[00:00-02:00]
“Geceleri âşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. Ama geceler bizi yeniden âşık eder, bize ‘Seni seviyorum’ dedirtir.” —Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü1
Gündüz ve gece… Sevgili zaman birimimiz olan “günün” birbirine yabancılaşmış ikiliği. İsimlendirmeden bile görülebileceği üzere zamanın bu ikili karşıtlığında kimin baskın, kimin bastırılmış taraf olduğu aşikâr. Tüm negatif konotasyonlarına rağmen yaşamak için ne güzel bir zaman gece vakti! Aşırı derecede anormal ve tekinsiz bir bölge olarak etiketlenmiş olsa da bu tartışmalı zamansal ortamın bizlere sunabileceği çok şey olduğunu düşünüyorum. Kötü şöhretli karanlığına dağılmış fırsatları görmek için net bir gece görüşüne sahip olmak icap ediyor sadece. Yine de gecenin kadife dokusu içinde barındırdığı doğal tehdidi görmezden gelirsek, bu temporal fenomeni yanlış yorumlamış da oluruz bir yandan. Bu anlamda gecenin bize bahşettiği bu yaratıcılığı hangi bağlamda özgürleştirmeye çalıştığımıza bağlı olarak değişebilir bakış açılarımız. İşte tam da bu belirsizliğin tırmandırdığı gerilim, geceyi eşsiz yapmanın yanı sıra tanımlamayı da bir o kadar zorlaştırıyor. O hâlde şimdiye kadar ele aldığımız görsel ve mekânsal anomalilerin yanına bir tane de zamansal ekleyelim ve geceye uzanalım.
Gece, evvelden beri kökleşmiş çeşitli kültürel, psikolojik ve evrimsel nedenlerden dolayı uğursuz olarak etiketlenmeye mahkûm olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca yumuşak gün ışığının sağladığı düşünülen güvenlik, düzen ve görünürlüğün kutupsal karşıtlığına itelenen sert karanlık belirsizlik, tehlike ve bilinmeyenle ilişkilendirilmiş olup beraberinde geceyi de kaos, korku ve doğaüstünün cirit attığı bir zaman dilimi olarak konumlandırmıştır. Birçok eski toplumda da görülen ve zaman içinde çeşitli kanallar üzerinden beslenerek kayaçlaşan bütün bu algı ve önyargı dağı bugün hâlâ tedirgin edici bir temsiliyetle temperlenmiş edebiyat ve sinema başta olmak üzere bütün kitle iletişim araçları aracılığıyla düşüncelerimiz üzerinde gölge yapmaya devam ediyor.
Eh, peki yok mudur bu lanet geceyi bir seven? Hatta hayran olanlar ona? “Olmaz mı hiç” derim ben de cevaben, niktofiller dururken! Niktofili [nyctophilia], gece veya karanlığa duyulan sevgi veya hayranlığı ifade eder. Gündüzün aksine gecenin kollarında rahatlık, huzur ve ilham bulan niktofiller karanlığın onlara sağlayacağı sessizlik, durgunluk ve gizemi daha cazip bularak bu geç saatlerden ayrı bir haz alır. Bu illaki ışığa ve gündüze duyulan bir nefret veya korkuya tekabül etmez ki zaten bir şeyi çok sevmenin [-philia] bunun tersinden korkmak [-phobia] anlamına gelmesi günümüz için fazlaca ilkel ve ikili bir denklem olurdu. Bu anlamda geceyi gündüze tercih etmek bizleri kendi başımıza bırakarak özdüşünüme kapı aralayan gecenin benzersiz niteliklerine duyulan bir takdirdir.
Psikolojik açıdan biraz daha açalım: Niktofili, gecenin kararsız ritmine duyusal ve duygusal olarak uyumlanan bireylerin içe dönerek evcilleştirilmiş yaratıcılıklarını yürüyüşe çıkardıkları bir bağlanım olarak nitelendirilebilir. Genellikle dünyanın yavaşladığı bir zaman olarak görülen gece, dikkat dağıtıcı unsurlarla peltelenen gündüzün tüm hengâmesinden soyunmuş çıplak saatler içinde farklı bakış açılarına odağımızı çevirmeyi sağlarken, kendi mahremimizde telaşenin telkine, temaşanın tefekküre dönüşmesine tanıklık etmemize de aracılık eder. Motamot bir pragmatizmin ötesinde melankolik birtakım estetik veya şiirsel çağrışımların da tezahürü olabilir pekâlâ bu hayranlık. Salt sevginin aksine çekinceden ileri gelen bir çekim, korkunun içindeki bir saygı belki. Tıpkı gotik olmak gibi, biraz romantik biraz korkunç. Ya da o sadece aşk mıydı? Karanlığın üç boyutlu ve dokulu hacminden korkmak yerine bu plazmanın derinlikli atmosferi tarafından kundaklanıp pışpışlanarak gözü açık bir uykunun [non-sleep deep rest] kollarına kendini bırakan gözü kara birtakım gece hayvanları, niktofiller…
[02:00-04:00]
“Geceleri şehirler yoğunlaşır, şehrin hayati olmayan kollarında eylemler tükenir ve neon-cam-ses-çarpışma girdabına doğru bel veren ana arterlerle birlikte şehrin üzerine yeni bir harita serilir. Bu yarı uyuşuklukta şehrin bedeni insan-robot karışımı bir yaratıktır. Kuru buzun ve aynaların yapay hileleri, UV ışınları ve çok ekranlı güvenlik kameraları dakikada 120 ve üzerine vuran nabızlarıyla gündüzün cansız yerlerini mekânlar olarak diriltir.” —Nick Dunn, Karanlık Meseleler: Gece Şehrinin Manifestosu2
Birey perspektifinden sıyrılırsak “Bir kent niktofil olabilir mi?” diye sorarken de bulabiliriz kendimizi. Belki geceyle asıl sevişen kenttir de bizler sadece bu şehvete kilitlenen sadık izleyicilerizdir. Eğer olur da bir gün post-apokaliptik bir senaryonun içine düşmezsek (bkz. 28 Gün Sonra ve Londra, Ben Efsaneyim ve New York) büyük kentleri gün ışığında tek başımıza deneyimlememiz pek mümkün görünmüyor. Distopik geleceklerde geçen ve über çarpışık bir biçimde gelişen süper kentleri kendine mesken edinen bilim kurgularda (bkz. Blade Runner, The Fifth Element) dikkat ederseniz hemen hemen her şey gece cereyan etmektedir. Çok nadir görürüz gün ışığının değdiği sahneleri bu tarz filmlerde. Bütün gelişmelerin dünya dışına doğru uzanması ve uluslararasının yıldızlar veya gezegenler arasına evrilmesinden ileri gelen uzay boşluğuna bir öykünme olarak da bakabiliriz bu karalar bağlamış arka plana. Star Wars serisinin başarısı belki de aydınlık ve karanlık taraflar arasındaki güç savaşını yansıtmakta gece-gündüz dengesini başarılı bir şekilde yakalamasındadır.
Hatta siberpunk’ın kurucu babası William Gibson’ın bu janrın tonunu belirleyen kült Sprawl Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Neuromancer’da3 teknoloji-suç aksında çürüyen sosyal yapıların düğüm olduğu Çiba şehrinin çekirdeğini Gecekent olarak isimlendirmesi çok da tesadüf değildir bu anlamda. Hiper-kentleşme ve teknolojik ilerlemenin iç içe geçerek şekillendirdiği post-endüstriyel bir manzaranın sembolü olan Gibson’ın Gecekent’i geleneksel yönetim ve ahlak sistemlerinin çöktüğü ve insan-makine arasındaki çizginin bulanıklaştığı bir düzensizlikte mega şirketlerin gölgesinde veri korsanlığı üzerinden gelişen yeraltı ekonomilerini besleyen kaotik bir yapılanmadır. Neon ışıklı kalabalık caddeleri ve tenha karanlık sokakları hacker’lar, samuraylar ve karaborsacılarla dolu olan bu şehir bir çürüme hissi uyandırırken, aynı zamanda hain atmosferinde gezinmeye istekli olanlar için istisnai bir özgürlük vaat eder. Aslında belki de buna doğrudan geceyle beraber gelen sınırlardaki gevşeme parametresinin olabilecek en uç seviyeye çekilmesi olarak bakabiliriz.
Bu bağlamda bazı günümüz kentlerinin de karanlıkla özel bir yakınlığı olduğunu ve geceleri hayat bulduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın dört bir yanındaki pek çok şehir, özellikle de New York, Tokyo, Las Vegas ve Berlin gibi hareketli bir gece hayatına sahip olan metropoller karanlıkta daha da canlanıyor gibi görünüyor ya da öyle gösteriliyor diyelim. Geceyi bile sömürmekten imtina etmeyen bu tamahkâr kentler parıldayan ışıklarına aldanan hayalperest güveleri nasıl kendine çekebilirdi yoksa? Bu noktada gece ile şehir arasındaki samimi bulduğum bu ilişkilenmeyi gece ekonomisi üzerinden yapmadığımı çok net bir şekilde belirtmek isterim. Sürekli yapay ışıklandırma altında ticaret ve ulaşımın kesintisiz aktığı ve “24 saat yaşayan şehir” veya “Hiç uyumayan şehir” şeklinde sürekli olarak spot ışıkları altına itilerek pazarlanan bu çağdaş libidinal kent imgeleri gündüzü tam anlamıyla kontrolü altına alan kapitalizmin (bkz. borsa) gölgede kalan bir diğer veçhesidir. Henri Lefebvre’ün4 doğal zamanı parçalayan kapitalist ritimlere yönelik eleştirisi burada da geçerlidir. Neon tabelaların gün ışığının yokluğunda daha da parladığı, geceyi adeta yutan bu “aydınlık” şehir, gece-gündüz döngülerinin doğal ritmini sekteye uğratarak gündüzün dayatma taleplerinin devamlılığına hizmet eder. Kapitalist yapılanmaların geceleri bile bizleri nasıl sürekli bir faaliyete dayattığını, üretken bir sükûneti nasıl tüketim zamanına dönüştürdüğünü unutmamakta fayda var. Günbatımının akabinde geçirdiği dönüşümle azalmak yerine yoğunlaşan yapay bir ritim kazanan kent, geç saatlerde canlanan insanlarda gecenin gündüzün telafisi olabileceğine dair bir yanılsama yaratabilir bu noktada.
Bu anlamda gerçek bir niktofil kent karanlığın örtüsü altında kozmetik bir müdahalenin aksine en gerçek hâline bürünen kenttir. Bir bakıma geceleri kendine gelen bu şehir, gölgelerin ve karanlığın sessiz enerjisinin insanların bastırılmış arzularına hizmet ettiği ortamlar yaratarak tıpkı bir niktofil gibi geceyi kucaklar. Geceleri şehrin poliritmik doğası muhakkak yoğunlaşmaya devam eder ancak daha sessiz, gösterişsiz ve dağınık bir biçimde. İş ve ticaret gibi banal gündüz döngüleri stasis hâline geçerken yerini taze ritimlere bırakır. Gündüzün doğrusal koşuşturmacasından bir soluklanma imkânı sunan gece vakti kentsel ritimleri dönüştürerek benzersiz bir zaman-mekân yaratır ve şehrin kompleks karakterinin saklı kalmış köşelerini ortaya çıkarır. Gizli alt kültürlerin, sanatsal hareketlerin ve gececi insanların günün yalaka yapılanmalarından kaçabilecekleri ve kendi benliklerini özgürce teşhir edebilecekleri alanlar belirirken gölgelerin içinde, sanat, mimari ve sokak hayatı üzerinden kesişen sosyomekânsal dinamikler gecenin ritmiyle çalkalanarak yeni bir biçim alır. Bu bağlamda gecenin ritmi, kendine has temposuyla bambaşka bir siluet önümüze sererken bizleri de daha yavaş nabızlara –uzaktaki trafiğin sesi, neon ışıkların titreşimi veya gece geç saatlerde gezinenlerin bastırılmış konuşmaları ve benzeri– uyumlanmaya davet ediyor.
[04:00-06:00]
“Kent insanının gürültücü varoluşunun karşısında sessizlik, gürültünün olmayışı, tekniğin gücünün henüz nüfuz edemediği bir alan, modernitenin henüz tüketemediği ya da tersine, bilinçli bir şekilde sessizlik kaynağı olarak koruduğu el değmemiş bir bölge gibidir.” —David Le Breton, Sessizlik Üzerine5
Şimdi, öyleyse gece biz ayrı köpürüyoruz, şehir ayrı. Peki, tüm bu olasılıkları alıp dışarı vursak kendimizi mesela? Şöyle bir yürüyüşe çıksak? Gecenin tüm bu uyaran etkilerini artırmak için özünü insanlığın en temel felsefi pratiklerinden biri olan yürüyüşe enjekte etsek fena olmaz sanki. Zira gece yürüyüşü hem kişisel hem de kentsel bağlamda bir keşif ve ifade biçimi olarak gergin olduğu kadar zengin de olabilir. Her hâlükârda heyecan verici olacağı kesin bir özgürlük mevzubahistir burada. Günün olağan temposu yerini daha yavaş ritimlere bırakırken, kentin hayatını da kendi hayatımızı da bire bir gözlemlemek için sunulan alternatif bir zamandır bu. Bu anlamda şehirde gece yürümek, gündüz yürümekten son derece farklı bir deneyim vaat eder bizlere. Yürümekle ilgili literatürde çok fazla girdi mevcut, fakat gece yürümek ile gündüz yürümek arasındaki bu girift sınırı çizebilen yayın oldukça az. Bir önceki bölümde alıntıladığım Nick Dunn’ın Karanlık Meseleler: Gece Şehrinin Manifestosu bence söylenebilecek neredeyse her şeyi çok yalın ve etkili bir şekilde ortaya koyuyor. Bu sebeple ben daha ziyade, naçizane, bir özet yapıyor olacağım.
Geceleri şehir soyunur. Sokaklarda daha az insanın olmasıyla azalan görünürlük, şehir yalnızca yürüyen kişiye aitmiş gibi hissettirerek kent ile kişi arasında çıplak bir yakınlık yaratır. Genellikle duyusal farkındalığın da artmasına sebep olan bu tahrik edici gece muhitine ayak basma eylemi, mikro seslerin, uzaktaki titreşimlerin, hatta kaldırımın dokusunun dahi taze bir ehemmiyet kazanmasıyla sonuçlanır. Sıradan olanın sıradışı hâle geldiği ve gün içinde genellikle gözden kaçabilecek görsel, mekânsal veya işitsel ayrıntıların ışıldadığı spontane alanların peyda olduğu bu geç saatler, yaşadığımız yere kelimenin tam anlamıyla farklı bir ışık altında bakmamıza ve bu bağlamda kentsel peyzajla daha yoğun etkileşimler ve derin bağlantılar kurmamıza olanak sağlar.
Geceleri şehir dönüşür. Bazı bölgeler ağlayarak uyuturken kendini yatağında, diğerleri yattığı gündüz uykusundan gergin bir biçimde uyanabilir. Kent estetiği de bu duygu durum değişiminden nasibini alır; mimari, sokak sanatı ve diğer kentsel elemanlar yapay ışık altında gün maskelerini düşürerek grotesk suretlerini açığa vurur. Kent sakinleri veya turistlerin oradan oraya koşuşturmacalarıyla vızır vızır işleyerek arkalarında bıraktıkları izler yavaş yavaş dağılırken gündüz mesaisi sonlanır, gece vardiyası başlar. Gece emekçileri, seyyar satıcılar, yazarlar, sanatçılar, müzisyenler ve hafif çatlaklar (düşünürler), boşalmış sokaklarda karşınıza çıkması muhtemel olan tiplemelerdir. Kimisi için şehirde gece yürüyüşleri günlük yaşamın boğucu rutinleri boğazımızdaki pençesini gevşetirken alınıp günün ilk ışıklarına kadar geri verilmeyen derin bir nefes egzersizini barındıran bir tür ritüelken, diğerleri için ise dehlizlerden sürünerek zemine dönen yeraltı dünyasının gezici ve gececi karnavalına göz atma yolunda bir fırsat olabilir.
Geceleri şehir sessizleşir. Bizim ise tersine, içimizde atılan çığlıkların volümü bir çığ gibi artar. Gündüzün tüm beyaz gürültüsü kısılırken gecenin esrarengiz senfonisi çalınır kulağımıza uzaktan ve ona doğru çekildikçe ses dalgaları tenimize çarpıp yansımak yerine tinimize çarpıp yankılanır. Geceye kulak vermeyi kendimize de kulak vermek olarak ele alacaksak bunu motoru çalıştırmayla, yürümeyi ise gaza basmayla eşleyebiliriz. Hayal gücüyle fullediysek depoyu bir de, derinlere batıp çıkma garantili ken(t/d)imizin engebeli yolları bizim demektir. Gün içinde elde edilmesi ıstıraplı olan anlam dolu bir sessizlik ve yalnızlık hissi vuku bulur gece vakti kilit taşları açılırken bir fermuar gibi ayaklarımızın altında ve böylece ambiyans icabı bizde uyanan bir acayip hisler sağ olsun keşmekeş bir keşif tecelli eder ufukta ya imtihana ya da ilhama doğru.
Geçen metinde de değindiğim üzere, toplumca Freudyen dil sürçmemizin bir ürünü olarak tersten isimlendirmeye bir örnek daha: Sabahlamak. Bütün geceyi bilincimiz açık bir biçimde özümsemek, gözeneklerimizden içeri doğru gecenin bütün mürekkebi emilene kadar geçirilen onca saat… İki üç gün ışığına tav olup hemen sabahlama diye yapıştırmak. Yok yok! Onun ismi gecelemek. Ve ben bir gecegezerim. Gündüz ile gece arasındaki eşiği aştım mı yüzümü sıyıran gece esintisi bir tebessüm bırakır ardında. Sokak lambalarının ışıkları yalpalarken içime düşer binaların uzun koyu gölgeleri. Sokağın ucunda beliren kara deliğin içine çekilmekten çekinmem ve yürürüm ona doğru. Yürürüm gecenin içine doğru, biraz da üşürüm doğruya doğru. Ve gece solarak uzaklaşır günün ilk ışıklarının selamıyla. Burası geri dönmeye heves ettiğim bir halüsinasyon mu yoksa geri dönmeye mahkûm olduğum bir manipülasyon mu? Nihayetinde, şehrin bu negatif zaman-mekânsal topografyasında volta atmaya devam ederken bizi meraklandırıyor sevdiğimin gecesi. Neden bunca koşturmaca? En son ne zaman keyfi bir yürüyüşe çıktığımı bile hatırlamıyorum sanırım. O hâlde o gece bu gece mi?
{tüm görseller: Tuce Alba}1. Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm (İstanbul: İletişim Yayınları, 1999), 18.
2. Nick Dunn, Karanlık Meseleler: Gece Şehrinin Manifestosu, çev. Yeşim Ersoy (İstanbul: Pales Yayınları, 2018), 64.
3. William Gibson, Neuromancer, çev. N. Can Kantarcı (İstanbul: İthaki Yayınları, 2023).
4. Henri Lefebvre, Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, çev. Ayşe Lucie Batur (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2017).
5. David Le Breton, Sessizlik Üzerine, çev. Zeynep Turan (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2021), 156.