(de)kolaj: Beyza Nergis Özbek
Gündelik Anomaliler
Wabi-sabi ve
Poster Soygun Sanatı

Bir varmış bir yokmuş… Sokakta bin bir poster varmış, sonra hepsi bir olmuş ve de yok olmuş. Şehri vücudumuz gibi bir organizma varsayalım analoji aşkına. İç mekânlar organlarımız, sokaklar damarlarımız olsun. Duvarları ise tenimiz. Sokak posterlerine ne demeli peki bu durumda? Giysi olur zannımca. Bir güzel giydiririz zira posterlerle tenimizi. Ama gün aşırı değişir stili, bir giydiğini bir daha giymez sokak. Üzerinde paralanır posterler ve solar hiçliğe doğru. İşte aynı bizler gibi şehir de sürekli böyle giyinip soyunmaktadır. Peki o kâğıdın beyaz, yarı soyulmuş, cam kırıklarını andıran parçacıkları… Tabiri caizse duvarların iç çamaşırı diyebilir miyiz o hâlde onlar için de? Nasıl ki çıplaklık en erotik olana tekabül etmesi gereken durumken iç çamaşırı daha baştan çıkarıcı bir tezahürse bu da aynı öyle değil midir?

O yüzden sorarım: Neden yırtılmış sokak posterleri daha çok hoşumuza gider? Bu müphem müdahaleler mecrası ne anlatır bizlere? Arkeolojik bir girişim misali tabaka tabaka inip işin özüne baktığımızda görünenin ardındakini afişe etmenin estetiğiyle karşılaşırız. Duvarın içine sızmak, şehirle bütünleşmek üzere bir davetiyedir her bir posterin soyulup kalkan ucu. Bundan mütevellit sokağı giydirmekten ziyade soymaya odaklanacağız bu metinde daha çok. Bir öncekinde ekleyenlere odaklanmıştık, bu sefer ise çıkaranlara bakacağız. “Soygun” diyeceğim bu Dada eyleme. Çünkü sokakta soygun var!

Geçiciliği kutsayan, yıpranmış ve de solmuş sokak posterlerinin eylemselliği ve de estetiği hakkında konuşacağız. Bunu yaparken de bir Japon felsefesiyle çakıştırmak niyetindeyim bu olguyu: Wabi-sabi… Leonard Koren’in Sanatçılar, Tasarımcılar, Şair ve Filozoflar İçin Wabi-Sabi adlı kitabında1 ortaya koyduğu önermelerin paralelinde bir irdelemeyi posterlere uyarlayacağım. Peki nedir bu wabi-sabi?

Wabi-sabi kusurlu, kalıcı olmayan ve tamamlanmamış şeylerin güzelliğidir. Gösterişsiz ve mütevazı olanın güzelliğidir. Geleneklere uymayanın güzelliğidir.”

Bir Japon yaşam felsefesi ve aynı zamanda estetik bir kavram olan wabi-sabi kusurluluğun, geçiciliğin ve sadeliğin güzelliğini vurgular. Budist öğretilerinde varoluşun üç işareti olan süreksizlik [mujo], acı çekme [ku] ve boşluk veya öz doğanın yokluğunun [kara] yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda wabi-sabi özgünlüğe değer verir ve doğal döngülerin bir parçası olan büyümenin, çürümenin ve ölümün güzelliğini benimser. Özellikle çay seremonilerinde [chanoyu] önemli bir yer teşkil eden bu anlayış, geleneksel mimari, çömlekçilik (bkz. ünlü Japon seramik tarzı Raku) ve Ikebana (çiçek düzenleme sanatı) gibi Japon kültürünün birçok farklı alanını etkilemiştir. Japonya’nın ötesinde ise güzellik ve gündelik yaşama daha takdir edici bir yaklaşımı teşvik etmesinden dolayı küresel olarak da çok çeşitli sanat, tasarım ve yaşam tarzı hareketlerine ilham vermiştir.

I. Her şey geçicidir.

Sokağa asılan bir posterin ömrü ne kadardır sizce? Bir gün, iki gün? Görevini yerine getirecek bir süre boyunca görünürlüğünü korur mu yoksa bundan çok daha hızlı bir şekilde mi tahribata uğrar? Bunun farkındayken hâlâ poster asmak beyhude bir çaba değil midir? Posterler hâlâ çağımızla ilişkili midir yoksa sadece geçmişten kalan bir pazarlama alışkanlığı mıdır?

Bir posterin ömrünün ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini kestirmek zor. Zira yüzeyler ne kadar seri kaplanırsa aynı serilikte de hasara uğruyor gibi gözüküyor. Bu da şunu düşündürüyor: Belki de çok yakın bir gelecekte son posterler asılacak, onların üzerine yenileri gelmeyecek ve onlarla beraber bu gelenek de solup gidecek… Sokaklar ise çıplak kalacak bundan böyle. Özellikle dijital mecraların ve kamusal sergileme teknolojilerinin yükselişini hesaba katarsak poster asmanın nesli tükenmekte olan bir pratik olduğunu kabul etmek gerektiğini anlarız. Bu anlamda posterin sadece somut ömrü değil soyut ömrü de kısadır artık. Kapitalist sistemin, ekolojik sorunların arkasına sığınarak yükselen kâğıt fiyatları sebebiyle basılı yayınları denklemden alelacele çıkarmaya çalışmasına yakın geçmişte şahit olduk. Bugün birçok büyük müze ve galeride gözlemleyebileceğiniz bu ani ayrılık size de kendinizi bir miktar eli boş ve kalbi buruk hissettirmiyor mu? İnsanların sergi deneyiminde eserlerle aralarına telefon duvarını çekmelerinden şikâyetçi olup da etkileşim kurabilecekleri yegâne malzemeyi ellerinden çekip almak pek de samimi bir çaba olarak okunmuyor maalesef. İzleyiciye birtakım hatırlanmaya değer şeyler [memorabilia] sunmadan faturayı baş belaları listesinin en altındaki masumlara kesmeye çalışmak bu düzene uygun görünüyor, tıpkı plastik pipetler gibi… Ama bu daha farklı bir mevzu, o yüzden fazla deşmeyeceğim.

Yine benzer bir şekilde dergi yayıncılığının derinlemesine baltalanması ve buna bağlı olarak özellikle 90’lar ve 2000’lerde bu yayınların aynı mantıkla bir hatıra bırakma vizyonuyla eşantiyon olarak verdiği o popüler kültür posterleri odalarımızı süslemiyor artık. Bugün bir gencin bir postere kolaylıkla erişmesi pek mümkün gözükmüyor anlayacağınız, ilgi duyuyor mu o da ayrı bir merak konusu tabii. Sokak posterleri bu bağlamda son direnen kale olarak karşımıza çıkıyor. Bugün sadece sinema, televizyon, müzik, edebiyat, moda ve siyaset paydaşlarının tekelinde bulunan ve salt reklam içerikli gibi görünen bu pragmatik çıktılar, aslında hâlâ lokal etkinliklere sahip olduğumuzu ve bir topluluğun parçası olabileceğimizi bizlere analog bir yolla sunan hatırlatıcılar olarak bağımsız, hatta neredeyse nostaljik bir eforla arz-ı endam ediyor. Anlayacağınız, çok da ucuz ve kolay olmayan bu yöntem bazı insanlar tarafından hâlâ en randımanlı yol olduğu için değil, daha ziyade geçiciliği kanıksanarak wabi-sabi bir hâlet-i ruhiye içerisinde icra ediliyor. Böylece posterler muzipçe bir görünüp bir kaybolarak onu ortamdan elemeye susamış diğer kitle iletişim araçlarının elinden kaçıyor ve fazla dikkat çekmeden gözlerden olmasa da dikkatlerden ırak, varlıklarını sürdürmeye devam ediyor.

II. Her şey kusurludur.

Yağmurla susar, güneşle yıkanır. Biri söker bir ucundan, diğeri yamar yeni olanı. Solar zamanla peyderpey. Genleşir kimi zaman, büzüşür bir başka sefer. Soyulur pul pul değiştirircesine deri. Alamayız zamanla onu geri. Güzelleşir eskidikçe ileri. Ah, şimdi ne hâldedir o sokak posterleri? 

İnsan eylemleri ve iklim koşulları gibi doğal kuvvetlerin müdahalelerine savunmasız, bozunur bir malzemeden yapılmalarından ötürü posterlerin akıbeti anbean izlenebilir bir duruma taşınır. Tüm bu mücadelenin haşin izleri aşınma, yıpranma gibi formlarda kendini kolaylıkla açığa vurur. Zamanın akışına ahenkle iştirak edebilmek zor bir meziyettir. Güzelce yaş alabilmeye benzeyen bu süreç aynı şekilde takdir edilmelidir. Dalgalara karşı değil bazen de dalgayla bir yüzüldüğünde çıkmaz mı özümüz derinlerden yüzeye?

Böyle yüzeyler ve alanlar zaman-mekân sıkışmasının [space-time compression]2 dışında kalan küçük parçalar olarak zamana direnmektedir. Bu yüzeyler zamansız olma eğiliminde olup zamana işaret eden tüm imlerden kurtulma çabasındadır. Tıpkı yıldızlara baktığımızda hangi zamana baktığımızı bilemediğimiz gibi, benzer bir şekilde bu katmanlaşmada da bunu okumak oldukça zor. Zamanın hissiyatı yalnızca posterlerin formlarını eriten yara berelerinde okunabilir. Ne kadar zamansız ve de formsuz olurlarsa o denli kusursuza yaklaşmaktadır posterler de. İşte bu kusur döngüdür onlara mistik-estetik aurasını veren.

Her bir yırtıkla tekil olmaktan çıkıp dinamik bir bütünün saptanamaz parçaları hâline gelen posterler, seri üretim nesnelerken bu şekilde kişiselleşerek eşsiz sanat eserlerine dönüşür. Çirkin sayabileceğimiz yaralar almalarına karşın bir güzellik paradigması yaratırlar kendi içlerinde. Edisyondan emsalsiz olana bir uzanıştır bu yolculuk. Bu aynı zamanda hâlihazırda sanat dünyasınca da beğeni görmüş ve de birçok farklı sanatçı tarafından uygulanmış bir tekniktir. Fluxus sanatçılarından Wolf Vostell tarafından ortaya atılan dekolaj [dé-coll/age],3 kolajı ters yüz eden bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Parçalardan bir bütün elde etmeye hizmet eden kolajın aksine, bir bütünü tahrik ve tahrip etme girişimidir dekolaj. Sokakları kaplayan çeşitli materyallerin yüzeyinde dekolteler açarak altta yatan katmanlarla kavuşmalarına ve kaynaşmalarına vesile olan bu teknik belli belirsiz imge, metin, renk ve dokuların üst üste çakıştığı kaotik bir kentsel manzara vaat ederken, bu bozunmadan doğan bir dönüşümü de beraberinde müjdeler.

Bu teknik, Vostell tarafından kavramsallaştırılmış olsa da daha çok yine 60’ların avangard gruplarından Nouveau Réalisme’in sanatçıları (“affichistes”) Jacques Villeglé, Raymond Hains ve François Dufrêne tarafından uygulanmıştır. Ülkemizdeki temsilcisi ise Burhan Doğançay olarak görülebilir. Yırtık ve yıpranmış posterlerin savaş sonrası Avrupa’sının hem fiziksel hem de sosyal anlamdaki tarumar hâlini temsil etmekteki başarısından etkilenen ve sosyal eleştiri yüklü bir sanatsal müdahale fırsatını geri tepmeyen dönemin sanatçılarının bu anlamda geleneksel güzellik, özgünlük, sanatsal ifade, tüketim kültürü, kitle iletişim araçları ve kentsel çevreye meydan okuyan bir açılım yaptığını iddia edebiliriz belki. Sadece bu tarz doğal kentsel oluşumları belli isimlerin tekeline bağlamak, süreci ve deneyi odağına alan ve bu doğrultuda sıklıkla gündelik yaşamdan feyz alan bu akımların yaklaşımıyla bir hayli ters düşecektir. Bu sebeple bu güzel görsel topografyaya bir değer atfetmelerinden dolayı söz konusu sanatçıları takdir ve tenzih etmekle beraber, yine de soylulaştırılmış sanat biçemleri ve bunların kullanımının yaygınlaşması üzerine de bir ikircik çörekleniyor zihnime. Çünkü yaratıcı dürtülerle yüklenmiş kendinden bihaber sanatçılarla dolu şehir. İster geçen metinde gözlediğimiz tuvalete yazanlar olsun ister posterleri soyanlar, kentin kusurlu (!) görsel atmosferi tüm bu anonim sanatçılar tarafından şekillendiriliyor.

III. Her şey eksiktir.

Bir şey ne zaman başlayıp biter? Başlarken bitip biterken başlamamız mı çoğu şey şu hayatta? Kontrol listeleri ve tikler olmadan devam edemez miyiz yolumuza? Tamam olmak mıdır bütün mesele yoksa yarım olmak mı aslolan? Bu sıkı tayin-tanzim ve tertip-tetkik ikili saplantılarını terk ettiğimiz vakit ister doğrusal ister döngüsel olsun bütün süreçlerin saçma olsa dahi her bir aşamasını takdir etme şansına erişebiliriz. Bu yüzden bir posteri de sokağa astığımızda görevini tamamladığını iddia edebilir miyiz? Tasarlandığında mı, basıldığında mı, asıldığında mı, okunduğunda mı yoksa benim önemsediğim gibi soyulduğunda mı bir poster amacına ulaşır? Böyle bakacak olursak, o ilk asıldığındaki enformel hâli de sonra dönüştüğü o dejenere hâli de eşit önemde bir amaç taşımaz mı?

Peki kim yapar bu yapma-bozma işlerini? Seri sıvama işini mesleğe dökmüş gizemli karakterler olması ilginç mesela şehirde. Bunlardan birine ulaşıp sokakları posterlemek istediğinizde belediyenin müsaade ettiği belli noktalar olduğunu öğreniyorsunuz önce, mülkiyet meselelerinden mütevellit. “Yok, ben illa şurayı isterim” derseniz ise biraz kaçak göçek icra ediliyor bu sefer de bu işlem. Ama izinli-izinsiz her hâlükârda gecenin örtbas edici karanlığına sığınılarak yapıldığı bir gerçek bu işin. Yani o gördüğünüz üstü posterlerle dolu derme çatma inşaat bariyerleri dahi bir görünürlük kontrolü altında aslında. Trajikomik bir biçimde posteri asmak için izin almaya bu denli gerek varken soymak için kimseden izin almaya lüzum yok gibi görünüyor. Çünkü burada yasal bir boşluk olduğu iddia edilebilir, bir kamu malına zarar verilmediği, hatta kamusal alana izinsiz uygulanmış bir reklamın kaldırıldığı bile savunabilir. Yüzde yüz bir yaptırım olmamasına karşın yine de bunu açıkça yapmak insanların yargılayıcı bakışlarına maruz kalıp içsel bir etik çatışma yaşanmasına sebebiyet verebilir.

“Neden birisi de kendi ürettiği bir imajı özgürce sokağa asamaz mesela?” diye düşünmeden edemiyorum ben de hâl böyle olunca. Ekleme hakkından men edilmek seni çıkarma eylemine yöneltmez mi pekâlâ? Posterleri soyma eylemi, sokağı sahiplenmenin ve “Orada ne gösterileceğine ben karar veririm” demenin pasif agresif bir şeklidir. Bu anlamda hâkim medya trendlerinin önünü kesmeye ve sokağın mülkiyetini muhafaza etmeye yönelik çok iyi bir taktiktir [tactics].4 Michel de Certeau’nün The Practice of Everyday Life adlı eserinde ana hatlarıyla ortaya koyduğu taktik kavramı, iktidardakiler tarafından kullanılan stratejilerle çatışan ve de çarpışan bir güç olarak karşımıza çıkıyor. De Certeau politik, ekonomik ve kültürel ayırt etmeksizin kurumlar skalasındaki çeşitli güç müesseseleri ve erk sahipleri tarafından benimsenen, sosyal mekân üzerinde kurulmaya çalışılan tahakkümü gerçekleştirmeye dönük girişimleri veyahut statükoyu sürdürmeye yönelik geliştirilmiş planlı hamleleri strateji olarak tanımlar. Bu metodolojinin karşısına ise bireyler veya gruplar tarafından idame ettirilen ve bu kısıtlamaların arasında kalan boşluklarda gündelik pratikler üzerinden kendini açığa vuran yaratıcı ve doğaçlama eylemler olarak tanımladığı taktiği koyar. Bu münferit ve müstesna girişimler kısa ömürlü olsalar dahi farklı sosyal, kültürel ve mekânsal bağlamlarda mesnet görevi görerek çeşitli müzakerelere kapı aralayabilir veyahut bireysel eylemlilikten doğan kolektif bir direnişi temsil edebilir. 

Ne tarafından bakarsak bakalım, başlangıçta belki de anarşist bir dürtüden doğan poster asma pratiğinin bugün o kimliğini terk etmiş durumda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yüzden evet, 60’lı, 70’li yıllarda sokakları posterlemek nasıl başarılı bir taktik olarak öne çıkıyorsa bugün de soymak aynı derecede önem teşkil ediyor. Sokak bu tarz taktikler üzerinden aykırı niteliğini sürekli olarak dolaşıma sokma eğiliminde olup bizlere şehir hakkına [the right to the city]5 erişim arzusunun basit tekerrürlerden ibaret olduğunu hatırlatır. Dokunmatik yaşantılarımızda gerçekten bir şeylere temas etmeyi unutur hâle geldik maalesef. Bir kâğıda, bir duvara dokunmaya, yüzeyindeki pürüzleri hissetmeye çekinir hâle gelmemeliyiz diye düşünmekteyim. Materyal bir seviyede bile bu etkileşime geçmeden yani ona (ve suya sabuna) dokunmadan sokağı sahiplenmemiz pek mümkün olmayacaktır zira. O yüzden bir dahaki sefere siz de ucu kalkmış bir kâğıt parçası görürseniz sokakta, işin bir ucundan tutarak posterlerin şehri soyarak kalkındırmaya yönelik açık çağrısına icabet etmekte tereddüt etmeyiniz lütfen.

Bu üç sınırları keskin bir biçimde çizilmemiş başlık altında sokak posterlerinin wabi-sabi karakteristiklerinin altını çizmeye çalıştım. Bu maddelerin yer yer eriyerek birbirine kaynaştığı noktalar olduğunu muhakkak fark etmişsinizdir. Bunu bir noksanlık değil çoktanlık olarak görüyor, kapanışta da sizleri daha evvel bahsettiğim kitapta yer alan wabi-sabi’nin materyal özellikleri listesinin posterlere uyarlanmış bir versiyonuyla baş başa bırakıyorum. 

Wabi-sabi Posterlerin Materyal Özellikleri

[Doğal sürecin izi] Sokak posterleri doğaya karşı direnmez.

[Düzensiz] Sokak posterleri konvansiyonel estetik kalıplara sığmaz.

[Samimi] Sokak posterleri haptik etkileşime açıktır.

[Gösterişsiz] Sokak posterleri bağırmayı değil fısıldamayı sever.

[Kaba] Sokak posterleri işlenmemiş olmayı arzular.

[Kasvetli] Sokak posterleri tanyerinde ikamet etmektedir.

[Basit] Sokak posterleri kendinden emin bir tevazu içindedir.

{tüm fotoğraflar: Ahmet Fazıl Yenice}

1. Leonard Koren, Wabi-Sabi for Artists, Designers, Poets & Philosophers (Berkeley: Stone Bridge Press, 1994).

2. David Harvey, The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change (Oxford: Wiley-Blackwell, 1991). David Harvey tarafından kavramsallaştırıldığı şekliyle zaman-mekân sıkışması, özellikle ulaşım ve iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin yol (mesafe) = hız (teknoloji) x zaman denklemindeki uzamsal ve zamansal mesafelerin küçülmesine yol açmasının sonucu olarak küresel formunu alan postmodern dünyadaki değişip dönüşen dinamik ve deneyimlerin bir yansımasıdır.

3. Bkz. Wolf Vostell (1932-1998). Ayrıca bkz. Vostell’in biyografisi ve çalışmaları hakkında kısa bir girdi ve Burhan Doğançay ile Jacques Villeglé’in işlerinden oluşan sergiye dair bir bilgilendirme metni.

4. Michel de Certeau, The Practice of Everyday Life, çev. Steven Rendall (California: University of California Press, 1988).

5. Henri Lefebvre, Le Droit à La Ville (Paris: Anthropos, 1968); Critique of Everyday Life, 2. Cilt (New York: Verso, 1991); Writings on Cities (Oxford: Wiley-Blackwell, 1996). Henri Lefebvre’in kentsel alanların sermayenin ya da siyasetin çıkarlarına hizmet etmek yerine kent sakinlerinin ihtiyaç ve arzularına öncelik verecek şekilde tasarlanması ve yönetilmesi gerektiğini savunan kent hakkı kavramı, sosyal adaletin, demokrasinin ve ötekileştirilmiş toplulukların güçlendirilmesine odaklanır.

afiş, Ahmet Fazıl Yenice, dekolaj, felsefe, Gündelik Anomaliler, gündelik hayat, Henri Lefebvre, imge, kent, kent hakkı, kolaj, Leonard Koren, mekân, Michel de Certeau, poster, şehir, sokak, wabi-sabi, Wolf Vostell, zaman-mekân