“İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste”
Haydar Ergülen, “Sis”
Eşlikçi: Attila İlhan’ın sesinden “Sisler Bulvarı” adlı şiiri1.
Mardin’in ev sevdiğim hâli, siste kaybolduğunda beliren en ıssız ve en suskun hâli. Sis, bu şehrin güz/bahar geçişlerinin ve kış günlerinin en şenlikli müdavimi. Sis, bazı yerlerde olduğu gibi, ayrılmak bilmediği dağ eteklerine nazaran Mardin’e arada bir uğrayan ya da mola verip geçen biri gibi. Aslında Mardin’in tozu kadar sisi de meşhurdur, bakmayın klişe turistik anlatılarda yer bulmadığına. Çünkü insan üretimi şeyleri ve kültürü yücelterek ve bazen bunlara dokunulmazlık atfederek, tabii ki tozun, sisin ya da taş aralarında pörtleyen ayrıkotlarının değerini ve etkilerini keşfetmeye çalışmak zor. İnsan üretimi “tarihi eser”lerin ya da “sanat eserleri”nin değeri yanında, bir “güzellik” özelliği atfedilmedikçe, doğa varlıklarının ya da eserlerinin yaşam ve mekân üretimleri üzerindeki etkisi ciddiye alınacak bir şey olmuyor. Havayı, ısıyı, ışığı bunca etkileyen bir şey nasıl olur da manzara sunmaktan başka etkileriyle hesaba katılmaz? “Kültür mirası”nın doğanın çeşit çeşit hâlleriyle, canlı ve cansız varlıklarla ilgilenmeyişine karşı, sis kültür ile doğa arasındaki ayrımı dağıtan, “doğa”yı hatırlatan bir şey olarak kullanılabilir.
Sis, şehrin geçmiş anlatılarında o kadar karşılaşmadığım bir şey ki “Acaba deneyimlediğim Mardin’in öncesinde şehri hiç sis sarmaz mıydı?” diye düşünmeden edemiyorum. Sisin hafızalarda yeri neden yok? Şöyle geçip giden bir şey olduğundan, kar ya da toz gibi sert ve duran bir varlığının olmayışından mıdır acaba? Sisin hâkim olduğu ve günlük hayatı daha uzun süre etkilediği yerlerde, güneşe ihtiyaç duyan insanlar “güneş duası” ya da “sis kovma duası” üretip bunun etrafından ritüeller geliştirmiş olabiliyor2.
Ortaya karışık sisli hâller
Sis durduğu yerde duramayan ve durdurulamayan bir akış; havanın nasıl aktığı/dolaştığıyla ilgili bir hâl. Yukarılarda erişilemez bir uzaklık olarak gördüğümüz bulutlar yanımıza gelir. Manzara olmaktan ya da sunmaktan öte bir şey –uzak bir şey değil– bulandığımız da bir şey olur. Sis, kaçabildiğimiz bir şey değildir, yakalar ve sarıp sarmalar. Değdiği her yere nemlendirici etkisini bırakır geçer ve görüşü kısıtlar. Öncelikle sisle düşünmek, hava, su ve rüzgâr üzerine de düşünmekle birlikte olabilecek bir olanak sunuyor. Hava akışları, yaşamlar ve mekânlar üzerine nasıl şekillendirici etkiler bırakır?
Hava ile suyun başka yoğunluklarla karıştığı bulutların yorgun düşüp Mardin dağlarına çarpmasıyla, bütün varlıkları sarar ve bütün boşlukları teklifsizce doldurur sis. Kış aylarında sisin kendisinden başka herhangi bir şeyin görülmesini olanaksız hâle getirdiği avlularda, damlarda ve sokaklarda dolaşmanın sonsuzluğu pek şenlikli. Çünkü aslında siste Mardin pek kıvrakça ve muzipçe kaybolur. Siste kaybolan Mardin, gözün neredeyse dokunma mesafesindeki kadarını görebildiği zamanlar, büyük bir yalnızlık hissiyle evrendeki tek varlık olarak kendimi düşleyebilmeyi olanaklı hâle getiriyor. Halbuki Mardin, ovaya ve göğe doğru bakma olanağı sunarak, aslında bitimsizce ufuk sunan bir yerleşim. Toz da sis de Mardin’in görüş ufkunu kısan şeyler.
Sis havanın varlığını beyazımsı bir renk katarak görünür kılıyor ve hatırlatıyor. Sisli havalar, tozun hava dolaşımında da en az olduğu zamanlar oluyor. Böylece tozlu değil, ıslak ama daha katıksız bir havayı soluyoruz. Bu da taşların renklerindeki sarıyı daha belirgin hâle getiriyor ve aslında parlatıyor. Tozu soluyarak sararan ve sertleşen taşlar sisin nemini soluyarak yumuşuyor ve rengini parlatıyor. Güneşli günlerdeki kuru sarı ile yağışlı/sisli günlerdeki ıslak sarı arasında rengi değişen taşların sunduğu bu görünüm, Mardin’de renk geçişlerinin önemli izlerinden biri.
Sis, gündüz ile akşam/gece arasında farklı görünümlere bürünüyor. Işıkları şehrin üzerinden dağıtan ve çoğaltan bir şey gibi. Işığın parlaklığını seyrelterek gücünü azaltıyor. Aslında bir beyazlatıcı da oluyor ve gece hâlinde karanlığı usulca seyreltiyor. Gündüzün güneş ışığını daha etkisiz, geceleyin ise elektrik ışıklarını daha loş hâle getiriyor. Böylece sis, kalenin akşam yanan ışıklarıyla, loş ve sarı bir kutsal hâle oluşturuyor, sadece aşağılardan manzara olarak bakmamıza izin verilen kalenin etrafında.
Sis, dağı sarıp dolaşması kadar, bazen çok gök gürültülü, şimşekli havaların ertesinde güneşli gün başlangıçlarında yorgun düşüp ovayı da kaplayabiliyor. Böylece şehirden ovaya doğru bakmak, bir Doğu Karadeniz yaylasında aşağılara dolmuş bulutları izlemek gibi oluyor.
Yoğun sis, birçok yerde olduğu gibi Mardin’de de haberlere konu oluyor: “Sis etkili oldu”, “Muhteşem manzara oluşturdu”, “Fotoğrafçılar için eşsiz görüntüler sunuyor”, “Hayatı olumsuz etkiledi”, “Görüş mesafesini düşürdü”, “Ulaşımı olumsuz etkiledi”, “Sis sürücülere zor anlar yaşattı”, “Uçak seferleri iptal edildi”, “Yoğun sis zor anlar yaşattı”. Tüm bu ifadelerden sisin görsel etkisine daha çok yoğunlaşıldığını anlayabiliyoruz. Yer trafiğinde, görüş mesafesini kısalttığı için gündüzleri araçların farlarını ve dörtlü lambalarını yakarak ilerlediği durumlar yaşanabiliyor. Aynı şekilde, hava trafiğinde ise ovaya dolmuş sis nedeniyle uçakların havada defalarca tur attığı ve inemeyerek başka havalimanlarına yönlendirildiği durumlar ortaya çıkabiliyor. Görme etkisinin dışında, sis havanın ısısını da etkiliyor. Bunun yanı sıra ısıyı daha belirgin bir şekilde hissetmeyi sağlıyor. Şeylerin kokusunu da daha açığa çıkartan bir etkisi oluyor, nemlendirmesi sayesinde.
Mola: Sise bulanmış bir kısa öykü
Akşam oluyordu, uzaklardaki bulutlar yorulmuştu, çöküyordu, yalpalaya yalpalaya yere yaklaşıyordu. Bazen hızlı, bazen usul usul bir yavaşlıkla, önce dağın tepesinden aşağı, sonra dağın eteklerine çarpıyordu; duramıyordu, sise dönüşüyordu. Dağın eteğindeki şu Mardin’i sarmaş dolaş sarıyordu, bir kedi annenin çocuğunu kucaklayıp sarması gibi kavrıyordu. Gözün gözü görmesini zorlaştırıyordu, kendinden başka bir şeyin görünmesini istemeyecek kadar bir yoğunlukla her boşluğa doluşuyor ve bitimsizce her şeyi kendine bulamak için didiniyordu. Güneşi etkisiz hâle getiriyor, evlerde lambalar erkenden yakılıyordu. Mardin uzaktan sisler arasında sadece bir ışık gibi görünüyordu, insanlar evlerine çekiliyordu.
Kuşlar ışıklı evlere, harabelere, kilise ve cami damlarında kuytu köşelere çatlaklara, duvar aralarına, kameriyelere, penceresi kırık evlerin içlerine ve ağaçların dallarına, yapraklarına saklanıyordu. Sis yorulmak bilmeksizin çöküyordu, yayılıyordu, parçalanıyordu, kimse durduramıyordu onu; soba bacalarının dumanı sise karışıyordu. İnsanların terk edip hayvanların ve bitkilerin sahip çıkarak yerleştiği harabe yapılar, sisler altında bir rüyayı basıyordu. Şehrin kalıntısı bir sis gibi sarıyordu rüyayı. Sis, Mardin’in rüyası gibi ortalığa dolanıyordu.
Çıkış
Sis havayı ve şeyleri ıslatır, ses ısıyı belirginleştir, sis ışığı dağıtır, sis kokuyu daha bir açığa çıkartır, sis görüş mesafesini kısaltır... Sis, düşleri açar. Geçmişte olanlara özlem duymak, güzellemeler yapmak nasıl yeni hayaller kurmayı bastırırsa, sis öyle bir şey ki bunları alıp temizliyor ve aslında kapattığı, görünmez kıldığı yerlerde hayal gücüne uçsuz bucaksız boşluklar açıyor. Sisin bulaştığı ve bitimsizce dolaştığı Mardin büyük bir kaybolma, unutma ve arınma hâli vaat ediyor, bunu böyle düşlemek ve eylemek isteyene…
1. Aslında bir şarkı etkisinde hem şiirin içeriğinde ve ritminde hem de sesinin tonunda ve akışında. Böylece sadece sisli bir şiir değil, düpedüz sis gibi akışı olan bir şeye dönüşüyor.
2. Bu bağlamda, Suha Arın’ın Anadolu’da konutun serüvenine dair belgesel çalışmasında, Doğu Karadeniz’i içeren bölümün başlığı “Sisler Kovulunca”dır (1986) ve bir sis kovma duası/ritüeliyle başlar. Günlük hayatı ve tarım üretimi önemli ölçüde etkileyen sis için, bu coğrafyada farklı yerlerde, farklı sözlere dönüşen bu mâninin bir örneği de şöyledir: “Kut Kut Ana / Kut isteriz / Allah’tan Güneş isteriz / Verene bin bereket / Vermeyenin tenceresine küflü sıçan” Bu ritüele dair başka bir kaynak Atlas dergisidir.