kolaj: Gizem Köroğlu
Gündelik Anomaliler
Mobilyaların Anatopizması

Hepimiz zaman zaman çöp kutularının yanına veya sokağa bırakılmış bir mobilya parçası görmüşüzdür. Bu spontane karşılaşmalar hayatın günlük akışını kesintiye uğratarak bu akış içerisinde bir anomali yaratmaktadır. Durumun belirsizliği, her gün bizlerle birlikte ikamet eden bu domestik iştirakçilerimizin beklenmedik konumlarından kaynaklanmaktadır. Burada ne yapıyorlar ve buraya nasıl geldiler? İnsanlar mobilyalarını ne zaman atarlar? Kırıldıklarında mı, yıprandıklarında mı, modaları geçtiğinde mi, yoksa sadece onlardan sıkıldıklarında mı? Mobilyalar evin dışında da mobilya olarak kabul ediliyor mu? İşlevlerine göre mi yoksa bağlamlarına göre mi tanımlanırlar? Nereye aittirler? Yeni bir ev özlemi mi çekiyorlar yoksa ilk kez kendilerini özgür mü hissediyorlar?

Aslında oldukça sık meydana gelebilen bu rutin dışı olay, zihinlerde tam da böyle bir sorgulama başlatabilir ve herkesi kendi muğlak cevaplarını keşfetmeye davet edebilir. En azından benim için böyle bir süreci tetiklediğini söyleyebilirim. Yaşadığım muhitin bu tarz bir sirkülasyon açısından elverişliliğinden muhtemel belki ilk başta çok önem vermeden es geçtiğim ve sık bir şekilde tekrarlanan bu absürt imgeler dizisi bir süre sonra dikkatimi çekmeye başladı. Eve dönüş esnasında birdenbire önüme fırlayan ve gökten düşmüşçesine sokağın ortasına alelade konuvermiş bu aykırı ve muzip yaratıklar beni ve özellikle de zihnimi rahat bırakmayacaktı anlaşılan.

Sokaktan gelip geçerken karşılaştığım, beni kimi zaman gülümseten kimi zaman hüzünlendiren bu manzaraya daha fazla kayıtsız kalamayarak bu anları çok da işi detaylara boğup güzellemeden telefonumla hızlıca fotoğraflamaya başladım. Bu süper gelip geçici (ve anomalistik) durumları en azından fotografik imge olarak kayıt altına alma ve biriktirme meselesini değerli bulmuştum belli ki. Sanatsal bir kaygı gütmekten ziyade ilk başta bu benimle mobilyalar ve şehir arasında bir oyundu diyebiliriz. Kural çok basitti: Sokakta önüme çıkan her bir mobilyayı o anda fotoğraflamak, tek bir kare bile olsa.

Böylece bu basit kareler aracılığıyla, yeni günlük manzaralar yaratmak için kentsel yaşamın sürekli değişen atmosferinde yollara, kaldırımlara, duvarlara, çitlere, borulara ve sarmaşıklara katılan kanepelerin, minderlerin, yastıkların, sandalyelerin ve masaların “önemsiz” ve gündelik anlarından oluşan nadir bir bellek inşasına giriştim. Daha sonra, topladığım bu görüntülerin çeşitli akslardan ayna görüntülerini alarak modifiye ettiğim negatif bir manipülasyona evrildi süreç. Böylece fotografik bir kolaj serisi doğmuş oldu bu kentsel oyundan. Yeni formlar ve figürler keşfederek, bozulan simetriyi yeniden kurarak ya da sadece bu mobilyaların ucube statülerini yükselterek onların hâlâ potansiyel dolu olduğunu göstermeyi amaçlayan bir iş olarak tanımlayabilirim bu seriyi. Bu evsel varlıkların melankolik ve muzip aurasını yakalayarak ve şehirle birlikte yarattıkları yeni kentsel unsurları, dokuları ve geçici desenleri kutlayarak izleyicide yeni hisler uyandırmak da amaçlarımdan bir diğeriydi. Ve ürettiğim imajlara baktıkça da aslında basit gibi görülebilecek bu durumun çok farklı okumalara olanak sağladığını fark ettim.

İşte tam da bu durumu çok iyi yakalayan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor anatopizm.1 İşbu dizinin başlığında yer alan anomali tanımını da temellendiren paradoksal bir paradigma yaratır bu yer değiştirme. Mobilya mekânın içine koyulduğunda mı varlığı onanır yoksa mobilya olduğu için mi nereye koyarsak orada bir mekân kurmamıza aracılık eder? İnsan eylemleri sonucunda karşılaştığımız bu tablo karşısında aslında insan faktöründen bağımsız bir potansiyel taşıdığını söyleyebiliriz mobilyaların. 

Bu tanım bana aynı zamanda Tim Cresswell’in yersizlik [out-of-place] ve bu doğrultuda yine anakronizmden referans alarak alternatiflediği “anakorizm” kavramını hatırlattı.2 İçerinin tanımlanmasında dışarının önemini vurgulayan Cresswell, insanlar ve buna bağlı pratikler özelinde yerinde ve yerin dışında olma hâllerini uygun/uygunsuz olma durumuyla çakıştıran bir tutum sergilediğimizi gözler önüne serer bu coğrafi-mekânsal okuma üzerinden. Hatta bu yere bağlı olarak gelişen sosyal yaklaşımın “yerini bilmek”, “yerli yersiz”, “Her şeyin bir yeri ve zamanı vardır” gibi gündelik söylemlere de sirayet ettiğini rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz aşikârdır. 

Bir olgu onu saran fiziksel veya sosyal sınırların dışına çıktığında bunun bir çeşit sınır ihlaline sebebiyet verdiği varsayılır. Bu yüzden yerinde olmayan, dolayısıyla kurulu düzene riayet etmeyen şeylerin etrafa saçtığı bir endişe mevzubahistir. Bu sosyal bir sapmanın ötesinde, özünde gerçekten mekânsal bir mefhumdur. Aslında (suç) işleyiciden ziyade bu durumdan rahatsız olan izleyicinin algısıyla şekillenir bu önyargı. Ve bizler bu tarz sınıflandırmalar kurguladıkça bunların dışarısında kalan şeyleri de çöp/atık olarak görürüz Mary Douglas’a göre.3 Özellikle mekânlar bu tarz sınırlar üzerinden kurulan bir sınıflandırma için iyi aracılık edebilmesinden ötürü çöp olarak tanımlayabileceğimiz durumların oluşumunda da önemli rol oynar. Aradaki bağ güçlendikçe de bu durumun oluşma ihtimali artar.

Bu perspektiften Cresswell’in “yersizlik” kavramı beklenen normlara veya bağlamlara uymayan şeylerin ve alanların algılanmasıyla ilgili olduğundan, sokaktaki atılmış mobilyaları ve bunların yeni anlık alanlar yaratma potansiyelini tartışmak için de uygun bir çerçeve olabilir. Sokağa atılan mobilya orijinal, beklenen bağlamından (bir ev) çıkarılıp farklı bir bağlama (sokağa) yerleştirilerek bir yeniden bağlamsallaştırma sürecinden geçer. İç mekândan dış mekâna bu geçiş, yersizlik fikriyle uyumlu olarak, belirli nesnelerin nereye ve hangi koşullara ait olduğuna dair geleneksel kavramlara meydan okur; zira eve veya belli bir iç mekâna ait objeler olarak tanımlanmalarından ötürü coğrafi bir sınır benliklerine gömülü olarak gelir mobilyaların. Artık kamuya açık bir ortamda bulunan bu mobilyalar basitçe sokağa ait değildir, orada bulunuyorlarsa da çöptürler çünkü evin sınırlarını aşmışlardır. Peki gerçekten mobilyayı evden çıkarıp sokağa bırakınca çöp olduğunu varsayabilir miyiz? Mobilya çöp statüsüne eriştiği için mi sokağa bırakılıyor yoksa sokağa bırakıldığı için mi biz çöp olarak algılıyoruz onu? İnsanların bu tür nesneleri yabancı bağlamlarda nasıl algıladığına ve yorumladığına bakarak birçok çıkarımda bulunabiliriz.

Düz mantık bir nedenselliğin rehavetine kapılmazsak bu mobilyaları mekânın dışına itilmiş cansız nesneler olarak görmek yerine mekân kurma ve dönüştürme potansiyelini elinde tutan varlıklar olarak görebiliriz aslında. Çünkü bağlamından koparılan bu istenmeyen varlıklar, belirlenmiş işlevlerine karşı negatif bir alanda var olarak kendi anlık ortamlarını yaratır. Yeni ve geçici çevreleriyle kurdukları güçlü ilişki, bu metrukların mekânsal bir karşıtlık içinde yeni bir diyalekt oluşturduğunu gösteriyor bizlere. Bu bir arada varoluş, evsel ve kentsel dokular arasındaki çizginin bulanıklaştığı ve yeni bir kolektif çürüme ve bozulmanın meydana geldiği yansıtılmış bir gerçekliği meydana getirir. Ayrıca, bağlamsal aktarım özne ve çevresi arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak yeni özgün konfigürasyonlar üretmeye aracılık edebilir. Böylece bu atık mobilyalar hem içsel hem de dışsal dönüşümlerin gücünü taşıyarak özgün olmanın tezahürleri hâline gelir.

Mekânın üretiminden bahsederken Henri Lefebvre’nin sosyal mekânına da bu noktada bir kanal açabiliriz.4 Mekânın sadece fiziksel bir yapı olmadığını, sosyal olarak da üretildiğini vurgular Lefebvre. Sokaktaki atılmış mobilya olgusunu da sadece fiziksel bir olay olarak değil, sosyal pratikler, güç dinamikleri ve mekân üretiminin karmaşık bir etkileşimi olarak analiz etmemize yardımcı olabilir bu yaklaşım. Gündelik eylemlerin ve mekânla etkileşimlerin bir bölgenin deneyimini nasıl şekillendirdiğini bu nesneler üzerinden okuyabiliriz böylelikle. İnsanlar mobilyalarını sokağa attığında, bu durum genellikle bir mahallenin “yaşanan alan”ı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olup o bölgedeki sosyal davranışların, ekonomik koşulların ve kültürel pratiklerin bir belirteci hâline gelebilir.

Bu istenmeyen görece çağdaş antikaların anlık koleksiyonu, tüketim toplumunun açgözlülüğünden ortaya çıkan yeni bir mobilya çizgisini de tasvir ediyor diyebiliriz. Bu anlamda tüketimi ve beraberinde atık üretimini, aynı zamanda geri dönüşüm veya yeniden kullanım potansiyelini sembolize eden bu atılmış eşyalar, diğer kişiler tarafından alındıkça, yeniden kurgulandıkça veya kullanıldıkça mekânsal pratiğin bir parçası hâline gelir. Kullanmak ya da değiştirmek üzere atılmış mobilyaları toplama eylemi, kentsel sahiplenmenin [urban appropriation] bir biçimi olarak da görülebilir. Bireylerin ya da toplulukların kentsel mekânları böyle basit eylemlerle sahiplenmeleri ve kendi ihtiyaç ve arzularına göre yeniden tanımlamaları, mekânın baskın temsil ve kullanımlarına meydan okumalar olarak kavranabilir. Çünkü basitçe mekânın kullanımına dair her bir ihlal yeni bir ihtimali de doğurur. Böylece bu eşyalar da “tasarlanan mekân”ın bir parçası olmayıp mekânın sosyal üretimine katkıda bulunur.

Edward Soja ise egemen mekân anlayışlarına bir karşı-hegemonya oluşturan bu kompleks mekânı üçüncü mekân [thirdspace] olarak tanımlar.5 Mekânsal deneyimlerin ve ilişkilerin karmaşık bir bileşimi olan üçüncü mekân, fiziksel ve zihinsel olan mekânsallıkları hem kurcalayan hem de kucaklayan bir kesişim ve birleşim kümesi temsilini içerir. Farklı kimlik ve kültürlerin bir aradalığını ve toplumsal ve mekânsal adaletin varlığını hatırlatarak ve de sorgulatarak bizleri eylem ve etkileşime teşvik eden bir yer teşkil eder.

Bu yüzden, sokağa atılmış mobilyaların varlığının çeşitli durumlarda kamusal alanın kullanımı konusunda çatışmalara veya müzakerelere yol açtığı söylenebilir. Çünkü bu mobilyalar kentsel alanların yapılandırılmış ve planlanmış doğasına meydan okuyan geçici, gayri resmi (üçüncü) mekânlar yaratır. Bu yeni alternatif çoklu mekân aynı zamanda iyi bir heterotopya örneğidir.6 Birçok farklı mekânın ve dinamiğin çakıştığı çelişkilerle yüklü bu örtülü ötekilik norm dışı bir yeri tarifler. Eşyaların alışılagelmedik mevcudiyetinden doğan bu heterotopik mekânın süreksizliği bu yönüyle bütün bu kavramsal yaklaşımların izleklerini taşıyarak düşünecek çok fazla şey bırakır ardında.

Bu mekân üzerinden çeşitli teorik okumaların ardından (yani benim nesnenin fiziki ve sosyal çevresiyle –bağlamla– kurduğu kompleks ilişkilere uyarlamaya çalıştığım bir analizin ötesinde) bir katman derine inip nesnenin kendisine ve işlevine odaklanmak istersek de yine ilginç fenomenolojik çıkarımlarda bulunabiliriz. Mimari pratiği Giorgio Agamben’in politik felsefi önermeleri üzerinden okumaya çalışan bir makalenin7 ışığında ben de benzer bir uyarlamayı, bu nesneleri Agamben’in işleyişsizlik [inoperativity] kavramı üzerinden ele alarak yapmak isterim.8

İşleyişsizlik, metafiziksel özne kavramı aşılarak asla tükenmeyecek bir potansiyel ontolojisi yaratmak adına herhangi bir eylemin amaç dışı bir anlamda yeniden nitelendirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda işleyişsizlik amaçla her türlü bağını yitiren ve tükenmemiş potansiyelliği ifade eden bir eylem meselesidir. İşleyişsiz olmak, faal olmamak demek değildir; aksine şeylerin potansiyelini geri kazandıran, onları yeni şekillerde kullanılabilir hâle getiren faaliyettir. İşleyişsizliği olumlamak, ataleti, hareketsizliği ya da apraksiyi olumlamak değil, herhangi bir görevden yoksun bir praksis biçimini olumlamaktır. Bu yüzdendir ki işleyişsizlik, şeylerin yok edilmesini değil standart işlevleri savunur ve serbest kullanımı mümkün kılar. Amaç, şeyleri, onları azınlığın alanı olarak ayıran isimlerden kurtarmaktır; böylece dünyadaki şeyleri doğal bağlamlarına yani ortak kullanıma geri döndürmektir.

İşte mobilyalara da bu çerçeveden bakacak olursak onları birer atık, sonu gelmiş, yaşamını ve işlevini yitirmiş şeyler olarak görmeyi bırakıp onları döşemelerine işlenmiş durağan potansiyelleri ışığında gözleyebiliriz. Mobilyalar doğaları gereği genellikle simetrik yaratıklardır, çünkü uzun süreli kullanım için sertlik veya konfor gibi belirli işlevleri sağlamaları beklenir. Sürdürmek zorunda oldukları bu katı simetri kırılma, yırtılma veya gevşeme gibi küçük değişikliklerle bile bozulduğunda, bu durum hizmetlerinin sona ermesine ve buna paralel olarak yer değiştirmelerine yol açabilir. Olası sonuç, yaşam sürelerinin sona erdiğine dair bir yanılsama yaratabilir, ancak aslında bu yer değiştirme yaşam döngülerinde işleyişsiz hâle geçtikleri bir durak olarak görülmelidir.

Bu evsiz eşyalar, taşıdıkları anımsatıcı özellikler nedeniyle cansız nesnelerden ziyade her yerde bulunabilme özelliğine sahip gezginler olarak ele alınmalıdır bu noktada. Sadece tanıklık ederek ya da deneyimlerine eşlik ederek insanların hayatlarının bir parçası hâline gelirler ve bu gizil ilişkilerin izleriyle şekillenen bir anı katmanı elde ederler. Dahası, (mobilyaların da her evin sakinleri olduğu göz önünde bulundurulursa) yalnızlığa mahkûm edilen bu sürgünlerin aslında dışlanmış bir topluluğun üyeleri olduğu bile iddia edilebilir. Yaşadıkları ayrılık ve bunun sonucunda yaydıkları yalnızlık havası nedeniyle onları birer memento mori’den [ölüm sembolü] ziyade felix culpa [mutlu hata] olarak görmeliyiz. Böylece bu mobilyaların entropik varoluşlarını ve bu ilişkisellikten doğan kentsel mikro-kozmosları da kutlayabiliriz.

Bu metin aracılığıyla hayatın normal akışı içinde bir anda ortaya çıkan, sedanter yaşam tarzını bırakıp şehre katılmayı tercih eden, yersiz ve işleyişsiz mobilyaların esrarengiz ve anomalistik niteliklerini yansıtmaya çalıştım. Bir koltuğu basitçe evin dışına ötelemenin bile (anatopizma!) nasıl bir zincirleme tepkimeye ve bu doğrultuda kentsel ve kültürel kodlarda bir zemin kaymasına sebebiyet verdiğini aktarabilmişimdir umarım. “Gündelik Anomaliler” dizisiyle şehirde olup biten bu tür diğer gizemlerin peşinden de koşmak niyetindeyim. Çünkü bana göre şehirde çok fazla ilginç şey olup bitiyor, gündelik hayatlarımızın fantazmagorisinden sıyrılmayı başarıp görmek istersek tabii…

{tüm fotoğraflar: Ahmet Fazıl Yenice}

1. Uygun yerinin dışında olan şey; anakronizmin coğrafi karşılığı. (y.n.)

2. Tim Cresswell, Place: A Short Introduction (Londra: Blackwell, 2004).

3. Mary Douglas, Purity and Danger: An Analysis of Concepts of Pollution and Taboo (New York: Praeger, 1966).

4. Henri Lefebvre, The Production of Space (Oxford: Blackwell, 1991).

5. Edward W. Soja, Thirdspace: Journeys to Los Angeles and Other Real-and-Imagined Places (Cambridge: Blackwell, 1996).

6. Michel Foucault, “Of Other Spaces”, Diacritics 16 (İlkbahar, 1986): 22-27.

7. Camillo Boano, “Philosophical Thinking as Political Praxis: Giorgio Agamben and Inoperative Architecture”, This Thing Called Theory (Londra: Routledge, 2017).

8. Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life (Stanford: Stanford University Press, 1998).

Ahmet Fazıl Yenice, antika, Edward Soja, ev, geri dönüşüm, Giorgio Agamben, Gündelik Anomaliler, gündelik hayat, Henri Lefebvre, kent, kullanım değeri, mekân, Michel Foucault, mobilya, şehir, sokak