Mardin Fragmanları
Sesli Bir Anlatı

Girişsiz Giriş

Lütfen sessiz okuyunuz.

Kısa Giriş

Mardin’de seslere dolaşan ve seslerle dolaşan bir yazıya girişiyorum. Dolaşmalarda karşılaştığım seslere kulak veriyorum, seslerle doluyorum, seslere bulaşıyorum. Mardin’e kulak kesilmenin bir denemesini yapıyorum. Mardin ses veriyor, ben ses alıyorum. Usul, kıvrak ve matrak bir ses olmayı deneyecek bu yazıyla Mardin’e bir ses de ben veriyorum. Bir Mardin dinleyicisi olmaya çalışıyorum. Mardin’i dinliyorum, peki Mardin de beni dinliyor mu?

Eşlikçi şarkı: Mardin’in dilleri arasında daha seyrek duyduğumuz Süryaniceden bir şarkı olsun: Fuad İsir’den Kumu D’rukdina Seyhani.

Uzun Giriş

Bir yer nasıl dinlenir? Bir metin dinlemeyle nasıl yazılır? Ses için/ile dolaşmak, ses ile yazmak, sesi yazmak, sese dolanarak/kapılarak yazmak nasıl olabilir? Bu metinde sadece ses üzerine yazmıyorum, ses verileriyle yazmayı deniyorum. Seslere odaklanmak, biraz da diğer duyularla gelen şeyleri şöyle bir kenara koymakla mümkün oluyor. Göze geleni yazmak ile kulağa geleni yazmak arasında bir fark var. Bazı duyular daha çeşitli ve daha yoğun “alıcı”ya maruz kalıyor. Göz merkezciliğin baskınlığına karşı yapılabilecek bir şey, göze gelenleri gözden bir miktar uzak tutmak, gözü kapatmak, gözü dinlendirmek. Dahası, aslında belki gözü dinlemek ve gözle dinlemek olarak tariflenebilir.

Sesi yazmanın, tarif etmenin farklı biçimleri üzerine düşünmek, sesin kendisini aktarmak değil, sesi nasıl/nelerle temsil etmek üzerine düşünmek, denemeler yapmak, sesi başka oluşlara çevirmek. Ses sadece işitsel bir şey değil. Sesin tadı, kokusu, dokusu da var. Sesi nasıl deneyimlemeye açık olduğumuzla ilgili bir şey bu. Ses dokunsal bir şey, sere serpe havaya karışır, varlıkları sarıp sarmalar, tüyleri diken diken edebilir, ürpertir, ürkütür, gıdıklar ya da boğar. Sesin tadı ekşi, tatlı, efkârlı, aroması dağılmış ya da yoğun olabilir. Ses dumanlı, kavruk, yanık, cılız, kalabalık, anlama dolgun, anlamı geçmiş olabilir.

Peki, hangi seslere kulak veririz? Ses çıkaran varlıklar arasında kimlerin/nelerin seslerini anlatmaya/yazmaya değer buluruz? İnsanların sesleri arasında hangilerinkileri duyarız en çok? İnsan dışı canlıların sesleri arasında hangi seslere nasıl değerler biçeriz? İnsanların çıkardığı sesleri, insan dışı varlıklar nasıl duyumsar? Sesin yarattığı titreşim nasıl anlamlara bürünür ya da nasıl dokunsallıklarla varlıklara temas eder, nasıl etkiler yaratır onlarda? Mesela ses yıkıcı da olabilir. Mesela bir nar ağacı nasıl duyumsar? Gürültülü bir yerde yerleşik bir nar ağacının narları daha mı ekşi olur?

Mardin’in Ses Manzarası Hakkında Tadımlık Bir Çeşitleme

1. Bir vakitler, eski Mardin’in sessizliği meşhurdu. Özellikle kış akşamları, insan üretimi seslerin epeyce söndüğü vakitlerde, insan dışı varlıkların sesi duyulabilir olurdu. Örneğin bir baykuşun sesini duyabilir, hatta yanlışlıkla kısacık bile olsa onunla göz göze gelebilirdiniz. Bir kirpinin hışırtısı, bir yılanın tıslaması, bir farenin ciyaklaması, bir horozun ötüşü, kırlangıçların bağrışları, güvercinlerin guguklamaları, uslu bir rüzgârın bedeninize temaslarının seslerini daha yoğun duyabilirdiniz.

2. Yerin altında, kaya/toprak tünellerle, borularla, temiz suların ve atık suların akmasıyla sürekli bir guruldama hâlinde bir Mardin var. Yeraltlarında gömülü ya da yer üstünde direkler arasında geçen kablolarla ya da radyo, televizyon ya da telefon vericileriyle sinyalleri akışında çeşit çeşit ses/görüntü iletim ağlarıyla örülü olan Mardin de giderek pek geveze!

3. İbadete çağıran sesler var: Neredeyse her camiden ve farklı noktalardaki hoparlörlerden yayılan beş vakit ezan ya da cemaati azaldığından –ancak bir kilisede ayin yapılabildiği için– sadece o kiliseden yayılan, ayin için üç vakit çan, nikâh ve cenaze duaları için çanlar... Ölümleri duyuran sesler var: Müslümanlar için selalar ya da şehrin farklı noktalarındaki belediye hoparlörlerinden yapılan, ölenlerin sadece erkek yakınlarının adının geçtiği vefat duyuruları... Neşede ve üzüntüde yayılan zılgıtlar var: Farklı dillerin içinden/kenarından yayılarak cenazelerde, düğünlerde ya da ayinlerde çekilen.

4. Kiliseler ve camiler, inananların birlikte ibadet etmesini sağlamasıyla önemli ses mekânları. Huşu yayan ve huşuyla yayılan sesler: dualar, ilahiler, zılgıtlar... Ayrıca hamamlar, yıkanma ve sosyalleşme sağlamanın ötesinde, akustik potansiyelleriyle önemli ses mekânları: yıkanmaya eşlikçi şarkılar, türküler, şiirler... Üstelik, buharı sayesinde sesler de ıslak.

5. Kubbe en önemli akustik olanak. Birçok yerde olduğu gibi, Mardin’de de kubbeyi oluşturan tonozlarda içi boş toprak küpler kullanılıyor; bunlar yapıya ağırlık ve yalıtım avantajı sağladığı kadar akustik olanaklar da sağlıyor. Mekânların nasıl görüneceğini tasarlarken, nasıl işitilecekleri ise benzer bir ilgi görmüyor. Örneğin şantiye hâlinde olan eski Mardin’de, yapılarda farklı farklı koruma, restorasyon, yenileme gibi müdahaleler yapılıyor. Bu bağlamda, restorasyon aslında bir yapının nasıl görüneceğini tasarlamak anlamına geliyor ama “nasıl işitileceğini tasarlamak” anlamına gelmiyor. Peki, bir mekânın ses alanı, ses potansiyeli korumanın nasıl konusu olabilir? Bir yerde dolaşmak, bir görüntü alanı içinde dolaşmak olduğu kadar, bir ses alanı içinde dolaşmaktır. Bu bir görsel peyzaj [visual landscape] olduğu kadar bir işitsel peyzaj ya da ses peyzajı [soundscape] meselesi.

6. Sayıları giderek azalsa da bakırcılık, marangozluk gibi işlerde çekiç, taş, ateş, tahta, makine gibi şeylerle çıkan “zanaat sesleri” hâlâ yayılmakta. Sokak satıcılarının sokaklarda dolaşarak eskici, hurdacı, simitçi, tatlıcı, nevresimci olarak farklı ritimlerle Arapça, Kürtçe ya da Türkçe bağırmaları ara ara duyulmakta.

7. Sokaklarda yürüyen çöp, eşya, inşaat malzemesi, moloz ya da insan taşıyan emekçi hayvanlar olarak eşeklerin, atların ve katırların nal sesleri, bunlardan süslenmiş bazılarının boyunlarındaki çanların şıkırtıları... Yük taşıyan bu hayvanların yürürken ya da yokuş çıkarken sıklaşan ve derinleşen nefes alıp vermelerinin sesleri... Türkiye’de birçok yerde hayvan sömürüsü olduğu için atlı faytonlar yasaklanmasına rağmen, Mardin’de tersine bir durum olarak, beş altı yıldır ortaya çıkan, turistleri üç beş adım gezdirme ve fotoğraf çektirme amacıyla süslenen atların nal sesleri, arada kişnemeleri ve yorgun soluklarının sesleri... Bazı hafta içi sabahları, mezbaha kamyonu kasaplar çarşısı yakınına yanaştıktan sonra, taze kesilmiş sığırların ve koyunların cansız bedenlerinden parçalar araçtan dükkânlara taşınırken yerlere tıp tıp kan damlamasının sesleri...

8. Bazı kaybolan sesler de var. Sırtında film afişinin olduğu bir tabelayla, elinde megafonla yeni gösterime giren filmler için sinemaya çağıran “sinema çığırtkanları” sokaklarda dolaşırmış... Elektrikli kapı zilleri öncesinde, dışarıdan bir eve gelenler kapı tokmağını çalar, hangi tokmağın nasıl çalındığına göre çıkan ses, gelen kişinin cinsiyeti hakkında fikir verir, içeriden kapı ona göre açılırmış... Ovadaki raylardan geçen ve Mardin Garı’nda duraklayan trenin çuf çuf tıkırtıları eski Mardin’e de pek çekingence yayılırdı... Yerleşik insanların yaşam yeri olmaktan uzaklaştıkça, eski Mardin’de çocuk sayısı da azalıyor, avlularda ya da sokaklarda oynayan çocukların oyun sesleri pek seyrek duyuluyor...

9. Eğlenmenin ve kutlamanın eşlikçisi olarak yapılan müzikler var. Bir zamanlar avlularda, damlarda ya da sokakta yapılan nişan/düğün gibi törenlerdeki sesler... Mardin akşamlarında en gürültülü ve yaygın ses ise yaygın turistik ritüellerden olan “canlı müzik” etkinliklerinden gelenler. Eski kentin turistikleşmesi süreciyle birlikte, müzikli etkinlikler yapan kafe, bar ve restoranlar da çoğaldı. İç mekânlarda, avlularda ya da damlarda yapılan bir kısmı oynamalı canlı müzik etkinlikleri, akşam vakitlerinden başlayarak saatlerce sürüyor ve insanların sohbetine ya da yemeğine eşlikçi bir şey olmaktan öte gürültülü. Öyle ki farklı canlı müziklerin sesleri, havada birbiriyle dövüşür gibi, seslerin kavgası yayılıp duruyor. “Canlı müzik” olarak yapılan gürültünün boca edilmesi, özellikle neredeyse eski Mardin’in ana caddesi boyunca, mekânların çevresine yayılması, kentin ses peyzajında “turizm sezonu” akşamlarında en baskın şey. Bazen sokakta yürürken ya da damda/avluda otururken yanınızdakini duymayı bile zorlaştırabilecek kadar şiddetli. Hangi dilde ve türde olduğundan bağımsız, kendi canlı müzik deneyimini çevresine dayatan bu tarz, o mekânda bulunmayan insanların ve hayvanların gürültüden nasıl etkileneceğini düşünüp bu konuya ihtimam göstermiyor. Elbette bu bangır bangır ses saldırılarından kaçacak yer arayan bir sürü insan ve hayvan var... Öte yandan, kentin farklı yerlerinde, genellikle merdivenlerde farklı dillerde müzik yapılıyor, halaylarla ve başka oyunlarla eşlik edilen...

10. Eğlence amaçlı müzik çalınan mekânların ötesinde, gelişmiş bir müzik kültürü var kentte. Halk müziği kadar, dini müzik de üretilmekte. Günümüze gelen geleneksel müzik kültüründe ut, cümbüş̧, keman, cura, tanbur, def, darbuka ana enstrümanlar olarak yer almaktayken1, davul, zurna, rebap da kırsaldan gelen etkiyle yayılmış, ayrıca gitar, org, bağlama, kanun gibi aletler de müzik kültürünün yaygın bir parçası hâline gelmiş durumda. Mardin’de dolaşırken bir demirci dükkânında kanunla, utla yapılan müziğe denk gelmeniz de mümkün. Çok müstesna bir etkinlik, Her Yerde Sanat Derneği’nin düzenlediği Uçan Halı Festivali2. Festival hem dünyanın farklı yerlerinden gelen müzisyenlerle deneysel müzik üretimleri yapılmasını sağlıyor hem de vatandaş ve göçmen bütün çocuklara eğlenebilecekleri oyunlu gösteriler sunuyor. Ayrıca şehrin ses peyzajına yayılan en şenlikli ve en kapsayıcı müzik etkinliği bu... Mardin’de farklı dillerin komşuluğunu ya da arkadaşlığını, Mardin Müzesi’nin 2015’te hazırladığı Mardin’in Sesleri filmi, farklı dillerde seslendirilen şarkılarla gösteriyor. Yazıya bir mola olarak izlenmeye değer.

11. Mardin gündüzlerinin gürültüsünü önemli ölçüde inşaat sesleri oluşturuyor. Giderek azalsa da yeni şehirde uzun yıllardır inşaat yapım işlerinde, zeminin kaya olması nedeniyle, kırıcı makineler sabahın erken saatlerinde çalışmaya başlar. Eski Mardin’in epeyce bir şantiye hâlinde olmasıyla birlikte, “bozulma” olarak görülen beton eklentilerin ya da katların yıkımında kırıcı/delici aletler kullanıldığında ya da molozları taşındığında/döküldüğünde, taşların üzerindeki sıva tabakasını kaldırmak ya da sararmış patinayı kazıyarak beyazlatmak için yapılan kumlama/tıraşlama/kazıma işlemlerinde, eklenecek yeni taşların sokaklarda ya da avlularda kesilmesi/yontulması işlemlerinde çıkan sesler de bolca.

12. Yerleşik insanların gündelik işlerine eşlik eden seslerin yerini, neredeyse her şeyi mistisize edici bakışlarla harcayan ve gördüklerinin fotoğraflarını çekmeye odaklı turistlerin sesleri hızla alıyor. Kenti bir yaşam yeri olmaktan öte, açık bir müze gibi tahayyül ederek zamanı durdurduğunu sanan bu bakış, Mardin’in birkaç yüzyıllık insan eli/estetiği değmiş hâlini, taşın taş olmasındaki milyonlarca yıllık serüvene yeğliyor ve taşı kulağını yaslayıp dinlemeye değer görmüyor.

13. Sözlü kültür ile yazılı kültür arasında, kalıcılık yazılı/görsel olanın lehine doğru olsa da sözlü olanı kaydetme yöntemleri ve teknolojileri gelişiyor, kullanımı yoğunlaşıyor. İnsanlı geçmişin yazılmayan hâlleri için, sözünü duyurma ya da hikâyesini anlatma fırsatı bulamayanlarla sözlü tarih çalışmaları yapıldı, yapılıyor. Tarih Vakfı, Mardin Müzesi gibi kurumların kısa süreli bazı projelerinin yanı sıra 2007 yılından günümüze 218 kişiyle Arapça, Kürtçe ve Türkçe olarak tek başına sözlü tarih görüşmeleri yapan ve bu çalışmalara devam eden Mehmet Sait Tunç, insanlara sorarak ve onları dinleyerek edindiği birikimle Mardin belleği için çalışan tutkulu bir dinleyici ve analizci.

14. Var olmayan sesler de söz konusu. Mesela yankı alamıyoruz, çünkü bu uçsuz bucaksız açıklıkta ses çarpıp geri dönmüyor, uzaklara yayılarak çarçabuk dağılıyor... Mesela bazı evlerin kuytu köşelerini, harabeleri, karanlık abbaraları mesken tuttuğu söylenen, bulaşmasın diye “üç harfliler” olarak anılan cinleri görenlerin olduğu söyleniyor, ama seslerine dair bir bulguya henüz rastlanmadı...

15. Bir güzelleme deneyeyim: “Söz gümüşse, sükût altındır” ifadesindeki iki unsur, Mardin’de telkâriyle bir güzel işlenebilir.

Mardin’in İnsanlı Sesleri

Her sesi anlam üretmek için çıkarmıyoruz. Bazı sesler üzerinde uzlaşımsal olan şey, anlamın toplumsallaşmasıdır ve böylece dil üretilir. Bu bağlamda Mardin çok etnisiteli ve çok dilli bir yer: Arapça, Kürtçe, Türkçe, Süryanice, Ermenice, Çeçence... Bazen sokakta, bazen bir ibadet mekânında, bazen rüyalarda varlık bulmuş diller. Savaş sonrasında gelen Suriyelilerle birlikte başka Arapça ve Kürtçe ritimleriyle şehrin ses manzarası daha bir zenginleşiyor. Bütün bu dillerin farklı sesleri, vurguları var. Mardin’in en tatlı taraflarından biri de bu farklı seslerin anlam oluşturabilecek bir iletişim dili olarak dolaşımda olması. İki, üç ya da dört dilli insanlar var ve konuşurken peşi sıra bir dilden ötekine hemencecik geçebiliyorlar. Şehrin lingua franca’sı giderek Arapçadan Türkçeye dönüyor olsa da üç dil yoğun olarak konuşuluyor. Süryanice, Mardin merkezinde ayinlerde kullanılıyor. Midyat ise dört dilin sokakta ve evde dolaşımda olduğu bir yer.

Anadili Türkçe olan biri olarak, burada duyduğum her dilden ses, ritmi, tadı ve kokusuyla daha şenlikli bir ses manzarası hissetme olanağı sağlıyor ve güven veriyor bana. Bu arkadaşlıkları ya da komşulukları, dillere birbirinden etkilenme ve melezlenerek güçlenme olanağı sağlıyor, insanları da farklı ifade olanakları sağlayarak zenginleştiriyor ve yaşamın çeşitliliğini olağanlaştırıyor. Farklı dillerin sesleri birbirine değiyor, dolaşıyor, yolculuğa çıkıyor, öpüşüyor, koklaşıyor, ortamı neşelendiriyor. Böyle bir ses manzarası içinde yaşamak, bereketlendirici ve özgürleştirici bir neşe nasiplendiriyor insanlara.

Dillerin anlamlandırma süreçleri kadar, seslendirme ritimlerinin farklı oluşu da ses çeşitliliğinin önemli bir parçası. Bir dilin içindeki bu ritim, anadilinden farklı bir dili öğrendiğinde o dili seslendirmeye de bulaşıyor. Bu bağlamda en çok sevdiğim ise soru eki ve işareti kullanmadan soru sorabilmek, soruyu vurguyla yapmak: “Geldin mi?” yerine “Sen geldin?” Bunun Türkçeyi Arapçanın, Kürtçenin ya da Süryanicenin ritminden gelerek başkalaştırmasının verdiği lezzete bayılıyorum. Birlikte yaşamanın dillere kattığı şeylerden biri de nesneleri seslendirmek, alışveriş, ortak kelimeler kullanma ve seslendirme ritimlerinin bulaşması. Bir nesne ile onu farklı dillerde adlandırmak konusunda, en sevdiğim ise pekmezle ilgili olan, kendi çoklaştırdığım hâliyle şu: “Dibs u dîms u pekmez fark etmez.”

Maalesef Türkçe dışındaki diller çok uzak olmayan zamanlarda, kamusal alanda farklı “dil yasakları”na tabi tutulmuş ve bunları konuşanlar cezalandırmalara maruz kalmış. Şükür ki Arapça da Kürtçe de şıkır şıkır konuşuluyor Midyat’ta ve köylerde Süryanice de. Ancak bütün bu dillerinin okuryazarlığının, konuşulabilirliği kadar olmadığını hatırlamak lazım... Her şeye rağmen, dillerin çokluğunun, komşuluğunun ve alışverişinin, yaşamı kavramanın yollarını çoğaltmasının kıymetini anlamak için Mardin hâlâ önemli bir fırsat sunuyor.

Turistler İçin İşitsel Tavsiyeler

Üşümeyi göze alıp, bir miktar tepelere çıkıp efil efil esen rüzgârın fıkır fıkır çığırtılarını... Hamal eşeklere ve atlara hâl hatır sorup anırmalarını, kişnemelerini, bir dolu yükü taşımak zorunda kaldıklarından iyice ağırlaşan bedenlerini taşırken yere sık sık çarpan toynak/nal seslerini... Çoğunlukla ürkek olan kedilerle ve köpeklerle muhabbet edip farklı miyavlama ve havlama karşılıklarını... Bir karınca sürüsünün buldukları bir yemeği taşırken adımlarının seslerini ve dişlerken çıkardıkları hart hurt sesleri... Baharla birlikte taşların arasından pörtleyen çeşit çeşit bitkinin çiçekleri arasında fıldır fıldır dolaşan meşhur Mardin arılarının vızıltılarını... Ova ya da kale manzarası eşliğinde, gün batımlarında son uçuşlarını yapan kırlangıçların ciyak ciyak seslerini... Çeşmelerde kendi hâlinde akıp giden suyun hüzünlü ya da şenlikli şıkırtılarını... Yağmurun, dolunun ve karın taşlara değdiğinde çıkan gümbür gümbür sesleri... Yoğun yağmurlarda şelaleye dönen merdivenlerden gürül gürül dökülen çamurlu suların muzaffer seslerini... Yağmur sonrası damlardan iç ya da dış cephede giderlerden doğru, bazı yerlerde zincirlerle inen suların şıpır şıpır damlama seslerini... Ovaya doğru bakarak, şimşeklerin ışıklarını geniş bir perspektifte izleyerek, peşine gelen gök gürültülerini... Rüzgârın getirdiği ısıyla ve tozlarla taşa çarpmasındaki hışır hışır sesleri... Hafif bir rüzgârın bile taş arasından pörtleyen bir bitkinin yapraklarına değdiğinde çıkardığı usul sesleri... Bir kanalizasyon kapağının üstünde durup altından şırıl şırıl akan suyun sesini... Eski Mardin’de belki de en yaygın bitkilerden olan, saksı, teneke ya da meşkebe narlarının, güneş aldıkça içten içe kendini büyüten ve renklendiren hâllerindeki mırıl mırıl sesleri, iyice olgunlaşınca yere düşmesindeki kart kurt sesleri, çatlarken çıkardığı hırıl hırıl sesleri... Bir incir ağacının su bulmak umuduyla kökleri yayarken taşları usul usul aşındırırken çıkardığı kıpır kıpır sesleri, suya kavuştuğunda içine lıkır lıkır çekmesinin sesini... Fırından taze çıkmış bir pideyi, bir ikliçeyi ya da Süryani çöreğini ikiye bölünce yayılan buharın sesini... Yaz akşamlarında ovada anızların yakılmasıyla yanan yılanların, böceklerin, farelerin, akreplerin, kelebeklerin, örümceklerin ve daha nicelerinin ölüm çığlıklarını... Mardin’de mimarinin önemli faillerden olan tozun neredeyse her mevsim farklı yoğunluklarla uçuşurken ve konarken çıkardığı fısır fısır gürültüyü... Dinlemeden ve de tatmadan Mardin’den ayrılmayın bi’zahmet!

Uzatmalı Çıkışlar

Damda bir yaz akşamı şöyle yayılıp göğe uzansam, gözüme gelen ışığın oluşumunda ve yayılmasındaki yolculuklarında çıkardığı/çıkan sesleri duyabilir miyim? Uzayda dolaşa dolaşa uzun yolculuklarla varlığımıza varan gündüz ve gece ışıklarının bütün gizil sesleri için ehlen ve sehlen ve ser seran ser çavan.

Sesi deneyimlemenin başka biçimleri olarak, sesleri tatmak, koklamak ve seslere uzanıp akışınca uyumak gibi denemelere giriştim. Gürültü, patırtı, hışırtı, çatırtı, tıkırtı, hırıltı, gıcırtı, uğultu, mırıltı, fısıltı, homurtu, yankı, titreşim yakalamaya çıktığım ya da Mardin’in kulaklarını çınlattığım bu yazıdan çıkma mekânı geldi. Mekânları/zamanları, uçan kaçan sürünen yüzen canlı ve cansız varlıkları can kulağıyla dinlemeye dair fıkır fıkır bir heves ile onların insanları nasıl dinlediklerine dair kıpır kıpır bir merak kıpırdatabildiyse ne mutlu bu metne.

Su toprağa değdiğinde çıkan sesleri yedim, doydum. Yağmurun sese değdiğinde çıkardığı sesi içtim, sarhoş oldum. Çünkü ben bir rüya müziği gibi dolaşıyorum Mardin’e.

Çıkışsız Çıkış

Lütfen bir de sesli okuyunuz!

Hiç günbatımını dinlediniz mi? Fotoğraf: Murat Küçük, 2015

1. Latif Öztürkatalay, Mardin ve Mardinliler (İstanbul: Seçil Ofset, 1995), 253. Ayrıca Abdulkerim Çuha’nın Mardin Halk Müziği (2006, Mardin Valiliği) isimli kitabı, Mahir Mak’ın “Müziğin Çok Kültürlü Kodları: Mardin” başlıklı doktora tezi (İTÜ, 2017) bu konudaki çalışmalardan bazılarıdır.

2. Her Yerde Sanat Derneği’nin bu festivalle ilgili duyuruları için Uçan Halı Festivali’nin Instagram sayfasına ve web sitesine bakabilirsiniz.

gündelik hayat, kent, Mardin, Mardin Fragmanları, Murat Küçük, şehir, ses