bir bütün olma hissi uyanabiliyor.”
İki Yeşil Çatı
Sıradan bahçe değil bizimkiler. On metre boyunda bir kiraz ağacı dahil, her şeyin 30 santimetre derinlikte toprakta büyüdüğü “yeşil” çatı bahçeleri, üçün ikisi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen sonra, Doğu Berlin’in yeniden inşa edildiği heyecanlı dönemde orada mimar olarak çalışma fırsatını bulmuş eski eşimin New York’ta da hep yapmak istediği bir uygulamaydı bu. Ben, prensipte binayı doğal bir örtüyle soğuk ve sıcaktan koruma fikrini hemen sevsem de, bu ağır çatıları taşımak için gerekli çelik sütunlar dahil toplam yapım fiyatlarını görünce biraz afallamış, hatta “Saksıda bitki neyime yetmez!” bile demiştim. Neyse ki projeyi iptal ettirecek kadar ayak sürümedim ve planlanan iki yeşil bahçe de mühendisler ve peyzaj mimarlar önderliğinde yapıldı. Her tarafı özenle tasarlanmış güzel evimizin en çok sevdiğim köşeleri oldu ikisi de hemencecik.
fotoğraf: Lisa Sardinas
Yapımlarından on üç yıl sonra bile, normalde beton olması gereken yerde yeşillik ve onca canlı olduğunu bilmek, evde özel bir misafir varmış hissini yaratıyor bende. Kış dışında her mevsim günde en az bir kez teftişe gidiyorum bu iki çatı bahçesini. Ziyaret gündemim genelde şu: Dünden beri bahçede neler olmuş? Ektiğim hangi tohumlar baş vermiş? Toprakta benim ekmediğim neler fırtlamış? Yenebilir ya da yolunması gereken yabani otlar da olabilir bunlar, kuşların dışkılarıyla getirdiği en nadide çiçekler de. Sonra: Bugün bahçede hangi yaratıklar var? Kuşlar, böcekler, solucanlar, hatta bir mevsim ne yazık ki bir dolu sıçan, bir seferinde de bir rakun. Hatta o gün, rakunu yakalayıp yakınımızdaki Prospect Park’a bırakmak üzere ayaklarında kara postalları, bellerinde silahları dört polis de gelmişti çatı bahçemize. Birbirine bağlı Brooklyn çatılarında, o ürkmüş ve telaşlı rakunu yakalayamadan gitmişlerdi.
İki yeşil çatı bahçemizden birini sebze bahçesi olarak kullanıyoruz, diğerini de yerel çalılık ve çiçeklerle kapladık. Ciğerleri birer dolap büyüklüğündeki av köpeğimizin hayatta ve üst çatıya uzanan dik merdivenleri çıkabilecek zindelikte olduğu günlerde, onun da rahatça kullanabileceği, narin olmayan bu bitki örtüsünü, Alpler kızı Heidi hesabı, dağlarda yaptığımız doğa yürüyüşlerini bize anımsatsın diye de tercih etmiştik. Sene 2010’du, yani High Line öncesi. Şimdi bu doğal bahçe estetiği hem daha az su gerektiriyor hem de bakımı daha kolay diye, bence doğru sebeplerle popüler oldu.
Bahçe tasarlamak, hele hele insan eli hiç değmemişçesine doğal bir ortam yaratmak zor işmiş. Nitekim bir bitkiyi sağlıklı bir şekilde bir yerden bir yere taşımayı öğrendikten sonra bile bahçeyi yazboz tahtasına çevirmemek için gerekli iradeyi kullanmak da öyle! Ben bu iki testte de fena çuvalladım. Şimdi dönüp seneler içindeki fotoğraflarına bakıyorum da bahçeler hiçbir yıl bir öncekiyle aynı değil. Bir yıl sebze bahçem onlarca domates vesaireyle tıka basa dolu ve içindeki her şey sıra sıra dizili de, bir başka yıl her şey bir yerde, sebzelerle çiçekler birbirine girmiş. Sanki biri olmak istediğim disiplinli, düzenli Lisa da diğeri hep yapabileceğinden daha fazlasını yapmak isteyen, biraz üşengeç, biraz da dağınık, olduğum kişi.
Coreopsis (kız gözü) çiçekleri, geride G treni
Sokaktaki ağaç köklerinin beton kaldırımları bile nasıl ittiğini görünce, ara ara tepemizde yetiştirdiğimiz ağaçların kökleri zamanla tavanı delip onca toprak tepemizde bitecek diye korkuyorum. Ama aynen “Bu bahçeleri yapsak mı?” devresindeki tereddütlerim gibi, bu korkularım da çok büyük olmasa gerek ki bizim bahçeyi tasarlayan mühendisin “Korkacak bir şey yok; eski eşiniz mümkün olan en kalın ve sağlam koruma tabakasını uyguladı” demesiyle yetiniyorum. Ne de olsa, mis gibi nane ve kekik kokuları arasında vakit geçirmek, dizlerimin üstünde ve kendimden geçmiş bir şekilde yabani ot da yoluyor olsam, kehanet korkusuyla bilgisayara dalmaktan iyidir.