Harita verisi: Google;
Maxar Technologies;
CNES/Airbus
Geçmişin İpuçları
İpucu: Mucize

Gölgelerden hemen anlaşılacağı gibi çok yüksek sıradağların arasındaki vadiye sıkışmış bir şehir. Güneydoğudaki birkaç kasaba dışında çevrede küçük ya da büyük herhangi başka bir yerleşim yok, topografyanın hayli zorlayıcı olduğunu tahmin etmek zor değil. Şehrin beklenebileceği gibi vadi içinde lineer bir şekilde yerleştiğini, ortada bir nehir bulunduğunu görmek de mümkün.

Harita verisi: Google;
Maxar Technologies

Yaklaştığımızda şehrin yoğun bir dokuya sahip olduğunu görüyoruz. Farklı bölgelerde yoğunluk çok az değişiyor. Nehrin etrafında irili ufaklı parklar var ve şehirde bunların dışında neredeyse hiç boşluk yok gibi. Tek istisna, en yoğun bölgelerde bile yamaçlardan vadi tabanına, nehre doğru giden yeşil yırtıklar. Bir sonraki imajda bu yırtıkların sistemi daha da açıkça görülebiliyor. Tahmin etmek zor değil; şehri çevreleyen dik yamaçlardan vadi tabanındaki nehre ulaşan dereler bunlar. Şehrin ciddi yoğunluğu bile doğanın insan yapısı dokuya bıraktığı izi yok edememiş. Bu ölçekten bakınca, ilk olarak parçalı da olsa gridal plana sahip bazı alanlar görülüyor. Nehir kenarında boylu boyunca daha büyük yapıların var olduğunu da görüyoruz.

Görülebilen bir diğer detay da şehrin dağların epeyce dik olduğu anlaşılabilen yamaçlarına doğru tırmanmış olduğu. Bu kadar dik alanlara yerleşmek neden ve nasıl tercih edildi? Bu soru belki de elimizdeki en önemli ipucu. Dağların yamaçlarında yaşamak daha iyi manzara, belki daha temiz hava, merkezin karmaşasından uzakta olabilmek gibi fırsatlar sayesinde zenginlerin sahip olduğu bir ayrıcalık mı? Yoksa tam tersine, şehir merkezine bağlantı eksikliği, her türlü düzenin sağlanmasının zorluğu, fiziksel şartların sertliği, yamaçlardaki toprak kayması tehlikesi gibi dezavantajlar nedeniyle herkesin görmemeyi tercih ettiği fakirlerin yaşamaya mecbur olduğu yerler mi bunlar? Bu sorunun yanıtı dünyanın neresinde olduğumuzun belirleyicisi olacak.

Şehrin merkezinin neresi olduğunu anlamak pek de kolay değil. Bu da aslında önemli bir ipucu. İmajın tam ortasında, nehrin doğusunda yer alan bölgede çok sayıda yüksek yapı da görülebiliyor. Eski dünya şehirlerinde neredeyse istisnasız1 olarak tarihi şehir merkezlerinin korunduğunu ve buralarda yüksek yapılar bulunmadığını biliyoruz. Yeni dünyada ise durum farklı olabiliyor. Kuzey Amerika, Güney Afrika, Avustralya’da tarihi şehir merkezleri genellikle en yüksek yapıların da bulunduğu bölgeler. Güney Amerika için ise genelleme yapmak daha zor; her iki duruma da rastlamak mümkün. Şehir merkezinin konumundan emin olamasak da, basit bir tahminle şehrin ortasında yer aldığını düşünebiliriz. İmajın ortasından geçen bir bant alıp nehre yakın, biraz uzak ve yamaçlardaki birer yerleşime yakından bakarak hikâyeyi daha iyi anlamaya çalışalım.

Şehir merkezi adayı olan bölgede, ağırlıklı olarak nehrin güneyinde yoğunlaşan gridal bir plan algılanıyor. Sarıyla işaretli bir meydan da mevcut. Yeni dünya tahmini doğruysa, burasının şehrin kurulduğu alan olduğunu düşünebiliriz. Özellikle Güney Amerika’da kolonyal şehirlerin merkezi bir meydan etrafında gridal bir yapıda biçimlendiğini biliyoruz. Baktığımız alanda çok az boşluk bulunan yoğun bir kentsel doku görüyoruz. Öte yandan, yapıların yükseklikleri çok değişken, çok sayıda yüksek bina hemen göze çarpıyor. Tarihi meydanın çevresinde bile yüksek yapılar bulunuyor. Tarihi merkezin çok değiştiği açıkça görülebiliyor. Geçmişine değil, geleceğine bakan bir şehir mi burası? Meydanın bir tarafında yükseltilmiş şekilde duran büyük bir yapı da var, bir istasyon yapısı bu. Kırmızıyla işaretli tren hattı sezilebiliyor. Tarihi meydanın tam içine meydanı epey küçülterek yerleştirilen istasyon yapısı neden bu kadar önemli acaba? Bu sorunun yanıtını ileride alacağız.

Bu alanda yapı yoğunluğunun daha düşük olduğu algılanabiliyor. Büyük yeşil alanlar mevcut. Düzenli sokak dokusu da belirli bir planlamaya işaret ediyor. Ana yol hatlarının daha geniş olduğu ve yol sisteminde belirgin bir hiyerarşi bulunduğu da kolaylıkla anlaşılıyor. Modern dönemde planlanmış bir alan burası. Yapıların yükseklikleri de daha düşük olmakla birlikte, aralarda tesadüfen serpiştirilmiş gibi duran yüksek binalar var. Düşük yoğunluklu bir konut bölgesi olarak planlanan ve zaman içinde arazi rantının baskısı nedeniyle giderek yükselen binaların ortaya çıktığı kendi çevremizden de çok iyi bildiğimiz bir hikâye hemen gözümüzde canlanıyor.

Bu bölgenin çok dik yamaçları ve bu yamaçlara paralel olarak gelişen yapılaşma hemen göze çarpıyor. Yapılaşma çok yoğun, yerleşimin çeperleri ve muhtemelen yapılaşmaya izin vermeyecek kadar dik olan alanlar dışında her yer binalarla dolmuş durumda. Alanın sokak dokusunu algılamak imkânsız, muhtemelen bazı yerlerde bildiğimiz anlamda sokaklar da yok, birbirine tamamen yapışmış binaları algılamak mümkün. Yapıların ölçeği diğer alanlara göre çok daha küçük. Çok açıkça bir gecekondu bölgesine bakıyoruz. Orta ve Güney Amerika’da ya da Güney Afrika’da olabiliriz. Güney Afrika’yı şehrin yer aldığı yüksek sıradağlar nedeniyle eleyebiliriz. Gecekondu yapılaşmasının hemen yanında, büyük ölçekli yapılar da görüldüğüne de dikkat etmek lazım. Bunların çok net biçimleri bu ölçekte bile algılanabiliyor. Gecekondu mahallesinin içine iyi tasarlanmış binalar girmiş durumda.

Yüksek dağların arasında sıkışmış, çok farklı yapılaşma biçimlerinin bulunduğu bir şehir, çeperlerde gecekondu yerleşimleri, merkezde şehrin nüvesi olabilecek bir meydan ve gridal yapı, yapılaşma kurallarının herkes için farklı olduğu bir kültür, tarihi merkezde bile yüksek binalar: Hiç şüphesiz Güney Amerika’dayız. 1980 ve 90’lar boyunca dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Medellín’e bakıyoruz.

Medellín ismini işgalci Hernan Cortes’in doğum yeri olması nedeniyle Orta İspanya’daki eski bir Roma şehri olan, bugünün kasabası Medellín’den alıyor. Şehrin şiddetle olan acılı ilişkisinin hayli eskiye uzandığı söylenebilir. And Dağları’nın ulaşımı iyice zorlaştırdığı bir vadide 1616’da kurulan çiftlikler bölgesinin adı San Lorenzo de Aburra. 1675’de bugünkü merkezin bulunduğu yerde tipik bir kolonyal şehir olarak Villa de Nuestra Senora de la Candelaria de Medellín ismiyle tekrar kuruluyor. Kurulduğu andan itibaren Kolombiya’nın diğer şehirlerinden bir farkı var. Bugüne kadar gelen Bogotá-Medellín çekişmesinin izlerini belki de Medellín’in Bask bölgesinden gelen yerleşimciler tarafında kurulmasında bulabiliriz.2 Bogotálı arkadaşlarımız ısrarla Medellín’e gitmememizi, bölgenin güvenli olmadığını, zaten sakinlerinin çeteci olduğunu söylerken, Medellín’de ise tanıştığımız ilk kişiler olan otelciler Medellín’in Bogotá’dan ne kadar daha iyi olduğu, Medellínlilerin çok misafirperver ve sıcakkanlı olduğu konusunda bizi ikna etmeye çalıştılar. Lakabı doğasına bir ithaf: sonsuz baharın şehri. Kış olmayan kuru bir iklim, 2.500 metre yüksekliğindeki sıradağlarla çevrili bir vadi, dağların zirvelerinden sürekli olarak akan pınar ve dereler, çok verimli topraklarla şehir bu ismi hak ediyor. 

Şehirde çok uzun süre sadece tarımsal üretim var, dolayısıyla 17. yüzyıl sonunda 3.000 olan nüfus 19. yüzyıla kadar pek artmıyor. Sıradağlar nedeniyle ulaşım çok zor, şehir bir yol ağının da parçası değil. 1808 sayımına göre nüfusu 15.500. Kahve üretiminin ve hemen arkasından tekstil endüstrisinin gelmesiyle nüfus hızla artıyor; 1905 sayımında 59.000’a ulaşmış durumda. 20. yüzyılda ise çok hızla Kolombiya’nın en önemli endüstri şehri oluyor, 1951 nüfusu 359.000. Vadi tabanından geçen Medellín Nehri’ne paralel olarak tipik bir lineer şehir şeklinde kuzey-güney aksında gelişiyor. Bu hızlı büyüme üzerine, 1948 yılında Jose Luis Sert ve Paul Lester Wiener ekibine ismi çok güzel olan “pilot plan” yaptırılıyor. Endüstri alanlarının hâkim rüzgâra göre ters tarafa, güneye doğru yerleştirilmesi ve nehrin kanala alınması dışında bu master plan şehrin geleceğine çok büyük bir etkide bulunmuyor, şehrin baş döndürücü büyümesi planın hızla güncelliğini kaybetmesine neden oluyor. Sert 1977’de bir ziyaretinde merkezdeki yüksek yapıları eleştiriyor, insan ölçeğinin kaybolduğundan ve mekânların oranlarının bozulduğundan şikâyet ediyor.

Diğer Kolombiya şehirleri gibi Medellín de 1950’lerde ülkenin politik sorunları nedeniyle güvensiz hâle gelen kırsal bölgelerden gelen inanılmaz bir göç dalgasıyla karşılaşıyor. Nüfusu 1973’te bir milyonu aşıyor, bugün ise iki buçuk milyonu geçmiş durumda. Bu kadar büyük bir şehirleşmeyi planlamak değil kontrol etmek bile imkânsız. Şehrin tüm çeperleri, yani yamaçlar, hızla gecekondu mahalleleriyle doluyor. Eğimden dolayı ulaşımı zaten zor olan bölgeler, gecekondu yerleşimlerinin vergi ödememesi ve dolayısıyla polis dahil kamu hizmetlerinden yararlanmaması sonucu hızla devlet otoritesinin bulunmadığı gettolaşan bölgelere dönüşüyor.

Medellín’in kokain üretimini ve trafiğini kontrol eden kartellerden birisinin merkezine dönüşmesinin hikâyesi oldukça karmaşık. Amerika Birleşik Devletleri’nin komünizm karşıtı oluşumlara verdiği destek, Kolombiya hükümetlerinin zayıflığı, koka bitkisi üretiminin gelenekselliği, kırsal alanlardaki fakirlik, gerilla grubu FARC ile yürütülen dünyanın en uzun iç savaşı gibi iç içe geçmiş çok sayıda neden mevcut. Medellín’in gecekondu mahallelerinde, barrio’larda bugün hâlâ efsanevi bir kahraman olduğu düşünülen Pablo Escobar’ın da rolü çok önemli. Devletin girmediği ya da giremediği, birçok kamu hizmetinin yaşayanlar tarafından organize edilmesinin gerektiği bu mahalleler sadece Medellín’e özgü değil; Güney Amerika ülkelerinin hemen hemen hepsinde bulunuyorlar. Başlarını sokacak bir çatı ve dayanışmadan başka hiçbir şeyleri olmayan insanların organize suç çeteleri için kolayca ulaşılan bir kaynak olması şaşırtıcı olmasa gerek. 2019 yılında Escobar’ın mahallesi Santa Domingo’da bizi gezdiren taksi şöförüne göre de Pablo bir kahraman. Bugün ismi değişmiş olsa da, Barrio Pablo Escobar gibi mahalleler, okullar yaptırıyor.

Escobar’ın Kolombiya hükümeti ve devletiyle resmen savaştığı yıllarda Medellín lafın gelişi değil, gerçekten dünyanın en tehlikeli şehri. 1990 yılında 7.200 cinayet işleniyor, bunların büyük çoğunluğu çeteler arası savaşın sonucu olsa da çok sayıda polis, politikacı, gazeteci de suikaste uğruyor. Seçimlerde başkanlığın favorisi Luis Carlos Galan uyuşturucu baronlarını yakalayıp Amerika Birleşik Devletleri’ne yollayacağını açıklayınca 1989 yılında öldürülüyor. Yerine geçen Cesar Gaviria’yı da öldürmek için Escobar Avianca Havayolları uçağını bomba koyarak düşürüyor, Gaviria tesadüfen son anda uçağa binmediği için kurtuluyor. Escobar’la “uğraşan” tüm hâkimler suikaste uğruyor. Escobar’ın yükselişi ve çöküşünü anlatan Narcos dizisi sayesinde evlerimize giren hikâyeye ve karakterlere aslında epeyce hâkimiz. Arkadaşlarımız Claudia ve Carlos’a dizinin ne kadar gerçekçi olduğunu sorduğumuzda çarpıcı bir yanıt aldık. Ülkelerini çöküşün eşiğine getiren bu dönemle ilgili hiçbir dizi ya da filmi izlemeye dayanamadıklarını, acıların hâlâ çok taze olduğunu söylediler.

Escobar’ın 1993 yılında öldürülmesiyle kartel zayıflasa da elbette Medellín bir günde güvenli bir şehir olmuyor. Değişim bir günde değilse de geliyor; 2013’te Medellín, Urban Land Institute tarafından “dünyanın en yaratıcı şehri” seçiliyor. Dönüşüm 1995 yılında metronun açılmasıyla başlıyor. Sosyal sorunların başında gelen şehirden kopukluk metroyla değişmeye başlıyor. Metro kuzey-güney (zengin mahalleler-fakir mahalleler) hattı boyunca şehri birbirine bağlıyor. Asıl büyük dönüşüm 2003 seçimlerinde Sergio Fajardo’nun belediye başkanı seçilmesiyle tetikleniyor. Fajardo politikacı değil, matematik alanında çalışan bir akademisyen; seçimlere bağımsız aday olarak girip seçiliyor.

Fajardo üç ana prensip olan “eşitsizliği, şiddeti ve kanun dışılık kültürünü” azaltma çerçevesinde sosyal projeler geliştiren bir yapı kuruyor. En fakir mahallelere kamu ulaşımının götürülmesi, kamusal alanların oluşturulması, okulların ve öğrenme merkezlerinin yapılması, iş olanaklarının geliştirilmesi projelerin önde gelen hedeflerinden. Fajardo’nun Medellín Academy ekibinin başındaki mimar Alejandro Echeverri’ye göre, bu dönemde uygulanan çok sayıda kamu projesinin en önemlileri metro hattına dik olarak şehir merkezini tepelerdeki gecekondu mahallelerine bağlayan teleferikler. Teleferikler sayesinde barrio’lar ulaşılabilen yerler oluyor, iyi tasarlanmış teleferik yapıları buluşma mekânları işlevi görüyor. 2004’ten bugüne kadar “Urbanismo Social” olarak adlandırılan, neredeyse tamamen şehrin dezavantajlı kesimlerine başta eğitim olmak üzere çeşitli sosyal hizmetleri götürmeyi amaçlayan çok sayıda proje üretilip uygulanıyor. Bu projelerin en bilinenlerinden biri, kütüphane parkları. Birkaç senede on tane kütüphane parkı yapılıyor. Escobar’ın mahallesi Santo Domingo’da yer alan Giancarlo Mazzanti ekibi tasarımı “Parque Biblioteca Espana” bu projelerin en bilineni. Proje Medellín’in dönüşümünün pamuk ipliğine bağlı yapısını ve dönüşümün çok uzun bir süreç olduğunu ispatlarcasına acıklı bir hikâyeye sahip. Kapsayıcılığı ve çevreyle kurduğu fiziksel ve sosyal ilişkilerle dünyaca tanınan bir yapıya dönüşen bina, cephe kaplamalarının dökülmesi üzerine sorunlar yaşamaya başlayor. Cephe probleminin üzerine strüktür problemleri ortaya çıkıyor. Mimarlar projeyi yeterli ve standartlara uygun şekilde detaylandırdıklarını, uygulama yapan firmanın projeye uymadığını iddia ediyor, firma ise mimarların detaylarının hatalı olduğunu. Binanın kapanmasına ve bloklardan birinin yıkılmasına kadar devam eden problemlerin çözümü için şu anda bir perspektif yok. 2019 yazında gittiğimizde bina kapalıydı. Alejandro Echeverri’nin bahsettiği “Silmektense eklemek daha iyidir” felsefesiyle tekrar yaşama döneceği zamanı bekliyor.

Projeler mahallelileri “takım arkadaşı” olarak gören disiplinlerarası ekiplerle geliştiriliyor. Sosyal programları içeren yapıların en önemli özelliklerinden birisi çok nitelikli tasarımlara sahip olmaları. Alejandro Echeverri bu binaların sadece insanların yaşam kalitesini artırmadığını, kendilerini şehrin gelişimin parçası olarak hissetmelerini ve mahalleleriyle gurur duymalarını sağladığını söylüyor. Çok kapsamlı ve zorlu katılımcı süreçlere mahallelerdeki herkesin hatta şiddet geçmişi olanların bile dahil edilmesine dikkat ettiklerini açıklaması çok çarpıcı.

Santo Domingo mahallesinde bizi gezdiren şöförümüz Alex’e göre barrio’ların çoğuna girmek bizim gibi turistler için bile tehlikeli değil. Yine de Santo Domingo’da çöplerin ve çöp vergisinin toplanması işinin çetelerin elinde olduğunu söylüyor. “Tanımadığım devlete vergi ödeyeceğime tanıdığım kişilere vergi ödemeyi tercih ederim” gibi düz bir felsefesi var. Her ne kadar şöförümüz “Bensiz gelseniz bu kadar rahat gezemezdiniz” dese de, Santo Domingo basit ama nitelikli kamu yapıları, zengin sokak yaşantısı, sokak satıcıları, kafeleriyle gayet güvenli bir ortam izlenimi veriyor. Binaların fotoğraflarını çekiyoruz, sahte tişört satın alıyoruz, bir kafede oturup bira içiyoruz. Önyargılı beklentimizin aksine düzgün kaldırımları olan, çöpsüz sokaklara, gecekondu yapılarının göreceli basitliğine rağmen bitmişliklerine şaşırıyoruz.

Medellín’in merkezi, hava fotoğrafından da anlaşıldığı gibi, eski bir şehir duygusu vermeyecek kadar modernleşmiş. Çok zengin bir sokak yaşantısı merkezde de var. Osmanbey-Mahmutpaşa arası, sokak satıcılarının olduğu, çok yoğun bir ticaret bölgesi burası. Tesadüfen, daha doğrusu İpek’in keşif yetisi sayesinde bulduğumuz Salon Malaga’nın çok eski bir tango barı olduğunu öğrenip şaşırıyoruz. Medellín, Buenos Aires’ten sonra ikinci bir tango merkezi sayılıyor. Carlos Gardel 1935 senesinde uçak kazasında Medellín’de ölmeden önce de şehrin tango geçmişi var. Salon Malaga’da müzik kutusunda sürekli tango çalıyor, duvarlarda Gardel başta yüzlerce tango kahramanının fotoğrafları var.

Medellín yirmi senede bir mucizeyi gerçekleştirmiş durumda: Cinayetler 1980 ve 90’lardakine göre %95 oranında azalmış. Ekonomik gelişme açısından sadece Güney Amerika’da değil dünyada örnek gösteriliyor; ayrıca önemli bir turizm merkezi olmuş durumda. Sadece gecekondu mahallelerinde değil, şehir merkezindeki kamusal yapılarıyla da bir çeşit modern mimarlık müzesi olduğu söylenebilir. Vizyoner bir yerel yönetimin sosyal odaklı projeleri yürüten bir ekiple gerçekleştirdiği dönüşümün kalıcı olmasını tüm insanlık adına ummamak imkânsız. Bu dönüşümde nitelikli tasarımların çok önemli bir rolünün olması ise mimarlığın rolü ve gücüyle gurur duymamızı sağlıyor. Şehrin planlama birimini yöneten mimar Jorge Perez Jaramillo mucizenin nasıl gerçekleştiğinin ipucunu veriyor: “…Belediye başkanları hiçbir zaman bize ne yapmamız gerektiğini söylemedi. Görevlerinin vatandaşlarının kendilerinden istediklerini yapmak olduğunu biliyorlardı…” Fajardo 2007’de tekrar seçilemese de, geliştirilen sosyal projeler ve yerel bileşenlerle işbirliği yöntemleri o kadar popüler oluyor ki, yerine seçilen yeni başkanlar başka partilerden olsa da şehrin dönüşüm yörüngesinde değişiklik yapamıyor, hatta yeni sosyal projeler geliştiriyorlar. Darısı başımıza diye bitirelim.

1. Londra önemli bir istisna: “İpucu: Metropol, Sınıf ve Futbol

2. Bogotá’lı arkadaşımız Claudia, Medellín’e gideceğimizi duyunca hiç memnun olmadı, hatta Medellínlilerin İspanyolca telaffuzuyla alay bile etti. Bogotá’da konuşulan İspanyolcada, “Medeyiin” olarak söylenen ismi yerliler “Medejiin” şeklinde telaffuz ediyormuş.

Arda İnceoğlu, Bogotá, Geçmişin İpuçları, kent, Medellín, mimarlık, Pablo Escobar, şehir, sosyal sorumluluk