Bahçeden sonbahar manzaraları,
henüz ağaç yaprakları yerinde ama
sarmaşıkların rengi dönmüş.
Brooklynli Bir Bahçıvan
İçe Dönük Kış Bahçesi

Son yazım biraz fazla teknik oldu sanki. Nedense yazıyı teslim eder etmez içime öyle bir kurt düştü. Sonuçta bu, “Bahçeciliğe Giriş” tadında öğretici bir yazı dizisi değil. Bahçeciliği çok sevsem de bu konuda ne düzenli araştırma yapıyorum ne de karşıma çıkan birkaç makale ve e-bülten dışında bir şey okuyorum. Nitekim, yazı hayatımda seçtiğim yol da araştırmacı gazetecilerinki gibi öncelikle dış dünyaya dönük değil. Tersine, yazı hayatımın büyük bölümünü evde masa başında, kimi ben odaklı ve hepsi bolca arızalı antikahramanlarımın içsel coğrafyalarını anlamaya çalıştığım kurgu hikâyeler yazarak geçiriyorum; fiction yani.1 Yazma eylemi kimi zaman eğlenceli olsa da bu içsel coğrafyalarda gezintiler Boğaz’da yapılan yürüyüşlere benzemiyor. Gün ışığının ulaşamadığı, her köşesinde geçmişten bir iskeletin gömülü olduğu coğrafyalar bunlar çünkü. Ve yazmak benim için o iskeletleri birer birer gün ışığına çıkarıp, artık korkulacak bir yanları olmadığını görmenin bir yolu. (Ömür biter, iskeletler bitmez, o ayrı.)

Bilmem ki kış ve nihayet soğuk havalar geldi diye mi birden bu derinliklere indim? Her mevsimin kendine özgü bir ruhu ve ritmi var, malum. Kışın ruhu karanlık olduğu kadar yavaş ve içe dönük. Durağan ya da ölü demek değil bu tabii. Evet, kışın toprak bazen kaskatı ve donuk ama içindeki tohumlar hâlâ canlı. Hatta bazı tohumlar için kışın soğuğunda toprakta beklemek, baharda daha hızlı filizlenip daha bol meyve ve çiçek verebilmeleri için gerekliymiş. Stratifikasyon denen bu yöntemle ilk kez, ekeceğim bazı tohumları önce buzlukta bekletmek gerektiğini öğrendiğimde karşılaşmıştım. Daha sonra New York’ta tohumdan yetiştirmesi zor olan gelincik tohumlarını sonbaharda mı yoksa ilkbaharda mı eksek diye tartışırken de aynı kavram karşıma çıktı. Anladığım kadarıyla, soğukla mücadele ederken içinde uyanan hareketlenme tohumun direnç kazanmasını ve veriminin artmasını sağlıyormuş. (Soğuk, tohumun biyokimyasal süreçlerini harekete geçiriyor diye düzeltti ChatGPT.) Gelincik ekmenin doğru mevsimi ise hâlâ bir soru işareti. Olur da bir gün tutturursam paylaşırım.

Tarih 30 Aralık, Tarçın’ın bahçesindeki açelyalar tomurcuk vermeye başladı.

Bu arada kışın bahçede hiç iş yok sanmayın. Şubat itibarıyla yeni tohumlar başlatıyoruz, eğer bitkileri tohumdan yetiştireceksek tabii ki bu epey zahmetli ve hata payı yüksek bir iş. O narin fidecikler biraz fazla ya da az su veya güneş ışığıyla ölüveriyor; bir mantar salgını vesaireyle de nitekim. Ayrıca kış sonu, bahar başı, bazı otları ve çalıları neredeyse köklerine kadar buduyoruz. Mesela frambuazlar için budama mevsimi şubat. İlk birkaç kış, bu işi nasıl yapacağımı bilmediğim ve bu korkuyla yüzleşmeye hazır olmadığım için, işi bir bilene –yani yine meşhur Magali’ye– devretmiştim. Sonunda bir kış bu işi kendim üstlenip frambuaz dallarındaki tomurcukları gördüğümdeki şaşkınlığımı hâlâ hatırlıyorum. Frambuazlar kışın o soğuğunda nasıl da büyüyebilmişti? YouTube’da izlediğim bir klipten canlı ve ölü dalları ayırt etmeyi de öğrenmiştim. Tomurcuklu dallar tabii ki canlı ve kesilmeyecek olanlardı (kesilseler de tekrar uzuyorlar, o ayrı); tomurcuksuzlar ise cansızdı ve “tık” diye kırılıveriyorlardı. Sanki doğa (ve YouTube) kulağıma bir sır fısıldamıştı.

Bu metni zihnimde şekillendirirken, mevsimler hakkında garip bir şey düşündüğümü fark ettim. Yoga hocamdan, yogada vardığımız ya da girdiğimiz pozlar kadar pozlar arasındaki geçişlerin de önemli olduğunu öğrenmiştim. Meğerse ben de yaz ve kışı birer ana mevsim –yani bir nevi varılan yoga pozu–baharları ise birer geçiş mevsimi olarak görüyormuşum. Belki de yaz ve kış tamamen kendileri olabilirken, baharlarda iki ana mevsimin de izleri olduğu için böyle bir izlenime kapıldım. Hatta belki bu zaten bilinen bir gerçekti de ben ancak bu yaşımda içselleştirebildim.

Kışı alttan ısıtmalı evin içinde geçiren zeytin ağacımız mevsimleri şaşırıp çiçeğe kaçtı ve bu arısız bu ortamda yine meyve veremeyecek ne yazık ki. (Fotoğraflar oğlum Oskar’dan.)

Bu yazı bende epey farkındalık yarattı. Şimdi de birden, yazdıklarımı Türkiye’de çok uzun, soğuk ve zorlu geçen bir kışın ortasında okuduğunuzu idrak ettim. Bense 27 yıldır, tüm olmamışlıklarına rağmen her bireyin mutluluğu arama hakkının anayasada tanındığı bir ülkede yaşıyorum. Benim naif olmam ve durup durup ümitlenmem anlaşılır. Ama tıpkı frambuaz bitkilerimin kışın bile hortlayan tomurcukları gibi, her yaz Türkiye’ye geldiğimde karanlığın ortasında büyümeye devam eden sayısız canlıya ve tomurcuğa tanık oluyorum. Kimi harika bir film yapıyor, kimisi eşi ve çocuğuyla mutlu; yetişkin ya da çocuk, herkes her anlamda büyümeye devam ediyor ve sağlıklı… Oradaki arkadaşlarıma sıkça söylüyorum: Bu zorlu şartlarda bile yeşerebildiğiniz için benim kahramanlarım sizlersiniz. Tüm kompost ve kırmızı solucanlarım sizin toprağınıza feda olsun!

1. Uzun zamandır günlük hayatı Türkçe yaşamadığım için olsa gerek, bazen Türkçesini sonradan öğrendiğim terimlerin Manifold okurlarına da yabancı geleceğinden korkuyorum. Bu terimleri ben mi geç öğrendim yoksa ben büyürken okuduklarımıza roman, hikâye, makale, biyografi derdik de kurgu ya da “gerçek” gibi kavramları sonradan mı ithal ettik? “Gerçek” derken kastettiğim de non-fiction –Tureng sözlük çevirisiyle, “kurgusal olmayan”– kavramın kendisi kurgusal sanki.

bahçe, Brooklynli Bir Bahçıvan, kış, Lisa Sardinas, yazmak