Brooklynli Bir Bahçıvan
Bahçede Kompost Serüveni

Beş altı yıl önce New York Şehir Belediyesi, Brooklyn mahallemizi gıda atıklarını toplamak üzere pilot bölge seçti ve bize ağzı kilitlenebilir özel çöp bidonları dağıttı. Amatör bir bahçıvan olarak hevesle beklediğim bir adımdı bu. Ancak neyi beklediğimi tam olarak bilmediğimi bu değişiklik hayatımıza girdikten sonra fark ettim. Çöp miktarımızın bir anda azalışı beni en çok şaşırtan şeydi. Eskiden bir iki günde dolan çöp torbalarımız artık bütün hafta boş kalıyor, bazen sırf içeride kokmasın diye henüz dolmamış torbaları dışarı çıkarıyorduk. Staten Island’daki Fresh Kills çöplüğünün geleceğinin hâlâ belirsiz olduğu ve “gelişmiş” ülkelerin çöplerini fakir ülkelere göndermesiyle ilgili haberlerin içimizi kararttığı o günlerde, ailece daha az çöp üretiyor olmamız adeta bir mucizeydi. Bu sistemin gerektirdiği altyapının büyüklüğünü düşünmeden, bu mucizeyi bizzat biz yaratmışız gibi seviniyorduk. İlk günlerde gelen gidene çöp torbamızın boşluğunu göstermekten kendimizi alamıyorduk.

Tam o sıralarda, tamamen mutfakta ziyanı önlemeye yönelik yeni bir alışkanlık edinmiştim. Yemek yaparken patates ve havuç kabuklarından brokoli saplarına kadar tüm organik atıkları bir kapta topluyor, yeterince biriktiğinde kaynatıp mis kokulu sebze suyu hazırlıyordum. Kendimi durduramayıp, pişmiş sebzelerin ele gelir kısımlarını tek tek ayırıp köpeğimizin mamasına ekliyor ve bir sebzeden maksimum verim almanın keyfini çıkarıyordum. Bu düşünce biçimi zamanın ruhunda olsa gerek, gıda atıklarıyla yemek yapma konulu kitapların haberlerine de rastlar olmuştum.

Mutfak tezgâhı ile şehir çöp bidonu arasında gitgel yapan, kapağı filtreli küçük kompost bidonu
Günün sebze suyu ve buzlukta bir sonraki sebze suyuna girmeyi bekleyen malzemeler

Evimiz bahçeli olduğu için, bir süre sonra belediyeye verdiğimiz organik atıkları kendi bahçemizde kullanma fikri doğdu ve kendi kompostumuzu üretmeye başladık. Bahçecilikle ilgili diğer konularda olduğu gibi bu konuda da bilmem gerekenleri İsviçreli permakültür uzmanı arkadaşım Magali’den öğrendim. (Bu arada, Sesli Sözlük’te “permakültür” Türkçesiyle “kalıcı kültür” şu şekilde tanımlanıyor: Doğal yöntemler kullanarak sürdürülebilir yaşam alanları tasarlama ve kurma bilimi ve sanatı.) İlk iş olarak, belediyenin sağladığı, bol delikli ve içindekileri karanlıkta tutan siyah plastik kompost bidonunu bahçemizin tenha bir köşesine yerleştirdik. Delikler oksijen sağlamak, karanlık ise güneş ışınlarının bidon içindeki faydalı mikroorganizmaları öldürmesini engellemek içinmiş. Bidonu kurmadan önce toprağın üzerine sırasıyla karton ve gazete parçaları, kuru yaprak ile dallar, en üste de taze sebze-meyve artıkları koyduk. Bu üç atık kategorisini, Magali’nin deyimiyle, lazanya gibi katman katman dizdik. Son olarak bir kutu kırmızı solucan ekleyerek bahçede yeni bir yaşam döngüsü başlatmış olduk.

Meğer solucanlarla kompost yapmak vermi composting [solucan gübresi] adı verilen başlı başına ayrı bir yöntemmiş. Kış soğuğunda da hayatta kalabilen ve hızlı üreyen bu solucanlar yiyecek atıklarımızı yiyip sindirerek kompost oluşumunu hızlandırıyormuş. Yani bu gübre dediğimiz aslında onların dışkısıymış. Ancak tavşan, keçi ve diğer hayvanların dışkısının da gübre olarak kullanıldığını düşünürsek bu bahçecilikte gayet doğal bir durum.

Gıda atıklarının besin değeri yüksek bir gübreye dönüşmesi, aynen tohumların yeşermesini beklemek gibi bayağı sabır gerektiriyormuş. Kompostun humus olarak da adlandırılan toprakımsı kıvama gelmesi haftalar, hatta mevsime bağlı olarak aylar alabiliyor çünkü. Bu süreci hızlandırmanın birkaç püf noktası var. Bunlardan biri, kompostu düzenli olarak karıştırmak. Bu iş için özel tasarlanmış, kendi ekseni etrafında dönebilen bidonlar var. Ben kullanmayı denedim fakat bidon doldukça ağırlaştığı için, döndürme konusunda pek disiplinli olamadım. Ayrıca fazla su da karışımın dengesini bozabiliyor. Bu yüzden yağmurlu günlerde, üşenmedikçe, bidonun üzerini eski bir paspasla örtüyordum.

Döner kompost bidonunda sıradan bir gün, fotoğraf: Danielle Rambert
Küçük, çalışkan solucan. Onu gün ışığına çıkardım diye kızgındır bana. Gözlemlediğim, genelde avokado kabuğu ya da şeftali çekirdeği benzeri oyuklarda üremeyi tercih ediyor.

Bir dönem, süreci hızlandırdığını duyduğum için, tüm küçük kazalara rağmen sabah çişimi bir kapta biriktirip asiditesini azaltmak için biraz sulandırarak komposta ekliyordum. Üstelik insan çişi, rakun gibi şehri mesken tutmuş hayvanları bidondan uzak tutuyormuş.

Bir kompostun sağlığını kokusundan anlayabiliyormuşuz. Dengesi bozuk bir kompost itici kokusuyla ilgiye ihtiyaç duyduğunu belli ederken, sağlıklı bir kompost toprakımsı ve hafif ekşi kokusuyla sürecin yolunda gittiğinin habercisi olduğu için insana güzel gelebiliyormuş.

İngilizcedeki “Birinin çöpü bir başkasının hazinesidir” ifadesi boşuna değil. Mutfak atıklarının nihayet gübreye dönüşüp toprağa katıldığını görmek gerçekten doyurucu bir deneyim. Ancak bu yalnızca kişisel bir tatmin değil, tüketim odaklı bir yaşam tarzına karşı anlamlı bir duruş da. Sonuçta ekim yaptığımız toprağın doğal yöntemlerle mi yoksa kimyevi maddelerle mi beslendiği, sadece gıda kalitesini değil su kaynaklarımızı ve ekosistemimizi de doğrudan etkiliyor. Bu nedenle hepimizin, bütçemiz elverdiğince, ne yediğimizi bilinçle seçmemiz önemli.

Kahverengi kompost bidonu, daha cüsseli ablalarının yanında ve büyük bahçeli evlerde kompost yapmanın bir başka yolu
{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: Lisa Sardinas}

bahçe, bitki, Brooklyn, doğa, kent, kompost, Lisa Sardinas, New York, permakültür, sebze, şehir, solucan