Brooklynli Bir Bahçıvan
Bahçe Kapısından İçeri

Hayatımda ilk defa, 40 yaşında, Brooklyn’de bahçeli bir ev sahibi olduğumda, ömrü boyunca eli toprağa değmemiş bir apartman çocuğuydum. Bu evdeki ilk baharlarımdan birinde, bana permakültürün ilkelerini öğretmeye çalışan İsviçreli bir arkadaşımla toprağı beslemek ve yabani otları öldürmek için bir yanımızda bir dolu kullanılmış karton ve okunmuş gazete, diğer yanımızda bir kova suyla malçlama yaparken, arkadaşımın ona gelen bir telefon üzerine beni bahçede yalnız bırakmasının ardından “Magali gitme, n’olur!” haykırışımdaki korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Sanki o bana yabancı otuz santimlik toprak ve gazete ıslatmalar hem bilinemez hem de ürkütücü şeylerdi, yüksek lisanslı ve çocuk sahibi bir kadın için bile.

Magali bahçeyi malçlarken, 2012
Magali’yle çalışmamızdan yaklaşık iki yıl sonra solda bir dizi ahududu, toprakta fesleğen, saksıda biberiye ve zeytin, sağda da bir dolu domates

O bahardan tam on üç yıl sonra bahçede, tüm başarısızlıklarıma karşın çok daha güvenli ve huzurluyum. Evdeki tüm bahçelerin ekimi ve bakımı bana ait olmasına rağmen kendimi bir “yapan”dan öte izleyici ya da katılımcı olarak görüyorum. Belki de işte bu yüzden epey dağınık hatta bir anlamda vahşi olmasına izin verdiğim sebze bahçem bana böylesine huzur ve umut veriyor. Çünkü artık biliyorum ki azıcık destekle, ben yokken de orada onlarca bitki ve canlı yetişiyor. Ve o toprakta her kırmızı solucan, top böceği ya da –bahçe için zararlı olduğu hâlde– sümüklüböcek bile gördüğümde, sadece bir bahçe değil koca bir ekosistemi izleyebildiğim için çocuk gibi seviniyorum.

Bir bahçenin işi hiç bitmeyecek olsa da azalabiliyor yıldan yıla. Öncelikle, bir kez ektikten sonra her yıl geri gelen onca bitki var. Benim bahçemde ahududu, taze kişniş, rezene, kereviz yaprağı, kekik, nane, adaçayı, dağ mersini, çilek ve dahası dahil buna. Üstelik bu bitkilerden bazıları bir anlamda doğuruyor ve yayılıyor yıldan yıla; dişi adaçayı bitkisi ve çilek mesela.

Ben bahçıvanlığa bulaşmadan önce bitkilerin dişisi ve erkeği olduğunun bile farkında değildim, ta ki The Met Cloisters’ın* avlusunda gördüğüm çiçek açmış koca bir adaçayına vurulana dek. Ne yazık ki yavruyken anlaşılmıyor bir bitkinin cinsiyeti. Belki dört-beş farklı adaçayı bitkisi satın aldıktan ve bu bitkileri iki-üç sene büyüttükten sonra tutturabildim ancak bir dişiyi. O gün bugündür o dişi bitki bana yine hepsi nice çiçekli, yine hepsi dişi sayısız bitki doğurdu. Üstelik, ekildiği toprağın yapısı ve sanıyorum güneş-gölge dengesine bağlı olarak bu yavruların çiçeklerinin kimisi mor, kimileri pembe. Doğa biz apartman çocukları için her daim büyük bir bilmece.

* Manhattan’ın Washington Heights semtinde Avrupa ortaçağ sanatı ve mimarisi odaklı bir müze. (ed.n.)

bahçe, bitki, bitki, Brooklyn, doğa, kent, Lisa Sardinas, New York, permakültür, sebze, şehir