bir bütün olma hissi uyanabiliyor.”
Aylardan mayıs, hâlâ ekim zamanı. Pazardan üç beş fide aldım. Adına bakılırsa içlerinden biri belli ki bir melez: “çokodomates”. Biri varlığından ancak 45’imden sonra haberdar olduğum ve ismini uzun süre sırf İngilizce bildiğim, husk cherry; Türkçesi altın çilek, iki dilde de meyve isimli bir domates. İki üç tane de yollarımızın Brooklyn’de kesiştiği ve tesadüfen annesi ve babası emekliliğini Fethiye’de geçiren, İngiliz çiftçi Jack’in kendi milletine has aksanıyla baa-zıl dediği özel bir iki çeşit fesleğen. Gel gör ki çatı bahçemde bu fideleri ekecek yer yok.
Tüm bahar bahçede harıl harıl çalıştım da bahçede hiç yer kalmadı değil sebep. Tersine, bu yazın büyük bir kısmını Brooklyn dışında geçireceğim diye bahçeleri kendine hâline bırakmıştım biraz. “Ben yaradan mıyım ki bir bilek hamlesiyle hayatlarına son vereyim?” diye geçirmiştim içimden. Ya da: “Yeşillik görmek, boş topraktan iyidir.” Tembellik etmek için bahane çok bende. Üstelik başta pek de güzel gelmişti o yabani otlar gözüme minnacık leylak, sarı ve beyaz çiçekleriyle.
Fakat bahar yağmurlarıyla tüm tomurcuklar büyüdü. Bir baktım, diz boyu olmuş her şey. Kendi ellerimle diktiğim onca bitki kaybolmuş gözden. Eh bu fideleri ekecek yer de lazım. Çöktüm dört ayak üstüne.
Ne kadar nankör ve pis bir iş olsa da bir yandan meditatif bir uğraş yabani ot yolmak. Bir kez başlayınca kendini kaptırıp durmakta zorlanıyor insan. Bunu bildiğimden, sıkça kendimle bir anlaşma yapıyorum işe koyulmadan önce, mesela “Bu sabah sırf otuz ot yolacağım” sözü veriyorum kendime. Otuz oluyor altmış seksen ya da on dakika yarım ya da bir saat… Hele bir de bahçede çalışırken cebimde telefon, kulağımda kulaklık WhatsApp’tan ablamla ya da bir arkadaşımla konuşuyorsam.
Biraz bitkilerden anlamak gerekiyor. Hangi bitki neyin yavrusu ve büyümüş hâlini istiyor muyum, istemiyor muyum bahçede: Hızlı verilmesi gereken kararlar bunlar. Senelerce aynı bitkilerle yaşaya yaşaya öğrendim çoğunu birbirinden ayırt etmeyi. Kiminin yaprak şekli türünü ele veriyor, kiminin ise kaygan gövdesi. Arada sırada, bilmediğim bir şey çıkınca da telefonumdaki Picture This uygulaması söylüyor bana anında ne nedir.
Bazı bitkiler arsız: İlla ki yayılmak istiyorlar. Üst bahçemdeki Amerikan mor salkım mesela. Tüylü çiçekleri kıyafetlerime yapışmak kaydıyla bahçede bir yerden bir yere göç eden fountain grass (seslisözlük.com’a göre bu dekoratif bitkinin Türkçesi hint darısı)... Dikenli dalları da kökleri de metrelerce uzayabilen frambuaz… Kimileri için nadide bir çiçek olsa da domates dahil diğer bitkilerimi sarıp boğduğu için sevmediğim ve benim bahçemde vahşi morning glory: gündüzsefası…. Bu arada, onca bitkinin İngilizce ve Türkçede benzer anlamlı isimleri olması beni şaşırtmanın yanı sıra sevindiriyor da. Sanki iki dilde yaşadığım iki ayrı hayat bu eş isimli bitkiler üzerinden birleşiyor.
Bir Zen hocamın dediği gibi, insan bir şeye hayır derken aslında başka bir şeye evet diyor. Yabani otları yoldukça, kendi ektiğim yenebilir şeyler çıkıyor karşıma. Fasulye. Kişniş. Kereviz yaprağı. Yeşil salata. Karalahana. Kiminin tohumları geçen senelerde ekilmiş; her yıl tekrar tekrar canlanan, sırf bahar serinliğinde büyüyen bitkiler hep bunlar… Nihayet bahçem yavaş yavaş bir bostana dönüyor yine.
Bu arada tırnaklarımın içi toprak dolmuş ve güne başlarken giydiğim temiz kot pantolon kahverengi ve yeşil lekeler içinde kalmış, ne çare? O hâlde başlıyorum yeni günüme.
Bu arada New York’ta İngiliz bir çiftçi Jack’in, onunla tanışmadan bir gün önce New York Times’da okuduğum, çok sevdiğim bir hikâyesi var. Hikâye aslen New York’ta yaşayan Koreli genç evli bir çiftle başlıyor. Bu çift New York’un iki saat kuzeyinde, doğada, 16 dönüm toprak satın alıyor. Kendi çocukları, yani vârisleri yok ve biri mimar. Bir başımıza kapalı kapılar ardında yaşayacağımıza (bu benim durum özetim tabii) niye bunca toprağı bir çiftçiyle paylaşmıyoruz diye düşünüp, çiftçilerin takip ettiği bir yayına ilan veriyorlar. Arazinin büyük bir kısmını seçecekleri bir çiftçi aileye otuz yıllığına beş dolar gibi komik bir fiyata kiraya vermekle kalmayıp, bir de arazilerine bir duvarı bitişik, tıpatıp iki ev inşa edecek ve evlerinin birini bu seçecekleri çiftçi aileye verecekler. Mülakat yaptıkları elli kadar çiftçinin içinden, bir zamanlar ikisi de pazarlamacı olan Jack ve eşini seçiyorlar. Pandemi esnasında herkes yalnızlıktan ölürken, bu iki aile yan yana yabani ot yoluyor, yetişen sebzeleri birlikte yiyor, birlikte Kore usulü turşu kuruyor. Bu arada Jacklerin ilk bebeği Daphne [Defne] doğuyor. Jack ve eşi tarlada çalışırken, bebeğe bu güzel vizyon sahibi Koreli çift bakıyor. Bu hikâyeyi okurken kalbimin yağları eriyor ve içime hayatta ben buna benzer ne yapabilirim telaşı düşüyor.
Tabii, her iş istemekle olmuyor. Hayata böylesine evet diyebilmek hem gönül, hem de tabir caizse, sıkı göt istiyor.
{fotoğraflar: Lisa Sardinas}