Brooklynli Bir Bahçıvan
Tohum Dünyası

Sonbahar oldu mu başlıyor posta kutuma tohum katalogları düşmeye. Bazılarının sayfaları pırıl pırıl, rengârenk fotoğraflarıyla insanda her şeyi yetiştirme isteği uyandırıyor. Diğerleri ise daha küçük, sade ve renksiz, ama sundukları tohumları özel kılan başka nitelikler var. Mesela New York şehrinin üç saat kuzeyindeki Turtle Tree Seed Şirketi. Kâr amacı gütmeyen bu kuruluş tüm ekim uygulamalarını biyodinamik tarıma dayandırıyor. Biyodinamik tarım henüz az bildiğim, kapsamlı bir konu. Kurucusu, aynı zamanda Waldorf okullarını başlatan Avusturyalı düşünür ve bilim insanı Rudolf Steiner. Vikipedi, Steiner’i ayrıca ezoterik, clairvoyant [zihin okuyucu] ve antroposofi adında bir dinin kurucusu olarak da tanımlıyor. Steiner’in ruhani yönünü bilmek biyodinamiğin ruhunu anlamak için önemli bir detay. Okullarda ve tarlada, yetiştirilecek çocuk veya bitkiye hem kendi içinde bir bütün hem de yaşadığı çevre içinde bir bütünün parçası olarak, yani holistik bir şekilde yaklaşılıyor. Mesela çiftliklerde hayvanlar ve bitkiler bir arada yaşıyor, hayvan dışkıları toprakta gübre olarak kullanılıyor. Toprağa hiçbir sentetik madde girmiyor, haşere ve yabani otlar dahil tüm sorunlar doğal yöntemlerle çözülüyor. Zaten genel olarak bir çiftlik tüm canlılarıyla birlikte, yaşayan bir organizma olarak görülüyor. Bir gezegen ve galakside yaşadığımız için de diğer gezegen hareketlerinin de bitkileri etkilediğine inanılıyor. İnsanlar binlerce yıldır Ay hareketlerine ve gelgitlere göre ekim yapıyor olsa da biyodinamiğin bu kısmı bana biraz bitkiler için burç gibi geliyor. Tıpkı insan burçlarında olduğu gibi bitkiler de dört kategoriye ayrılıyor: toprak, hava, su ve ateş. Mesela turp, patates, havuç gibi kök bitkiler toprak grubuna; roka, ıspanak, maydanoz gibi yapraklı bitkiler de su grubuna giriyor. Her yıl Ay’ın ve gezegenlerin hareketlerine göre, hangi günlerde bu dört bitki grubundan hangilerinin ekilebileceğini –ve hangilerinin ekilemeyeceğini– belirten biyodinamik bir takvim yayımlanıyor. Bir sezon bu takvimi kullanmayı denedim ve aslında bayağı zorlandım. Zaten şehirde bahçeye vakit ayırmak zor, bir de almışım sözgelimi roka tohumunu ve ekeceğim diye hevesleniyorum, bir bakıyorum ki o gün o tohumu ekmek için uygun bir gün değilmiş. Doğru gün olmadığını bilince de ekemiyor insan, nasıl ki (burçlara tam inanmasak da) Merkür retrosunda anlaşma yapmıyorsak öyle. Ama tersi olduğunda, yani takvimle uyum içinde, “doğru” bir günde doğru bir tohumu ekince, insanın içinde doğayla bir bütün olma hissi uyanabiliyor. Hem artık Yaratıcı Eylem: Bir Var Olma Biçimi yazarı Rick Rubin de günbegün biyodinamik takviminde neler ekilebileceğini yazıyor Tetragramaton adlı blogunda. Onun gibi bir üstadı kulak ardı etmek ne haddimize!

Hayal kurmak bedava… Ama bunca seçenek varken, iyi bir bahçe kurmanın baskısı da yok değil.

Turtle Tree Seed Şirketi’ni ayrıcalıklı kılan çok önemli bir unsur daha var: Bu çiftlikte sadece meyve ve sebze yetiştirilmiyor. Aynı zamanda, çiftçilikle iç içe olması tasarlanmış bir köyde, zihinsel gelişim farklılıkları olan bireylere üretken bir yaşam fırsatı sunuluyor. Kimi ekim yapıyor, kimi kompost karıştırıyor, kimi toplanan hasılatı paketliyor ya da akşam yemeğinin hazırlanmasına yardımcı oluyor. En önemlisi, tüm çalışanlar doğayla iç içe ve bir arada yaşıyor. Dünyada böyle bir yerin var olduğunu bilmek ve hatta bunun tek örnek olmadığını öğrenmek bile çok güzel. Mesela Alaska’da da varmış benzer bir yer. Dünya küçük: Bir arkadaşımın bir başına yaşaması uygun olmayan kız kardeşi New York’taki çiftlikte yaşar ve hayatında ilk defa bu kadar yeşerirken, Quaker bir tanıdığımızın kızı da Alaska’daki çiftlikte çalışıyor.

Parlak kataloglu tohum şirketlerinin sundukları ise tabii ki çok farklı. Öncelikle, biyodinamik çiftlikler gibi tohumların sadece ve sadece açık tozlaşma yöntemiyle –yani rüzgâr, böcekler, kuşlar ve arılar aracılığıyla– tozlaşması konusunda bir ısrarları yok. Tersine, dünyanın değişen iklimi ve insanların tercih ve ihtiyaçları doğrultusunda, bilimden faydalanarak yeni bitkiler geliştirmeye gayet açıklar. Bunun sonucunda, kataloglarında her meyve ve sebze için sundukları bin bir çeşit var. Saydım, mesela Johnny’s Seeds kataloğunda on beş çeşit pancar, yirmi bir çeşit turp ve altmış çeşit biber var. Çeşitliliğin de ötesinde verimlilik ve dayanıklılık, dünyada bunca açlık varken şüphesiz önemli meziyetler.

Ev çeşit çeşit tohum paketleriyle dolu, kendi yediğim veya yetiştirdiğim meyve ve çiçeklerin çekirdekleri ve tohumları da dahil.

Anladığım kadarıyla, tohumların doğal yollardan mı yoksa teknolojiden faydalanarak mı elde edildiği ve bu iki ayrı yöntemin kendine has faydaları tohum dünyasında kutuplaşan iki ayrı duruşu temsil ediyor. Bir arkadaşımız Hollandalı büyük bir tohum şirketinde organik-hibrit tohum üretiminde ve belki de bir laboratuvarda çalışırken, eski eşi hayatını, tam tersine, heirloom seeds yani “miras tohumları” denen, geçmişten kalan ve belki kaybolmakta olan tohumları toplamaya adayabiliyor.

Bu eski ve bazı kaybolmuş tohumların peşinden iz sürme konusu Edible Brooklyn dergisinin 2019 yılı Gezi sayısında da karşımıza çıktı. Oradaki makalede, memleketi Filistin’den uzun yıllar uzak yaşamış bir kadının, bir gün çocukluğuna ait mor bir havucu hatırlayıp, o havucu pazarlarda bulamayınca tesadüfen Filistin Miras Tohumları Kütüphanesi’ni başlatma hikâyesi anlatılıyor. Bazı tohumlara erişmekte Facebook gibi sosyal medya platformları da işine yaramış, zar zor bulduğu bazı eski tohum ürünlerini toprağa bizzat ekip tohuma dönmelerini teşvik etmek de.

Bazen bana en yakın olanla en dolaylı şekilde karşılaşıyorum. Bir gün komşu mahallem Red Hook’ta, ikimiz de Türkçe konuşuyoruz bahanesiyle tanıştığım çok tatlı Türk bir kadının oda arkadaşı, benim de memleketim olan İzmir’de bir süre yaşamış, peyzaj mimarı olan Fransız bir kadın çıktı. Hatta İzmir’in çok sevilen Fransız Kültür Merkezi’nin en son bahçe tasarımında çalışmış. Bahçe muhabbeti yaparken, İzmir’de büyük bir tohum bankasının var olduğundan bahsetti. İlk tepkim nedense şaşkınlık oldu. Bir yandan, Filistin’de ve Amerika’da da olabiliyorken İzmir’de de niye olmasın ki? Ama bir yandan da her şeye rağmen Türkiye’de güzel şeyler yapılabilmesi her seferinde şaşırtıyor beni.

İnternette İzmir’deki bu tohum bankasını ararken karşıma Ankara’daki Türkiye Tohum Gen Bankası çıktı. Hiç de hayal ettiğim gibi, Éric Rohmer filmlerinden çıkma bir bahçenin ortasında bir yer değilmiş; daha çok, Çeşme Ilıca’nın meşhur (ve adres verirken adı sıkça geçen) meteoroloji binasına benzeyen, bir dizi basamak aşarak giriş kapısına varılan, tek katlı, kutu kutu bir devlet dairesiymiş bu. Hedeflerini “bitki genetik kaynaklarının toplanması, korunması ve yenilenmesi” olarak tanımlamışlar. Son dokuz yılda, koruma altına aldıkları tohum sayısı 10.000’den 51.000’e çıkmış. Bunca çeşit meyve ve sebzeyi hayal bile edemiyorum. Bunca tat nerede? Kalanlar nasıl kalmış, gidenler ne olmuş da gitmiş? (Süpermarket raflarında uzun süre “taze” kalabilme yetisi bu soruya verilebilecek cevaplardan sadece biri.) Bu tohumları hepsini eksek ve tatsak, ayırt edebilir miyiz bunca tadı birbirinden? İnsan aklına bin bir soru geliyor. Neyse ki tohumlar yüzlerce hatta binlerce yıl yaşayabiliyormuş. Bilim insanları ara ara, binlerce yıllık tohumları bulup –mesela Sibirya’da donmuş toprak (permafrost) altında– hayata döndürebiliyormuş. Doğrusu, insanoğlunun her şeyi öldüremeyeceğini öğrenmek içime su serpiyor biraz.

{fotoğraflar: Lisa Sardinas, 2025}

bahçe, Brooklynli Bir Bahçıvan, ekmek, Lisa Sardinas, tohum