Bu metin sulu ya da ıslak bir Mardin anlatısı kurmak için. Yazıya su katarak, ıslak bir yazı yazmaya çabalıyorum. Mardin’i suyla düşünen ve düşleyen, suyun Mardin’deki hâllerinde, Mardin’in sulu hâllerinde akmaya çabalayan bir metin bu. Mardin’de nasıl “su kültürü”, “su mimarisi” ve “su toplumsallığı” oluştuğunu irdelemeye çalışırken, suyun bir fail olarak hikâyesinin peşine düşeceğim.1
Eşlikçi şarkı: Feqiyê Tayran’ın “Ey su, su” diyerek suya seslendiği Kürtçe Ey Av û Av2 başlıklı sufi şiirinin bir kısmını şarkılaştıran Cemil Qocgiri ve Tara Jaff’ın Av isimli parçasını yazıya eşlikçi olarak öneriyorum.
Suya Giriş
Suyu içeriz, suyu soluruz, suyu yeriz, suyu giyeriz, suyla temizleniriz/arınırız, suda yüzeriz, suyu kirletiriz, suya anlamlar yükleriz, suya okuruz, suyu kutsallıkların bir parçası olarak kullanırız. İnsanın suyla kurduğu ilişki farklı coğrafyalarda farklı tarihselliklerle değişiyor. Su, insanların yerleşim tercihlerinde hep önemli bir gerekçe. İnsanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan suya erişimi ve suyun kullanımını sağlayan birçok yöntem geliştiriyor. Ama suya erişim hep bir mesele. Yeni ve acil bir gündem olarak, iklim değişikliği nedeniyle suyla ilgili farklı krizler oluşmakta ve insanların temiz suya erişimiyle ilgili eşitsizliklerin küresel olarak artacağı öngörülmekte. Böyle bir bağlamda, suyun insan kullanımında geçirdiği değişimleri kendimce bir denemeyle, şöyle özetlemeye çalışayım:
- Suyun evcilleştirilmesi: Akışının düzenlenmesi, depolanması, kontrol altına alınması, tarımla başlayarak farklı üretim etkinliklerinde kullanılması.
- Suyun bilimselleşmesi ve kimyasal formül olarak ifade edilmesi, suyun H2O’laşması.3
- Suyun insan yapılarına bir ağ sistemiyle bağlanması, yaygın bir su dolaşım sistemi oluşturulması: Hem temiz suyun musluklarda akışı hem de atık suyun kanalizasyon olarak akışı.
- Suyun metalaşması: Suyun alınıp satılabilir hâle getirilmesi.
Sulu Mardin’e Giriş
Islaklık ile kuraklık arasında salınan bir yer Mardin. Bir yandan bir dolu su kaynağı ve akışları var, öte yandan suya erişim hep önemli bir kriz. Bunun için farklı su kaynakları, su depolama biçimleri ve bir su mimarisi geliştirilmiş. Suların kullanımını sağlayan şu yapılara rastlıyoruz: çeşme, kuyu, hamam, şadırvan, sarnıç, (eyvan içinde) sebil, selsebil (silsel), havuz (birke), şadırvan, vaftiz kurnası, ölüleri yıkama için gasilhane, tulumba, çamaşır yıkama gibi işler için kullanılan taş oyma kurna (cırın), hayvanların su içmesi için taş oyma oluk... Karşılaşmadıklarımız ise şunlar: değirmen, köprü, çamaşırhane ve ayazma.
Suyun Gelişi
Yeraltında ıslak bir Mardin var, pek sulu bir Mardin. Açıktan akan sular yok, ancak farklı yerlerde sığ ya da gür akarak, evlerin, sokakların altında dolaşan sular var. Taş/toprakla örülmüş bu su tünelleri şehrin altını bir ağ gibi sarıyor ve bazı evlerde bir açıklıkla dışarıyla buluşuyor. Bu tüneller, insanın eğilerek/emekleyerek hareket edebileceği kadar, bazen geniş, bazen dar. Asfaltın altında dereler var!4 belgesel filminden ilhamla, “Evlerin altından sular akıyor” diyebileceğimiz bir Mardin var. Bu pek gizemli ve karanlık yeraltı Mardin’ini keşfetmek için, girip dolaşmakla ilgili büyük ama endişeli bir merak hissetmiyor değilim. Kaynak suyu olan bu tünellerin uğradığı evler, şebeke suyu yaygınlaşmadan önce, alım-satım işlerinde daha değerli olarak görülürmüş.
Tam yeri, koruma ve miras işlerini turizme yarayacak şekilde düşünmekten itinayla uzak durarak şöyle bir soru sorayım: Bu su tünelleri, bir koruma ve miras konusu neden olmaz? Öte yandan, Mardin’deki en sıra dışı insanlardan biri, bu tünellerin ve çeşmelerin gönüllü koruyucusu bir “su nazırı” Şeyhmus Erginoğlu var. Temizlenmeyince çamurla tıkanan bu tünellerde temizleme yapabilen Erginoğlu, “Eski PTT binası karşısındaki Şehidiye Camii ile tarihi Latifiye Camii çeşmeleri dahil, Mardin’de 50’yi aşkın çeşme için tünel kazmış.”5 Hatta bazı yerlerde kanalizasyona karışan su tünellerini ve çeşmeleri yeniden ayırmış.
Yeraltındaki başka bir Mardin’de ise yapılara bağlanan şebeke suyu ve kanalizasyon, boruların içinden sokakların altından ovaya doğru akıyor. 1950’lerde su şebekesi olarak döşenmeye başlanan asbestli ya da dökme demir pik borular, paslanmış ve çürümüş hâllerinden dolayı sökülerek, 2010’ların başında belediye ve valilik tarafından yürütülen bir projeyle yeni borularla değiştirildi. Ayrıca kanalizasyon boruları da yenilendi. Bu, halk sağlığı için çok önemli katkıları olan bir değişim, ancak sonrasında su verildiği zamanlarda şebeke suyundan ya da yağmur sularından dolayı evlerin zemin altında kalan kısımlarına sızıntılara sebep olduğunun (kendi yaşadığım ev de dahil) örnekleri çok. Sonuçta su sızmakta ve bulaşmakta çok marifetli bir fail!
Suyun evlere taşınmasında çeşme, su tünelleri, kuyu, tulumba, kamyon/tankerler kullanılmış. Çeşmelere, eyvanlı evlerde/kasırlarda, camilerde, medreselerde ya da sokaklarda müstakil olarak rastlıyoruz. Günümüzde bu çeşmeler musluksuz, deposuz ve hâlâ sürekli akışta. Çıktıktan sonra yeniden yerin altındaki ağa bağlansa da bazı çeşmelerde gider sorunu olduğunda, sular sokağa taşıyor ve o sokaklar sıklıkla ıslak. “Alan sınırları içinde kalan mahallelerde bulunan 35 çeşmeden 20’si tescillidir.”6 Ancak hem Birinci Cadde’nin 1915’te açılmasında, hem de yeni yol açılırken birçok çeşmenin yolun altında kaldığı, öncesinde daha fazla çeşmenin olduğu da söyleniyor. Her çeşmenin suyunun tadı ise kaynağından kaynaklı sade/tatlı, tuzlu ya da acı olarak farklıymış. Çeşmelerin önemli bir kısmı eyvanlı ve bazılarının önünde daha geniş küçük meydanlar da var. Çeşmeler şehrin lingua franca’sı Arapçada ayn ile adlandırılıyor, pınar, çeşme, göze gibi gözle ilişkili.
Çeşmelerin mimari değeri üzerine çalışmalar7 yapılmasına rağmen, çeşmelerin nasıl kullanıldığı, buradaki kadın emeği ve nasıl bir sosyalleşme alanı olduğu, taşımadaki eşek emeği gibi konular pek bir ilgi çekmiyor. O zaman soralım: Suyu en çok kimler nasıl kullanır/dı? Gıda hazırlama, yıkanma ve temizlik işlerinde emek dağılımı kadınlarda yoğunlaşmış olduğundan suya en çok eli ve ayağı değen kadın oluyor. Bu nedenle suyun eksikliğinde en çok sıkıntı yaşayanlar da kadınlar. Ayrıca şebeke suyunun olmadığı zamanlarda ya da kesinti olduğunda mahalle içlerindeki suyu evlere taşıyanlar da önemli ölçüde kadınlar. Bu durumlarda, çeşme başında sırada bekleme, sıra bozma tartışmaları ya da kavgaları yine çoğunlukla kadınlar arasında oluyor. Ayrıca çeşme başında beklerken farklı ev işlerini yapanlar da olurmuş, “Çeşmede su beklerken bazı kadınlar şehriye kesermiş”.8 Suyun evlere taşınmasında hayvan emeği de önemli. Sakaların çeşmelerden evlere suyu eşekle götürmesi, varlıklı ailelerin yaptırabildiği bir şey olduğu için ayrıca sınıfsal bir mesele. Eşekler Mardin’de bir şeylerin taşınmasında hep çalıştırılmış ve maalesef hâlâ çalıştırılıyor. Temiz suya erişmek için, içerdeki kaynaklar kadar çeperdeki kaynaklardan da su getiriliyor. Şehrin sayfiye ya da bahçelerinden olan Firdevs, Ravza gibi yerlerden sakalar (sebleci) katır sırtında içme suyu getirip mahalle aralarında satarmış.
Kullanma suyuna erişmek için de farklı yöntemler geliştirilmiş. Burada suyun farklı etnisite ya da inançlardan komşular arasında paylaşılmasına dair şöyle bir örnek var. Bir Hıristiyan/Nasrani aile olan Beyti’l- Merkenlerin bir havuzu varmış ve bu havuzu her akşam külle doldururlarmış. Kül sabaha kadar dibe çökermiş. Üstte kalan, arınmış suyu da ücretsiz olarak, ihtiyaç sahibi komşulara çamaşır, bulaşık, temizlik işlerinde kullansınlar diye verirlermiş, insaniyet namına.”9
Çeşmeler kadar değilse de yaygın olan, günümüzde sağlam kalabilen sokaklarda dört-beş tanesine denk geldiğim demir su tulumbaları var. Üzerlerinde “Mannheim” ve “1950” yazıyor, 1950’lerin başında, Mardin’e şebeke suyu bağlama girişiminin ilklerinden. Ğurs’tan getirilen su, tulumbalarda belli günlerde dağıtılıyormuş, bunlara “tulumbalı Alman çeşmeleri” diyenler de var.
Suyla ilgili önemli bir mekân da hamam. Evlerde şebeke suyunun olmadığı zamanlarda insanlar yıkanmak için hamamlara gidiyor. Burada suya “sıtıl” olarak adlandırılan kovaların miktarına göre para ödenirmiş. Ayrıca su yüzünden hamamlarda da kavgalar çıkarmış. Hamamların kullanımında yine bir toplumsal cinsiyet farklılaşması var: Hamam, yaygın bir örüntü olarak, kadınlar için yıkanmanın yanı sıra yemek, eğlenme etkinlikleri de içeren, uzun süre vakit geçirdikleri bir sosyalleşme alanı olurken, erkekler için daha kısa zaman geçirilen bir yer. Farklı inançlardan insanların hamamı aynı anda kullandığı durumlar da yaygın.
Suyun inanç bağlamında da önemli kullanımları var. Hıristiyanlar vaftiz için, Müslümanlar abdest almak için suyu kullanır. Buna göre kiliselerde vaftiz kurnaları ve cami avlularında şadırvanlar, su mimarisinin unsurlarıdır. Ayrıca ölülerle vedalaşırken Hıristiyanlar da Müslümanlar da defin öncesinde ölü bedeni yine suyla yıkıyor.
Suyun Kalışı
Su, evlere bir ağ olarak bağlanmadan önce hep depolanan bir şey. Ya kuyuda ya da çeşmelerden taşınarak evlere getirilen testilerde, tenekelerde ve plastik bidonlarda. Su şebekesi bağlandıktan sonra da bu durum pek değişmiyor; su depoları, beton, metal ya da fiber tanklar içerisinde depolama devam ediyor. Çünkü hâlâ daha eski Mardin’de her zaman akışta olan şebeke suyu yok, haftada iki-üç defa belli sürelerle su veriliyor. Bu nedenle “Sular kesildi” yerine “Sular geldi” daha isabetli bir ifade olur. Bundan dolayı damlarda su depoları ve yollarda su tankerlerinin dolaşması yaygın. “Görüntü kirliliği yaratıyor” ve “Silueti bozuyor” diye damlardaki su depolarına (ve de çanak antenlere) laf eden, dolaşmayı/geziyi görme odaklı ve farklı tüketim deneyimleri olarak algılayan “turistik bakış” eski Mardin’in birçok insan için hâlâ yerleşik yaşam alanı olduğunu anlayabilme kapasitesinden maalesef mahrum.10
Bütün bu susuzluk hâllerine dair, Mardin Arapçasında farklı maniler/türküler üretilmiş. Bunlardan denk geldiğim ikisi (yaklaşık anlamlarıyla) şöyle:
“Merdîn heviyyê u zeviyyê / Mayyê me fiye / Tecîb reyhan zateri vezra’ karâniye”.
(Mardin havadar ve aydınlıktır / Ama suyu yoktur / Köşelerine zahter reyhanı getirip ekeceğim)
“Mêrdîn heviyyê u żaviyyê / Mayyê me fiye / Leykûn ım aynen ıssûd / Eyş şığlî fiye”.
(Mardin havadar ve aydınlıktır / Ama suyu yoktur / Kara gözlüm olmasa / Ne işim olur orada)
Susuzluğa tatlı tatlı direnen bu sözlere rağmen suya erişimin bu kadar sıkıntılı olması, başka şehirlere ya da yeni Mardin’e taşınmak için bir göç sebebi de olmuş. Ayrıca susuzluk ya da su kirliliği önemli sağlık sorunlarına da neden oluyor: “Şehirde o kadar su yoktu ki, mesela her ailede on tane çocuk getirdiklerinde bile, ancak yarısını hayatta tutabiliyorlardı.”11 Suyun kısıtlı oluşu, daha tedbirli kullanmaya dair davranışlar da geliştirmeye neden olmuş. “Fazla su gitmesin diye bebeklerin altı toprakla temizlenirdi. Çamaşır yıkanırken bol su yerine kül kullanılırdı.”12
Eve suyu getirmek kadar, suyu içmek için serin tutmak, yıkanmak için ısıtmak gerekli. Yıkanma için evlerde oda girişlerinde “seki altı” (mağsel) olan, gideri avluya açılan bir açık alan kullanılıyor. Suyun akışta olduğu yerler, evin iç odalarında değil, mutfak, banyo ya da tuvalet olarak dışarıda, avluda bulunuyor. Bu kısımların bir şekilde içeriye alınması, banyonun/tuvaletin iç mekâna dahil edilmesi, şebeke suyu ve atık su sistemin kurulmasıyla mümkün oluyor. Bu durumda, suyu ısıtmak için ocaklar ya da odunlu banyo sobaları kullanılıyor. Yaz mevsiminde suyu serin tutmak, kuyularla ya da serin odalarda tutulan testilerle mümkün, buzdolabı öncesinde. Yazın buz ihtiyacı olduğunda ise dağın güneşi daha az gören kısımlarında, “Melik Mansur Medresesi civarında yer alan meslecé denen kar kuyularında, kıştan doldurulmuş kar, şehir içinde satılıyor.”13
Suyun depolandığı yerlerden kuyular ya kaynak suyuyla ya da yağmur suyuyla besleniyor. Bir evde, büyüklüğüne göre birden fazla kuyu da olabilir ve kuyular arasında bağlantılar var. Kuyuların bakımını yapmak ya da yaptırmak önemli, çünkü kuyu suyu, sabit olduğu ve temizlenmesi iyi yapılmadığında hastalık kaynağı olabiliyor. Bu nedenle akış halindeki şebeke suyuna geçiş halk sağlığı için önemli bir gelişme. Kuyu kullanımıyla ilgili ilginç bir iş alanı, kuyuya kova düşünce kovaları çıkartan birilerinin olması. Metin Ezilmez’in anlattığına göre, bu işi yapan iki kör kardeş varmış, bir tür çengel olan ebu’ıkmeş (altı yedi zincirden ve uçlarında kancalar olan demir bir aparat) kullanarak kuyuya düşen kovaları ya da başka şeyleri çıkartırlarmış ve bu 70’li yıllara kadar sürmüş. Şebeke suyu yaygınlaştıkça kuyular gözden düşüyor, kullanımdan çıkıyor ve süreç içinde molozla doldurularak kapatıldığının örnekleri çok. Ancak kuyuların kapatılması, uzun yıllardır Mardin’de çalışan İbrahim Usta’ya göre yapıların nem dengesini bozduğu için taşların çürümesi ve aşınmasının hızlanmasında önemli bir etken. Yani kuyu sadece doğrudan kullanılmasında değil, taşların arasındaki toprak vb. şeyler içinde nem sağlayarak boşluk doldurmasıyla da önemli. Neyse ki turistik işletmelere dönüştürme amaçlı yaygınlaşan restorasyon süreçlerinde bu kuyular da önemli ölçüde yeniden açılıyor.
Kuyuların sıra dışı kullanımından biri de akustiğinden faydalanmak: “Kuyu başında ve akşam sessizliğinde kanun, keman, cümbüş akort eden, gökteki dolunayın ve yıldızların kulak verdiği saatte sanatçılar vardı.”14
Suyun Gidişi
Su için her gelişin bir gidişi var, akarak ya da buharlaşarak. Temiz su kadar, kullanılmış suyun ne olacağı da hayati bir mesele. Kanalizasyon ağının kurulması, insan dışkılarının ve temizlemeyle kirletilmiş suyun insan yerleşimlerinden uzağa ve derine götürülmesi insan sağlığı için önemli bir gelişme. Bunun nasıl işlediğine dair iyi bir örnek olarak, Paris’te bir kanalizasyon müzesi var: Musée des Egouts.15 Burada kentin altında şırıl şırıl akan kanalizasyonun bir kısmında dolaşabilmek önemli bir deneyim, çünkü bir yerleşimi sadece üstünden ibaret olan hâlleriyle değil, yerin altıyla birlikte düşünmek için pek kışkırtıcı. Mardin’de ise sokaklarda dolaşırken, debisi yüksek olan yerlerde rögar kapaklarının üstünden geçerken şırıl şırıl akışı duymak mümkün.
Su, yeraltı giderlerine girip ya da topraktan sızıp gidemediğinde zeminden akar. Yağmur yoğunluğuna göre, suyun sokaklardan dere ve merdivenlerden şelale gibi aktığını görmek mümkün. Ben buna mevsimlik/yağmurluk “Mardin şelaleleri” demeyi çok severim.
Renklendirici ve Sağlamlaştırıcı Olarak Su
Mardin kış ile yaz döngüsünde yeşil ile sarı arasında dolaşır. Havadaki nem miktarı canlıların rengini değiştirir. Kışın yeşil olan ova ve şehirdeki toprak alanlar baharın sonuyla birlikte hızlıca sararır. Bu dönüşümde su önemli bir faildir. Suyun havadaki ve topraktaki varlığı canlılıkları farklı renklerde dolaştırır. Öyleyse su bir renklendiricidir.
Su, taşta farklı canlılık biçimleri için olanak sağlar. Böylece yosunlanmalar, küflenmeler, bitkilenmeler üretir; taştaki boşluktan bitkiler pörtler, ortamı yeşillendirir. Su bünyesinde birçok canlı ve cansız varlığı barındırır, taşır. Sudaki bakterilerin çeşidi ve miktarı, bunu tüketen canlıların sağlığını etkiler. Ayrıca suya yakın avlularda, sokaklarda ve çeşme yakınlarında bir dolu sümüklüböcek dolaşır baharla birlikte.
Su, cansızlar ve taşlar için de bir renklendiricidir. Buna dair bir yorum şöyle: “Dış duvarda, kapı çerçevesinde kullanılan taşlar yumuşak ve kırmızı taşlardan seçilerek oyuluyor ve işlemeler yapılıyor, bunlar yağmur yediğinde kırmızısı kıpkırmızı oluyor. İşlemeden sonraki kısımlar ise daha beyaz olan kireç taşlarından yapılıyor, yağmur yediğinde daha beyaz oluyor. Bu da duvarcının ve oymacının sanatını daha bir gösteriyor.”16 Suyun taşın rengini belirgin hâle getirmesini izlemenin ne kadar keyifli olduğunu, evimin avlusunu yıkarken, ayrıca dış duvarlara su tutup tozun etkisiyle yıllarca daha bir sararmış olan taşları da ıslatarak, hem akan çamurumsu tabakayı izlerken ve hem de taşın belirginleşen renginde deneyimliyorum. Suyun taşa başka bir etkisi, taşın yapısında dökülmeler, parçalanmalar ve dağılmalar üretmesi, değil mi ki “Duvarı nem yıkar”! Sonra bunların bir kısmı toz olur uçar. Ayrıca dış cephedeki taşlar, tozların etkisi kadar, yağmurun etkisiyle sertleşir, sağlamlaşır.
Havadaki su oranın azlığı, yani kuru hava, insanlar olarak cildimizin de kurumasına sebep. Bu nedenle nemlendirici kullanmak daha bir zaruret oluyor burada. Öte yandan, nemli sıcak terletirken Mardin’de gölgede serinlemek mümkün. Bundan dolayı yazın en sevilen şeylerden biri de evlerin kuytu iç kısımlarında ya da ağaç altlarındaki gölgelerdir.
Çıkış
Suyun Mardin’deki hikâyesine dair anlatacak o kadar çok şeyle karşılaştım ki: Domların baktığı su falı, güneşte ısıtılmış suyla tedavi, kurşun dökerken su kullanılması... Bir karış yazıda boğulmamak için bir yerde kesmek gerekti. Öte yandan çeşmelerden sürekli boşa akan sular, iptal edilen kuyular, şehre şebeke suyundan belli günlerde su verilmesi, damlardaki depolardan görüntü kirliliği diye şikâyet eden turistik bakış... Halbuki su giderek derinlere çekiliyor hem Mezopotamya ovasında hem de eski sayfiye alanları olan Zınnar gibi en yeşil yerlerde. Ovadaki yeraltı sularının derinlere çekilmesi, başka yerlerde olduğu gibi obrukların oluşmasına sebep olabilir. Ayrıca küresel ısınmanın etkileri su üzerine düşünmeyi daha bir acil kılıyor.
Yine de iyi örneklerin peşine düşmek de bir olanak. Kurak olduğu için ağaç dikme ve bakma bahanelerine aldırmayan, bundan şikâyet edip durmak yerine “ağaç diken” olan Şeyhmus Erginoğlu hem şehirde suların akışına bir el veriyor hem de suyla beslenen ve suyu da tutan binlerce ağacı dikip bakımını üstlenerek çok değerli bir ilham verici olarak yanımızda duruyor. Mucize beklemeyen ama mucize olan Erginoğlu bir şeylerin nasıl yapılabileceğini sessizce gösteriyor. Yazıyı buradan çıkışa getirerek, çeşmedeki o yazılamaya kulak veriyor ve “Unutulacak dünler / Yaşanılacak günler var” diyen Gazapizm’in bu şarkısını yazıya veda şarkısı olarak dinlemeyi öneriyorum.
Nasıl gidenlerin ardından su dökülürse, bu yazı su gibi gider, yeni yazı da kar gibi gelir. Su verenleriniz kadar, su verdikleriniz de çok olsun. Çünkü sokak komşularımız hayvanlar için bir kap su.
{fold ve metin içindeki tüm fotoğraflar: Mardin, Murat Küçük}1. Konuyla ilgili farklı zamanlarda görüştüğüm, bilgilerini paylaşan Metin Ezilmez, Mehmet Sait Tunç, Ali Altınöz, Ahmet Abdülhadioğlu, Ammo Şehmus (hamal), İbrahim Usta, Müjde Tönbekici, Mehmet Selim Parlakoğlu, Mehmet Fidan ve Emrullah Demir’e teşekkür ederim.
2. Bu şiire dair bir inceleme için Ali Tenik’in “Sûfî Feqiyê Tayran’ın ‘Ey Av û Av’ Şiirinde Varlık Dili” başlıklı makalesine bakabilirsiniz.
3. Suyun bu dönüşümünü tartışan önemli bir metin: Ivan Illich, H2O ve Unutmanın Suları, çev. Lizi Behmoaras (İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi, 2007).
4. Ankara’yı bir dereler kenti olarak anlatan ve unutulmuş dereleri keşfe çıkan bir belgesel: Yasin Semiz, Asfaltların altında dereler var!, 2019.
6. Mardin Büyükşehir Belediyesi, Artuklu Alan Yönetim Planı 2022–2026, s. 152.
7. Çeşmelerin envanterini çıkarıp çizimlerini yapan ve sanat tarihi ve mimarlık bakımından değerlendiren bir çalışma: İrfan Yıldız, Tarihi Mardin Çeşmeleri (Mardin: Mardin Belediyesi Yayınları, 2010).
8. Mehmet Sait Tunç.
9. Ömer Özyardımcı’nın Arapça anlatımından aktaran Ali Altınöz.
10. Turistlerin su deposu ve çanak anten şikayetine dair bir haber.
11. Nasra Şimmeshindi’den aktaran torunu Metin Ezilmez.
12. Metin Selim Parlakoğlu.
13. Ali Altınöz.
14. Metin Ezilmez.
15. Paris Kanalizasyon Müzesi.
16. Metin Ezilmez.