ve gerçek benlikleriyle bağlantılar kurmaya teşvik eden şehrin domestik mikrokozmosları olarak hizmet vermektedir. Bu anlamda plaj, genellikle toplumsal normların ve formalitelerin sıcaktan gevşediği bir alan olarak faaliyet gösterir. İnsanlar hem daha rahat giyindiklerinden hem de keyif aldıkları aktivitelere katıldıklarından olsa gerek, daha özgürce etkileşimde bulunma eğilimindedir bu yarı doğal ortamlarda. Normlardaki bu gevşemeyle beraber kendilerini toplumsal beklentiler tarafından daha az kısıtlanmış hisseden bireyler daha sahici [authentic]* davranışlar sergileyebilir. Etkileşimlerinde daha açık ve samimi bir ton sahiplenen insanlar, kahkahalarını ve deneyimlerini gerçek benliklerini yansıtacak şekilde paylaşmaktan da aynı ölçüde kaçınmaz. Bu yüzden plajdaki sosyal etkileşimlerin buna paralel olacak şekilde daha rahat ve resmiyetten uzak bir meyilde olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda plaj, bireylerin özgürlük ve spontanlığı destekleyen bir ortamda özgün bir şekilde yaşamaya yaklaştıkları ve bu sayede gerçek benliklerini kucakladıkları bir alan olabilir. İster mayo seçimi ister aktiviteler isterse de insanların kendi alanlarını kurma biçimleri yoluyla olsun, kişisel ifade için bir platform sağladığı aşikârdır plajların. Rahat ve doğal bir ortamın teşvikiyle beraber insanlar sahici benliklerinin sahile yansımaları eşliğinde çeşitli yollar aracılığıyla kendilerini ifade etmeye girişir.
Ancak bu rahat ortama rağmen, özellikle genç plaj müdavimleri arasında yine de akran baskısı ve uyum sorunları gibi sıkıntılar baş gösterebilir. Bir gruba uyum sağlama arzusu bazen bireylerin kendileri için doğru olmayan şekillerde hareket ettiği, özgünlükten uzak davranışlara yol açabilir. Bu noktada plajların aynı zamanda ticari alanlar olduğunu unutmamakta fayda vardır; zira çok çeşitli yaz sermayesi reklamları, plaj kıyafeti trendleri ve sosyal medya içerikleri insanların bu alanlarda nasıl davranacaklarını ve kendilerini nasıl sunacaklarını da muhakkak etkilemektedir. Bu gibi etkiler bazen bizleri özgünlükten uzaklaştırabilir, hatta sıklıkla uzaklaştırır diyelim, çünkü böyle bir sosyal düzende belirli görüntülere veya davranışlara uymak için kendimizi baskı altında hissetmemiz sanırım artık pek kaçınılmaz.
Diğer bir yandan “halk” plajları, farklı sosyal ve kültürel geçmişlerden gelen çok çeşitli insanı kendine çekerek mekân üzerinden sosyal hayatta birbirinden uzak düşebilecek farklı kesimlerden insanların kesişimsel etkileşimlerine olanak tanır. Bu çeşitlilik, bireylerin alışılagelmiş sosyal çevrelerinin sınırları dışında da kendilerini daha özgürce ifade etmelerini sağlayabilir. Bunun çok açıkça okunabilmesinin nedenlerinden biri, halk plajlarının ev yaşantılarımızın halka açık bir ortamda kusursuza yakın tekrarlandığı nadir alanlardan biri olarak karşımıza çıkmasında yatmaktadır. Kökeni göçebelikten bile geliyor olabilecek bu davranış, plaj ortamının kamusal doğasına sırıtmadan uyum sağlarken rahatlık ve aşinalık üzerinden şekillenen bir sosyal etkileşim kurma arzusunu da yansıtmaktadır. Plajların kamusal niteliğine rağmen, insanlar genellikle bu alanlarda kendi özel ev yaşamlarındaki gibi özgürce davranma isteği ve eğilimindedir. Bireyler ve aileler genellikle evvela mekânsal bir düzlemde eşyalarını ve oturdukları yerleri buna yönelik konumlandırıp düzenleyerek bir mahremiyet duygusu yaratmaya teşebbüs eder. Bu anlamda, halka açık bir ortamda ev rahatlığı hissini yeniden yaratmak adına birçok plaj müdavimi sıklıkla yanında şemsiye, sandalye, hatta bazen küçük bir masa gibi ev mobilyası rahatlığında eşyalar getirerek kendisine mini (?) bir oturma odası düzer. Derme çatma yerleşimlerden otağdan hallice kompleks düzenlere çeşitlilik gösteren bu kurgular insanların mimarlık yapma heveslerini tatmin etme girişimidir aynı zamanda. Ana eşyaların yanı sıra bu günübirlik mekânı diğer fonksiyonel araçlarla da doldurmak mühimdir. Keza havlu, hasır, soğutucu, taşınabilir hoparlörler gibi ikincil araç gereçler de olmazsa olmazlar arasındadır. Ev konforu bu şekilde taklit edilerek ev benzeri kişisel alanlar kurulması, insanların kendilerini daha rahat hissederek deniz kenarında geçirdikleri zamanın tadını çıkarmalarına yardımcı olmaktadır. Bu davranışların anlaşılması, insanların bu tarz ortak yaşam alanlarında kişisel alan ve topluluk katılımı ihtiyaçlarını nasıl dengelediklerine dair ilginç çıkarımlar yapmamıza aracılık edebilir.
Mekânı kurguladıktan sonra sıra çeşitli aktiviteler aracılığıyla bu taze yaşam alanını canlandırmaya gelir. Farklı kültürler, ev yaşamlarını plajda yeniden yaratmanın da farklı yollarına yönelir. Örneğin, büyük bir kesim aile toplantılarına ve özenli yemek hazırlıklarına daha fazla önem verebilirken diğerleri daha çok güneşlenip kitap okumak veya müzik dinlemek gibi münzevi rahatlama aktivitelerine odaklanabilir. Bu, farklı ama bir o kadar da tanıdık hâle getirilen ortamlarda aileler ve arkadaşlar genellikle gruplar hâlinde bir araya gelerek yeme içme, sohbet ve oyun etrafında kurgulanan bir zamanı paylaşır. Çeşitli sosyal bağların kurulmasına ve geliştirilmesine aracılık eden bu piknikvari toplanmalar ev içi sosyal etkinliklerin uzantısı olarak da görülebilir. Sevgi dili yemek olan bir toplum olarak ev yapımı yiyecek, içecek ve atıştırmalıklarımızı getirip sevdiklerimizle paylaşmak birçok kişi için bu tarz aktivitelerin özünü oluşturur. Menü basit peynir-ekmek, sandviç, biraz özenirsen simit gibi kahvaltılık opsiyonlardan çok daha teferruatlı yaz sofrasından hallice piknik düzeneklerine kadar çeşitlilik gösterebilir. Bu gözler ve hayli muhtemelen sizinkiler de ne hummalı hazırlıklara şahit olmuştur kim bilir!
Sudan Sınırlar
Ailemle olan denize gitme ritüelimizden kısaca bahsetmem gerekirse: Sabah çok erkenden kalkılır, çünkü sahile geç varmak söz konusu dahi değildir. Bunun ardında güneşin acımasız açılara geçişi veyahut denizin muhteşem bir akışmazlıktaki yani nam-ı diğer “çarşaf gibi dümdüz” hâlini kaçırmama arzusu gibi daha masum ve makul niyetler sezdiğinizi varsaysam da asıl makus sebebin her zamanki yerimizi başkalarına kaptırmama içgüdüsü olduğunu itiraf etmem gerekir; zira yerinizin sizden önce başkaları tarafından işgal edilmesi kimi zaman beklenmedik güneş yanıklarından bile daha tat kaçırıcı bir olay olabilmektedir. İşgal güçlü bir kelime gibi gelse de bunun çok kritik bir bölgesel husumet olduğunun altını kalınca çizmek isterim. Kendi çıkarları gereği aralarında sessizce parselleyerek bölüştükleri sahilde ittifak hâlindeki lokallerle itilaf hâlindeki yabancıların çetin bir şekilde çarpıştığı bir cephe olarak tanımlamak bile mübalağa sayılmayabilir bu yer muhalefetini.
Bizim saf tuttuğumuz ve üzerinden açılımlar yaparak sahilcilik pratiğini ortaya koymaya çalıştığım Konyaaltı sahilini bilmeyenler için: Biraz şehir içindeki konumu biraz da kot farkından mütevellit beşeri sınırları doğal sınırlarından çok daha geniş, hayli dar ama alabildiğine uzun bir yapılanma içerisindedir. Kilometrelerce uzanan taşlık bir kentsel koridor olarak niteleyebileceğim bu sahil, bir özel bir kamusal olacak şekilde neredeyse birbirine denk dilimlere ayrılmıştır. Bir yandan yoğunluğun dengeli bir şekilde dağılımına aracılık ettiğini iddia edebileceğimiz bu bölücü yaklaşımın özünde gereksiz elitist-kapitalist bir müdahale olduğunu, özel plajların yan yana dizdiği yüzlerce boş şezlongdan okuyabiliriz. Bazı plajlarda misal, tenha koylardakilerde örneğin, günü geçirmek adına şemsiye ve şezlong gibi tesis tabanlı hizmetlere ihtiyaç duyulabilir, merkezi halk plajları gibilerinde ise bu konformizmin komik kaçması pek muhtemeldir. Özellikle bu özel müesseselerin sınırlarının biraz muğlak oluşundan mütevellit özel ile kamusal arasında da ayrıca bir sınır çatışması baş göstermektedir bu tarafsız bölgelerde.
Örneğin biz ailecek tam da böyle bir sınır hattının üzerinde yer alan, özel bir halk plajının şezlonglarının bittiği yerin yanındaki cankurtaran kulübesinin önünü mesken ediniriz. Kimileri bu kulübenin gölgesine sığınmayı severken, biz bu küçük yapının önü ve şezlongların yanına yerleşmeyi tercih ederiz biraz daha mahremiyet ihtiyacından ötürü, en azından babam için öyle olduğu kesin. Sadece yere bir havlu sererek sahiplendiğin geçici bir mekân söz konusuyken her gün o aynı noktayı bulmak için de bu tarz mekânsal ve mimari referanslara başvurulması kaçınılmazdır. Peki, bize ait sınırlar bu havlu kadar mıdır, terliğimizi koyduğumuz yere dek mi uzanır yoksa maksimum kol bacak açıklığının çapını çizdiği bir kişisel alan dairesi kadar mıdır? Çünkü “Bu da çok yanıma kuruldu ya!” dediğin minimum bir iritasyon mesafesi kesinlikle var. Sadece ferahlık sağlamasının ötesinde yerde kurguladığımız döşemenin köşesine bir de şemsiye kondurursak düşürdüğü gölge sayesinde taradığımız alanı da genişletebiliriz mesela. Özel plajların en büyük tuzağı da gölgeden gelir elde etmek değil midir zaten?
Bir yaz şöyle bir tartışma patlak verdi… Bazen işgüzar işletme sahipleri usul usul her gün birer sıra daha şezlong ekleyerek hâkimiyet alanını genişletmeye yönelik hamlelerde bulunur. Böyle yaptıkları yetmezmiş gibi bir de sınırın yakınına yerleşmenizi istemezler. Durum böyle olunca birisi de bir gün çıktı, haklıca isyan etti: “Kardeşim! Böyle olmaz, cankurtaran kulübesinin önünü kapatamazsınız!” Bu sefer sesli dile getirilmesinden ötürü herkeste şu tip bir soruda billurlaşan bir farkındalık zuhur etti: “Sınırlarımız nedir?” Bir de bu arada fark ettiyseniz üçüncü bir sınır daha doğmuş oldu cankurtaranın çizdiği resmi sınırla beraber… Neyse, işletme de cevaben “Duvardaki kırmızı çizgi bizim sınırımız!” diye duvarda solup gitmeye yüz tutmuş bir leke gösterdi. Bunu takiben (sınırı) “Sen geçtin! Ben geçmedim!” tadında bir polemik git gelli bir biçimde neredeyse bir hafta kadar sürdü.
Öte yandan bu gibi daha kör göze parmak ihlaller karşısında sesimizi çıkarabilsek de bazı normlaşmış sınırlarla yaşamaya da o kadar alışmışızdır ki buradaki bazı manasız olanları sorgulamak bir o kadar beyhude gelir. Örneğin denizin içerisinde bir sınır olmamasına rağmen özel plajın önüne denk düşen kısımda görece çok daha az sayıda kişi yüzmektedir komik bir biçimde. Ya da mesela annem için güvenlik önlemleri adına koyulmuş dubaların bir milim ötesi dahi büyük harflerle tehlikeye tekabül etse de profesyonel bir yüzücü için dubanın berisi çocuk havuzundan ibarettir. Böylesine kuma gömülü sınırlarla dolu bir ortamda toplumsal cinsiyet rolleri üzerine de düşünmeden edemiyor insan açıkçası. Çok da haddim olmayarak feminist coğrafi bir perspektiften şöyle bir tespitte bulunabilirim bu bağlamda: Özellikle aile senaryolarında kadın, sahildeki evi koruyan, kahvaltıyı hazırlayan, çocuklarla ilgilenen bir durumu tekrar ettirirken, erkek, denize açılan, sınırın ötesine geçen, maceraperest rolünü oynamaya devam eder sanki sahilde de.
Yerinize kurulduktan sonra sıra ara sıcak bir sosyalleşmeye gelir. Sahil sakinlerinin veyahut deniz arkadaşlarının (samimiyet geliştiyse) yoklamasını almak sahilin gediklisi olma rutininin önemli bir parçasıdır. Zaruri ve zararsız bir röntgencilik diyebiliriz buna belki. Mekânın geçiciliği kadar kurulan ilişkiler de buna benzer bir şekilde geçici ve aynı zamanda o yere özgüdür. Bu, sadece her gün aynı yerde ve aynı saatte bulabileceğimiz insanlara, gündelik ritüellerini takip ettiğimiz, bazen selamlaştığımız, göremediğimiz zaman merak ettiğimiz, tanıdık hâle gelen simalardan ibaret olsa da nadiren sahilin ötesindeki hayatlarına dair bilgilere vâkıf oluruz bu kimselerin. Ben biraz da bir hikâyedeki veya tiyatro oyunundaki karakterlere benzetirim bu ucundan tanıyarak zihnimde karikatürize ettiğim tiplemeleri. Ve sabahları onları izlemek/gözlemek ayrıca muzip bir keyif verir bana.
Final notaları olarak, denizin içindeyken yapılamadığı için sinir olunabilen şeyler: Bir, dilediğin müziği dinleyememek ve iki, saati kontrol edememek. Bu yüzden mekânsal referansların yanı sıra tabii ki zamansal referanslar da önemlidir sahil için. Misal, cankurtaranın geliş saati önemli bir zamansal belirteçtir özellikle bizim gibi sabahçılar için. İnsanların yoğunlaşma saatinden güneşin geliş açısına çeşitli zamansal parametreleri gözetmen gereken bir mekândır sahil aynı zamanda. Bu sebepten ötürü, sahilde geçen vakit, farklı ve askıya alınmış bir zamansal mecradır. Sabahın erken saatleri ailelerin ve emeklilerin başı çektiği lokallerin hâkimiyeti altındayken gündüzün kavurucu saatleri güneşin bu pozisyonundan haz alabilecek yegâne topluluğu, turistleri ağırlamaktadır. Gecelerin ise ayrı bir vaka olup gençlerin tekelinde olduğunu söyleyebiliriz.
Velhasıl, sevgili sahiller insanların evdeki yaşamlarının temel unsurlarını plaja taşıyarak bu doğal ve kamusal alanlarda tanıdık ve rahat ortamlar yaratma gayelerine hizmet etmeye devam ediyor. Öte yandan bizlere denizde açılıp şehre dışardan, alıcı gözle bakabilme ve siluetini takdir edebilme fırsatı sunmasının da ayrıca özel bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Spontanlık ve neşe içerisinde hane içi yaşam pratiklerimizi bire bir başka bir ortama uyarlayabilme becerilerimizi test ettiğimiz bu alanlarda başkalarının alanına saygı göstermeyi, gürültü seviyelerini makul düzeyde tutmayı ve kendimizden sonra temizlik yapmayı unutmamakta da fayda var. Yavaş yağan bir yağmurun damlalarının zemini kaplamasına benzettiğim rengârenk şemsiyelerin sahile saçtığı görsel kakofoni eşliğindeki yazın ve tatilinizin tadını çıkarın!
{tüm fotoğraflar: Ahmet Fazıl Yenice}* Jean-Paul Sartre, Being and Nothingness: An Essay on Phenomenological Ontology, çev. Hazel E. Barnes (Londra: Philosophical Library, 1956). Sartre’a göre insanlar özgürdür ve eylemleriyle kendi özlerini yaratmalıdır. Özgünlük, bu özgürlüğün tanınmasını ve benimsenmesini içerir. Aynı zamanda kişinin seçimlerinin sorumluluğunu kabul ederek kötü niyetin üstesinden gelmeyi gerektirir. Kötü niyet [mauvaise foi/bad faith] bireylerin özgürlük ve sorumluluk kaygısından kaçınmak için kendilerine yalan söyleyerek kendilerini kandırmasıdır. Bireyler özgürlükle birlikte gelen bu belirsizlik ve kaygıyı kabul ederek kendilerini yaratmak adına özgün eylemlerde bulunmalıdır çünkü sahici bir yaşam, toplumsal normlara veya dış baskılara uymak yerine kişinin gerçek arzularını ve değerlerini yansıtan seçimler yapmak anlamına gelir. Bu anlamda Sartre’ın sahicilik görüşü kişinin özgürlüğünü kucaklaması, eylemlerinin sorumluluğunu alması ve kendini kandırmadan gerçek benliğine uygun olarak yaşamasıyla ilgilidir.
