Brooklynli Bir Bahçıvan
Kuş Banyosunda Katliam

Bahçecilikle ilgilenmeye başladıktan kısa bir süre sonra öğrendim ki, hayatta doğaya gitmenin yanı sıra bir de doğayı kendine getirmek diye bir kavram varmış. Doğayı kendimize getirmenin en basit yolu bahçemize çekmek istediğimiz canlılara cazip gelecek bitki ve ağaçları ekmekmiş. Örneğin kurulmuş gibi pırpır eden küçücük kanatlı sinek kuşlarını izlemeyi sevdiğim için bahçeme kırmızı asma, etrafımda daha çok kral kelebeği uçuşsun diye de kelebek çalısı ya da maydanozgillerin çeşitli türlerini ekebilirim. Bunların ikisi de kişisel ve keyfi tercihler olur. Ancak sebze ve meyve yetiştirmek söz konusu olduğunda, arı ve kelebek gibi tozlaştırıcıları bahçeye çekecek bitkileri ekmek tercihten öte bir zorunluluk; çünkü daha fazla tozlaştırıcı, daha fazla döllenme ve daha yüksek verim demektir.

Bu sırf eklemeye yönelik ve biraz düz bir mantık, tabii. Daha çok çiçek, eşittir daha çok arı veya kuş, eşittir daha yüksek hasılat ve güzellik. Sanki hayat hep bir çizgide katlanarak ilerliyormuş gibi… Oysa ekleme ve çarpma kadar, çıkarma ve bölme de hayatın bir gerçeği. Üstelik, bahçemize hangi canlıların geleceği sadece bizim kontrolümüzde değil. Brooklyn’de arka bahçelerinde meyve ve sebze yetiştirmeye çalışan arkadaşlarımdan nasıl da bin bir zorlukla boğuştuklarını az biraz duymuştum. Fakat geçen yaz, New York dışında bir tatil kasabasında bir bahçe bakımını üstlenince bunu bizzat deneyimleme fırsatım oldu.

Meğer yeşil çatı bahçesinde ekip biçmek, bahçe katındaki bahçeciliğe göre ne kolaymış! Yeni bostanımda neredeyse her arkamı döndüğümde yeni bir sorunla karşılaşıyordum. Bir gün biber bitkilerimin yaprakları delik deşik oldu. Derhal, tanımadığım bitkileri ve hastalıklarını tanıtmak için kullandığım Picture This uygulamasını açtım: Biberleri bir böcek sarmış. Uygulamanın önerisi üzerine biraz biberli su kaynatıp hastalıklı biberlerin üzerine sıktım. (O yaz Ilıca Organik Pazarı’nda konuştuğum bir çiftçi de bu soruna aynı çözümü önerince, permakültür üzerinden birbirimize yakınlaştık.) Başka bir sefer, kabak bitkilerimin saplarını süngerimsi bir tabaka kapladı. Bu sefer çözüm hastalıklı dalları alkolle silmekti. Boş dalların içinden parmak boyunda beyaz solucanlar çıktı. Onları bir peçeteyle yakalayıp öldürme görevi yine bana düştü.

Ve yine güzel bir yaz günü, çoktandır beklediğim kozmos çiçekleri açacak derken, bir canlı –bir geyik mi, yoksa evimin altında yaşayan ve İstanbul’daki antrenörümün Zoom’dan Tarçın ismini taktığı, köstebek mi, hâlâ emin değilim– çiçeklerin başlarını yedi ve geriye çiçeksiz, tam sap gibi, saplar kaldı. Bu tombul köstebek, komşum Jerry’nin sebze bahçesine de dadanınca, Jerry köstebeği yakalamak için birine ulaşmamızı önerdi. Eve yanaşan kamyondan bir elinde kafes, bir elinde turuncu bir lilyumla inen yaşlı adam bana elini uzatırken “Lisa, âşık mısın?” diye sordu. “Nasıl yani?” dedim. Köstebeği, kafesle yakalayamazsak öldürmek zorunda kalabileceğimizi söyledi. Bahçemdeki çiçekleri yiyor diye bir canlının infazına neden olmak içime sinmese de arada Jerry’nin de bahçesi ve komşuculuk var diye “Bakalım” dedim. (Hoş, kabak bitkilerimin içinden çıkan beyaz solucanları iki dakikada öldürmüştüm. Hayatla ölüm arasındaki kararı belirleyen, canlının boyu muymuş yoksa sadece?)

Köstebek kapıda keyif yaparken, ben içeride gönüllü hapis, onu izliyorum. Yoksa o da benim onu izlediğimi biliyor mu?
Ve, biliyorsa, ipliyor mu?

Bu arada, turuncu lilyum hayli bilinçli bir tercihmiş. Başka çiçekler sincap ya da rakunlara da çekici gelebilecekken, lilyum özellikle sırf köstebeklerin iştahını kabartan bir çiçekmiş ve istenmeyen bir hayvanı yakalama riskini elemekmiş amacımız. Hoş, Tarçın’ı da yakalayamadık, o ayrı. Kafes evin önünde duradursun, o da ben de aramızda hiçbir değişiklik yokmuş gibi yaşamaya devam ettik. Bazen o evin önündeki taşlıkta güneşleniyor, ben içeride kalıp sessizce onu izliyordum, bazen de ben bahçedeyim diye o evin altındaki deliğine kaçıyordu. Bu arada Jerry sebze bahçesinden yeni kayıplar vermeye devam ediyordu. Nihayet gün gelip de beni çocuklarına “İşte, köstebeğin sahibi” diye tanıştırınca, istemeden de olsa bana haksızlık ettiğini düşündüm. Ne de olsa, kafes numarası işe yarasa Tarçın’la vedalaşmaya kendimi hazırlamıştım.

İşte, Tarçın ve kafesi

Bu yeni bahçede bir de kuş banyosu vardı. Kuşları yiyeceklerini kendilerinin bulabileceği mevsimlerde beslemenin, onları bu kolaylığa bağımlı hâle getireceği için zararlı olabileceğini duymuştum. Ancak özellikle yaz sıcağında onlara içecek su sağlamanın faydası tartışılmazdı. İki üç günde bir bu kuş havuzunu temizleyip, havuzun dolu kalmasına özen gösteriyordum. Bazı kuşlar oradan su içiyor, bazıları havuzda serinlemeyi tercih ediyordu. Önce başlarını, sonra vücutlarını suya sokup sokup çırpınmaları gerçekten tatlı bir manzaraydı.

Fakat doğada her şey hep toz pembe değil, tabii (hayatta da olmadığı gibi). Nitekim bu bahçeden uzakta geçirdiğim bir iki gün sonrasında eve döndüğümde kuş banyosunda bir kuş leşi buldum. Kuşun organları dışarı çıkmıştı ve leşin yattığı pis su birikintisinde felaket bir koku vardı. Nefes almamaya çalışsam da o havuzu temizlerken kendimi kusmaktan zor alıkoydum. Bu arada ciyak ciyak öten bir dolu karga tepemde dolaşıyor, ardından da yüzsüzce damıma konuyorlardı. Yoksa katil onlar mıydı? Peki, ya ben Hitchcock’un Kuşlar filmini izlememiş olsam, bu bağı yine de kurar mıydım?

Ertesi sabah kuş havuzum temiz, yeni güne iyimser başlamıştım ki bu sefer de havuzda barbekü edilmiş bir tavuk budu buldum. Acaba tepemde uçuşan kargalar yiyeceklerini önce suya bandırmayı mı seviyordu? Yoksa bana savaş mı açmışlardı? Öyleyse bir başıma bunca kargayla birden mücadele edebilir miydim?

Neyse ki bu soruların hiçbirini cevaplamama gerek kalmadı; kuş havuzuma o iki sefer dışında bir şey atılmadı. O gün bugündür kâh bahçeme güzel canlılar geldi seviniyor, kâh yine istenmeyen bir fire verdim diye hayıflanıyorum. Fakat her iki durumda da hayatta daha çok şey deneyimlediğim ve öyle ya da böyle hayatıma daha fazla hayat girdiği için seviniyorum. Eh, hayata pozitif tarafından bakma dürtüm güçlü demiştim.

bahçe, bitki, bitki, Brooklyn, canlı, çiçek, doğa, hayvan, kent, köstebek, Lisa Sardinas, New York, permakültür, sebze, şehir