İzler ve Müzik
Çok büyük, her yöne doğru yayılmış bir şehir, gördüğümüz alanın neredeyse tamamını kapsıyor. Dağların hatta tepelerin olmadığı, hayli düz bir topografik yapı belli oluyor. Hemen hemen her yerde irili ufaklı yeşil alanlar var; muhtemelen parkları, koruları ve ormanları bol bir dev şehir bu. Sadece bu veri bile şehrin birinci dünyadan olduğunun ipucu. Bu ölçekten bile epey yüksek yoğunlukta olduğunu anlayabildiğimiz şehir merkezinden sonra yoğunluk azalıyor, şehir sanki giderek çözülüp tarım alanlarına karışıyor. Batı ve doğu uçlarda yer alan, kırmızıyla işaretli bölgeler şehrin dünyadaki konumu ve işleviyle ipucu veriyor. Her iki bölge de neredeyse şehir merkezi kadar yer kaplıyor, çok çok büyük alanlar. Batıdaki alanın havaalanı olduğunu anlamak çok kolay. Ölçeği itibarıyla dünyanın büyüklerinden birisi olmalı. Doğudaki bölgenin ne olduğunu anlamak ise daha zor. Şehri ikiye bölen nehrin hemen kıyısında yer alan, havaalanı kadar uzun ama daha dar, koyu renkli düz bantlar var. İnsan yapımı olduğu kesin bir yapı. Bina gibi değil sanki, rengi daha çok su dolu bir havuzu andırıyor. Bu ölçekteki bir havuz ancak liman yapısı olabilir, burası dev bir liman. Çok önemli bir ticaret merkezi olduğunun işareti olan ulaşım sistemleri bu şehri iki yönde başlatıp sonlandırıyor. İçinden menderes yaparak geçen nehrin genişliği havaalanı yakınlarında darken, doğuya, liman yönüne doğru genişliyor. Buradan nehrin imajın biraz dışında denize kavuştuğu çıkarımını yapabiliriz. Çeşitli noktalardaki büyük beyaz alanlar ise bu ölçekteki bir şehirde bulunmasını bekleyeceğimiz endüstriyel bölgeler olmalı.
aynı ölçek
Ölçeğini daha iyi kavramak için, bu şehri yakından tanıdığımız başka bir büyük şehirle karşılaştırmak yararlı olabilir. İstanbul’la yapılan alan karşılaştırması şehirlerin nüfuslarını da dikkate aldığımızda çok aydınlatıcı oluyor. İstanbul yaklaşık 900 km² kaplarken 16 milyon nüfusa sahip. Diğer şehir neredeyse iki misli alan kaplıyor: 1.600 km². Nüfusu ise “sadece” 9 milyon. Çok büyük bir metropol olmakla birlikte, geniş bir alana yayıldığı için göreceli düşük yoğunluklu. İstanbul’da km² başına 17.800 kişi düşerken, bu sayı diğerinde 5.600; İstanbul’dakinden üç misli daha düşük bir yoğunluk olduğu görülüyor. Şehrin farklı yerlerinde bulunan parklar ve korular yoğunluğu düşürüyor. Buna ek olarak, yapıların da daha alçak katlı ve daha az yoğun bir düzende olduğu çıkarımını yapmamız gerekir.
Google; Landsat / Copernicus
Şehir merkezine yaklaştığımız zaman dikkat çeken birkaç nokta var. Çok büyük parklar bu ölçekte iyice belirgin. Bütüne yayılmış bir düzen ya da bütünsel bir planlama göremiyoruz. Parça parça gridal planlı bölgeler olsa da şehrin bütünsel olarak planlanmadığı belirgin. Eski dünyadan bir metropol burası. Bir eski dünya metropolünün görece uzun bir geçmişi olması beklenir. Tarihi merkezi aradığımız zaman ise biraz şaşırıyoruz. Birçok şehirde tarihi merkezi bulmak gayet kolaydır: Organik sokak dokusu, şehrin geri kalanına göre dar sokaklar, tarihi yapıların korunmuş olaması nedeniyle çok yüksek olmayan yapılar, çok yoğun ama homojen bir doku, aramanız gereken özellikler. Bu özelliklerin tümünü gösteren bir bölge göremiyoruz. Organik sokak dokusuna sahip bir alan imajın tam ortasında nehir kenarında yer alıyor, çok yoğun bir dokusu da var ama gölgelerinden anladığımıza göre bu bölgede gökdelenler var. Bu çok şaşırtıcı bir durum. Hangi şartlar, muhtemelen Avrupa’da yer alan bir şehrin tarihi merkezinde gökdelenlerin inşa edilmesine yol açmış olabilir?
Google; Landsat / Copernicus
Tarihi merkez olduğunu düşündüğümüz bölgeye yaklaştığımızda ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Organik sokak dokusu ve yüksek yoğunluk, burasının gerçekten de tarihi merkez olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan, burada sadece yüksek yapılar değil, çok büyük ölçekli modern binaların var olduğunu da görebiliyoruz. İmajı biraz dikkatli incelediğimizde, tam ortadaki bölgenin belli yollarla tanımlanmış, çevreden ayrılmış gibi durduğunu algılayabiliyoruz. Eski dünya tarihi merkezlerinin diğer bir tipik özelliği burada da var sanki. Bir zamanlar şehri koruyan surlar, sur içinin şehrin dışarıdaki uzantılarına göre çok daha yoğunlaşmasına neden oluyor, dolayısıyla sur içi surlar yıkıldıktan sonra da yoğun dokusuyla şehrin diğer bölgelerinden ayrışıyor. Artık var olmayan surlar bir hayalet gibi varlıklarını yerlerine yapılan yollarla sürdürüyor. İlk bakışta görmek zor olsa da, bir kere gösterildikten sonra surların sınırını yollardan rahatlıkla takip etmek kolaylıkla mümkün.
Nehrin güneyinde iki büyük yapı görülüyor; biri imajın batı kenarında, diğeri tam ortada. Ne oldukları çok açık, tren hatlarının üzerinde yer alıyorlar. Bunlar çok büyük tren garları. Garlardan çıkan hatların nehri köprülerle geçtiği de görülüyor. Şehirde çok büyük bir demiryolu ağı bulunduğunu tahmin edebiliriz.
Nehir kenarında iskeleler ve nehrin üzerinde çok sayıda taşıt olduğunu görüyoruz. Bu araçların niteliğini tahmin etmek zor olsa da, birkaç tane çok uzun tekne görmek mümkün. Boyları tipik nehir ulaşımında kullanılan teknelerinkilere benziyor. Buradan nehrin hâlâ önemli bir ulaşım hattı olarak kullanıldığını çıkarabiliriz.
Baktığımız alanın çeperlerinde çok sayıda yeşil alan bulunduğunu da görmekteyiz; park oldukları belirgin. Parkların çokluğuna rağmen, şehir merkezinde büyük ölçekli kamusal alanlar bulunmuyor. Bu ölçekteki bir metropolün şehir merkezi için şaşırtıcı denebilecek bir durum bu. Batı tarafında bulunan büyük katedralin çevresinde bile böyle bir kamusal alan göremiyoruz, sadece arkasında bir bahçesi var. Akdeniz bölgesinde ve Orta Avrupa’da değil bu ölçekteki bir şehirde, çok daha küçük ölçekli şehirlerde bile büyük kamusal yapılar muhakkak çevresindeki kamusal alanlarla birlikte var oluyor. Bu, şehrimizin bulunduğu yerle ilgili önemli bir ipucu.
Çok büyük bir metropol. Önemli bir ulaşım hattı olduğunu düşündüğümüz bir nehir ortasından geçiyor. Dev ölçekli bir havaalanı ve çok büyük bir liman olduğunu görüyoruz. Ayrıca ciddi bir demiryolu ağı bulunduğunun belirtileri var. Şehir çok büyük bir alana yayılıyor, İstanbul’un kapladığı alanın iki misline yakın bir alanı kaplıyor. İçinde çok büyük park alanları, ormanlar ve korular var ancak “meydan” diye tanımlanabilecek kamusal alanlar yok. Tarihi merkez çok belirgin bir şekilde algılanabiliyor; burada çok sayıda modern yapının ve yüksek yapıların var olduğu görülüyor. Bu şartları yerine getiren tek şehir olabilir; Londra’ya bakıyoruz.
In the country, the rain would have developed a thousand fresh scents, and every drop would have had its bright association with some beautiful form of growth or life. In the city, it developed only foul stale smells, and was a sickly, lukewarm, dirt-stained, wretched addition to the gutters.
[Yağmur kırlarda binlerce taze koku ortaya çıkartırdı, her damla çok güzel biçimli bir oluşum ya da yaşam formuyla birleşirdi. Şehirde ise sadece kötü kokular oluştururdu, pis su kanallarına hastalıklı, ılık, kirlenmiş bir ek.]
—Charles Dickens
Londra modern dünyanın ilk metropolü. Endüstrileşme sonrası baş döndürücü bir hızla büyüyen, zenginleşen ve bunun bedelini de çok karmaşık sorunlarla karşılaşarak ödeyen şehirlerden belki de birincisi. Londra’nın tarihi, birçok şehrinki gibi, Britanya’nın Roma işgaliyle başlıyor. Londinium’un kuruluş tarihi MS 47 olarak kabul ediliyor. Roma şehrinin kuruluşu öncesi bu noktada kalıcı bir yerleşim yok ama Thames’in geçilmesi için imkân sunan bölgenin çevredeki yerleşimlerde yaşayanların buluşma yeri olduğu düşünülüyor. Bir anlamda, Londra daha kurulmadan bir ticaret merkezi olabilmeyi başarmış durumda ve bu karakterini bugüne kadar güçlendirerek sürdürüyor. MS 60 yılında, yerel kabilelerin kraliçesi Boudica baskıcı Roma yönetimine karşı ayaklanıyor. Kraliçenin kazandığı kısa süreli zafer sonrası Londinium yakılıyor ve hemen arkasından tekrar kuruluyor. Bu yıkım ve yeniden kuruluş şehrin gelecek binyıllardaki kaderinin bir simgesi: Londra çok farklı nedenlerle sürekli yıkılıp yeniden kurulan bir şehir. Roma dönemindeki adıyla Britannia’nın başkenti olan Londinium hakkındaki metinler, 60.000 nüfusuyla epey büyük olan bu şehrin kozmopolit yapısına ve etnik çeşitliliğine dikkat çekiyor. Kozmopolit yapısı ve çeşitliliği bugün de Londra’nın belirleyici bir niteliği olmaya devam ediyor.
MS 180 yılına kadar Londinium’un surları yok; dev bir imparatorluğun sağladığı koruma yeterli. Barbarları dışarıda tutan surları (Pons Aelius, MS 2. yüzyıl) İmparator Hadrian yaptırıyor; bu surlar ta bugünkü Newcastle hizasında. Roma dönemi surları 1700’lere kadar şehrin tarihi merkezinin sınırlarını tanımlıyor. Şehrin bu tarihe kadar kullanılan yedi kapısından altısı Roma dönemine ait. Surlar ve kapılar artık yok, ancak kapılara içeriden ve dışarıdan gelen yollar bugün de kullanılmaya devam ediyor. Şehir merkezinin ismi, anlaşılır şekilde City of London. Londra’nın tarihini bilmeden yaptığım birkaç gezide şehir merkezine sadece Richard Rogers’ın Lloyd’s binasını görmek için gitmiştim. Sokak yaşantısının pek de zengin olmadığı, neredeyse sadece siyah takım elbiseli ciddi insanların bulunduğu bir yere neden city dendiğini anlamamıştım. Tarihi merkezin tamamen finans sektörü tarafından ele geçirilmesi1 steril bir ortam yaratmış durumda. Londra’nın şehir merkezinde çok sayıda modern ve yüksek yapı bulunmasının nedenlerinden birisi de bu: paranın gücü. Günümüzde de tarihi merkezde çok sayıda yüksek binanın yapımı sürüyor. 350 yıldır dünyanın bir numaralı finans merkezi olan bir şehir için beklenen bir durum belki de.
Şehir merkezindeki binaların bir Avrupa şehrinden beklenmeyen şekilde yeni olmasının çok bilinen bir nedeni var. İkinci Dünya Savaşı’nda Battle of Britain sırasında birçok Britanya şehri gibi Londra da ağır bombardımana uğruyor. 7 Eylül 1940’ta başlayan ve 57 gün boyunca aralıksız süren bombalama şehir merkezini de ağır yıkıma uğratıyor. Londra, savaş sonrası yıkılan binaların yerlerine modern binalar yapmayı tercih ediyor; bir anlamda, modern mimarlık Londra’ya Alman uçaklarıyla taşınmış oluyor. 1950, 1960 ve 1970’ler mimarlığı için önemli olan denemelerin birçoğu Londra’da yapılıyor. Şehir kendini yenilerken, İngiltere’ye atfedilen geleneklerine bağlı olma önyargısını yok etmek için uğraşıyor sanki. Royal Festival Hall ve Royal National Theatre gibi büyük ölçekli yapıların yanında çok sayıda konut kompleksi de bu döneme ait. Bunların en meşhurlarından birisi olan Barbican Estate2 bombalama sonucu yıkılan bir bölgenin yerine inşa ediliyor.
Londra’daki yıkım ve yeniden yapım süreçlerinin çok çarpıcı bir örneği de 1666 yılındaki yangın. Merkezdeki bir fırından başlayan bu yangın ahşap binaların ve kamış çatıların etkisiyle hızla yayılarak şehrin dörtte üçünü yok ediyor. Londra bu yıllarda veba salgını nedeniyle ciddi yıkıma uğramış olsa da hızla büyümekte olan bir şehir. Roma dönemi sonrası 10.000’e kadar düşen nüfusu giderek artarak 500.000’e yaklaşmış durumda ve artık dünyanın en büyük beş şehrinden birisi. Yangın sonrası şehrin parlamakta olan yıldızına uygun daha düzenli bir şekilde yeniden inşa edilmesi için Kral II. Charles önde gelen mimarlara çağrı yaparak planlanma projeleri hazırlamalarını istiyor. Bir anlamda yangın, büyümekte ve dünya ticaretinde önemli bir merkeze3 dönüşmekte olan Londra için bir fırsat sunuyor. Roma dönemindeki kısmi grid sistemi çoktan dönüşmüş, Londra şehir dokusu bir ortaçağ şehrinin tüm özelliklerine sahip: organik, düzensiz ve çok dar sokak dokusu, aşırı yoğunluk. Ayrıca yerel yapı geleneklerinden gelen ahşap ve kamış kullanımı, kamusal alanların eksikliği problemleri buna eklenmiş durumda. Çok sayıda öneriden hiçbiri uygulanamıyor. Yeni bir sokak düzeni mevcut mülkiyet sisteminin de değişmesi ve uyarlanması demek. Veba ve yangın gibi iki devasa felaketi atlatmış olan kral, yeniden düzenleme ve kamulaştırmaların çok ciddi tepki alacağını düşünerek şehrin eski yol ve parsel düzeniyle yeniden inşa edilmesini uygun görüyor.4
Sonuçta Londra eski parsel düzenini aynen koruyarak, ana caddeleri biraz genişleterek ve binaları ahşap değil tuğla ve taştan yaparak yeniden inşa ediliyor. Yangın, bombardıman, kapitalizmin görgüsüzlüğü ve arsızlığı gibi felaketlerle şehir merkezindeki binalar sürekli yenilense de merkezin, City of London’ın sokak dokusu yaklaşık bin yıldır aynı şekilde korunuyor.
MS 1300 tarihindeki yol dokusunun işlenmiş hâli
Londra 1600’lere kadar neredeyse tamamen tarihi merkezin, Roma dönemi sınırlarının içinde büyümeye devam ediyor. Merkezin iki mil batısındaki Westminster’in, 1016’da saray ve 1042’de kraliyet kilisesi burada inşa edildikten sonra bağımsız bir şehir olarak gelişmeye başlaması Londra’nın ilerideki yıllardaki büyüme süreçleri açısından çok önemli bir durum. Her ne kadar aristokrasi saraya yakın olmak için Westminster’da yaşamayı tercih etse de, 17. yüzyıl Londra’sı tipik bir metropol: Zenginler ile fakirler, aristokratlar ile alt sınıf birbirine çok yakın yaşıyor; mekân kullanımı açısından sosyoekonomik bir hiyerarşi yok. Ancak yangın sonrası başlayan merkezden uzaklaşma, nüfusun artması ve yeni yerleşim yerlerinin gerekliliği, limanın çok hızlı büyümesi ve iş imkânları yaratması kısa bir sürede şehirde çok ciddi bir sosyal katmanlaşma ve hiyerarşiye neden oluyor. 17. yüzyılın sonundan itibaren toplumdaki sınıf farkı şehir mekânına belirgin bir şekilde yansımaya başlıyor. İngiltere’de sınıf farkının göreceli olarak yakın zamana kadar toplum yapısının ne kadar belirleyici bir unsuru olduğunu kavrayabilmek çok zor. 1960’ların başında Beatles’la başlayan ve tüm dünyayı sarsan İngiliz rock müziğinin yarattığı müzikal devrim, İngiltere’de sosyal bir devrim olarak da görülüyor. Çalışan sınıf ailelerinden gelenlerin kültürü (popüler kültür de olsa) belirleyici bir role sahip olması ülke için çok büyük bir değişim. Haddini ve yerini bilmeyen gençler bütün dünyada popüler kültürün üretimini kalıcı olarak değiştirecek devrimsel bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Birbirine entegre olmuş ve değişmez sanılan sosyal, politik, ekonomik ve kültürel sistemin direttiği ve toplumun da kabullenmiş göründüğü hiyerarşileri sarsan bir dönüşüm bu. Rock müziğin devrimi bir yandan toplumsal düzeni sarsarken diğer yandan da İngiltere’nin popüler kültürün üretiminde dünya liderlerinden birisi hâline gelmesine yardımcı oluyor.5 1960’lardan 1980’lere kadar İngiltere ve dolayısıyla Londra dünya rock müziğinin başkenti durumunda. Farklı şehirlerde hatta ülkelerde kariyerine başlayan çok sayıda grup ve müzisyen bu dönemde burada yaşıyor ve üretiyor. Londra’nın gri, tutucu ve sıkıcı bir şehir stereotipinden swinging sixties’in merkezine dönüşmesinde rock müziği en önemli etken.6
1. New York çok benzer bir örnek.
2. Barbican’ın 2008 tarihli James Bond filmi Quantum of Solace’ta Britanya gizli servisi MI6 merkezi olarak rol almasından eskimeyen bir mimari niteliğe sahip olduğunu mu çıkarmak lazım?
3. 1666’da Londra Amerika, Asya, Rusya ve Ortadoğu’yla çok kuvvetli ticari bağları olan, malların her iki yönde hareket etmesini sağlayan bir merkez konumunda. Rusya ticaretinin monopolüne sahip Muscovy Company, Hindistan ticaret tekeline sahip olan ve bunun ötesinde Hindistan’ı yöneten East India Company gibi şirketler çok büyük servetlerin Londra’ya akmasını sağlıyor.
4. Uygulanmayan planların en ünlüsü Christopher Wren’e ait. Roma’da yaklaşık yüz sene önce Papa V. Sixtus ve mimarı Domenico Fontana’nın düzenlemelerini andıran barok bir plan bu. Yollar arasında belirgin bir hiyerarşi kuran, ana yolların kesişimlerinde kamusal meydanlar düzenleyen, sürekli vistalar oluşturan, Thames Nehri’nin kıyısını da düzenleyerek şehre katan bir sistemi var.
5. İngiliz rock ve pop gruplarının 1964’ten başlayarak ABD’de delice bir ilgiyle izlenmesine “British Invasion” deniyor.
6. Londra ve rock ilişkisinden hakkıyla bahsetmek için müzik tarihinin tamamını anlatmak gerekli; bu nedenle Londra’da kurulan ya da kariyerinin zirvesini Londra’da geçiren birkaç örnekle yetineceğim:
• The Beatles. Liverpool’u Hamburg üzerinden terk ederek Londra’ya geliyorlar. Çok basit ile çok karmaşığın bir araya geldiği müziklerinin ötesinde, popüler müziğin üretimi ve tüketiminin tanımını yapıyorlar. Kariyerlerinin başından ve sonundan, müzikal değişimi de gösteren iki örnek vereceğim. Kasım 1963, “Beatlemania” patlamış, Prince of Wales Theater, Kraliçe’nin de katıldığı “Royal Variety Performance, Twist and Shout”. John Lennon’ın çok atıf yapılmış esprisini yaptığı konser: “…en ucuz yerlerde oturanlar alkışlasın, geri kalanlar mücevherlerini şakırdatabilir…” 30 Nisan 1969 Londra çatı konseri, Londralılara sürpriz, “Don’t Let Me Down”
• The Animals. Newcastle’dan Londra’ya 1964’te Beatles’ın başlattığı British Invasion’ın parçası olmak hedefiyle geliyorlar. Rock’a geleneksel müzik enjekte eden ilk gruplardan biri. En ünlü parçaları “House of the Rising Sun” bir cover, 1964.
• Rolling Stones. Grubun bir araya gelmesini sağlayan blues sevgisi müziklerine de yansıyor. Dönemin bazı otoritelerine göre pop müzik yapan cici çocuklar olan Beatles’tan farklı olarak rock yapan kötü çocuklar. En ünlü parçalarından birinin sözleri bu yargıyı haklı çıkarıyor gibi: “…When I'm watchin' my TV and a man comes on and tells me; How white my shirts can be; But, he can't be a man 'cause he doesn't smoke; The same cigarettes as me…” 1965, “Satisfaction”.
• The Yardbirds. Rock tarihinin en önemli üç gitar virtüözünün de çalmasının ötesinde, rock sound’una katkıları çok önemli; distorsiyonu ilk kullanan grup. Antonioni’nin Blow-up filminden Jeff Beck ve Jimmy Page’in kısa süre bir arada çaldıkları süreden, distorsiyonun hikâyenin merkezinde olduğu sahne, 1966, “Train Kept A-Rollin” cover’ı olan “Stroll On”.
• Jimi Hendrix. 1966 Ekim’inde Londra’ya tanınmayan bir müzisyen olarak geliyor ve anında fenomen oluyor. Kasım 1966’da Bag O’Nails kulübünde çalarken izleyiciler arasında John Lennon, Paul McCartney, Jeff Beck, Pete Townsend, Brian Jones, Mick Jagger, Eric Clapton var. Hepsi Hendrix ile bu ilk karşılaşmalarını şok olarak anlatıyor; gitarın böyle çalınabileceğine inanamıyorlar. Hendrix 27 yaşında yanlışlıkla aldığı ilaçların etkisiyle ölene kadar Londra’da yaşıyor. 1967 kaydı “Purple Haze”.
• Cream, adından da belli olduğu gibi ilk süper grup. Üçü de çok meşhur olan Eric Clapton, Ginger Baker ve Jack Bruce, Londra’da kuruyor. Çok baskın bir blues sound’unu rock’a geri getiriyorlar. 21 Kasım 1967, “Sunshine of Your Love”.
• The Who. 1960’lar boyunca Beatles ve Rolling Stones kadar ünlü. Tommy gösterime girmiş, birkaç ay önce Woodstock’ta sahne almışlar, London Coliseum konseri, 12 Aralık 1969, “My Generation”.
• Led Zeppelin. Rock müziğinin aşılmaz zirvesi, sıradan bir parçası bile olmayan grup Londra’da kuruluyor. Rock tarihinin en iyi bateristinin solo gitarının ve solistinin mucizevi birlikteliği, John Bonham’ın talihsiz ölümüyle sona eriyor. 1970 tarihli üçüncü albümlerinin açılış parçası “Immigrant Song”, 1971 tarihli dördüncü albümlerinden “Black Dog” 1973 konser, yine dördüncü albümden Bonham’ın dehasının ve virtüozitesinin örneği her elde ikişer bateri çubuğu kullandığı “Four Sticks”.
• Bob Marley. 1960’ların başında beri reggae’yi yaratan müzisyenlerden birisi, rock’ı yerel müzikle birleştiren öncülerden ve aynı zamanda en politik içeriğe sahip müzikleri yapanlardan. Kariyerinin kısa bir dönemini Jamaica’da, gerisini Londra’da geçiriyor. 1973’te reggae nişinden çıkarak rock dinleyenlere de ulaşan Burnin albümünden “Stand Up” her çağa uygun bir çağrı yapıyor: “We sick an' tired of-a your ism-schism game; Dyin' 'n' goin' to heaven in-a Jesus' name, lord; We know when we understand; Almighty god is a living man; You can fool some people sometimes; But you can't fool all the people all the time; So now we see the light; We gonna stand up for our rights!”, 27 Mayıs 1973, Sundown Theatre.
• Sex Pistols. Punk’ın ikinci dalgasının öncülerinden. İlk TV yayınları 4 Eylül 1976, “Anarchy in the UK”, sözler şöyle başlıyor: “I am an anti-christ; I am an anarchist…”
• Queen. Çok kolay anlaşılır müziklerine rağmen çok çeşitli üretimleriyle sıradan bir pop grubu değil. Earl’s Court konseri, 6 Haziran 1977, “Bohemian Rapsody”.
• Dire Straits. 1977’de rock’ın altın devri sona erdikten sonra Londra’da kuruluyor. Müzik bir yandan popa doğru diğer yandan da punk’a doğru giderken Dire Straits farklı yollarda geziyor. Mark Knopfler grubu üne kavuşturan parçalarında Londra’nın müzik dünyasından bahsediyor: “…Then a crowd of young boys they're a foolin' around in the corner; Drunk and dressed in their best brown baggies and their platform soles; They don't give a damn about any trumpet playin' band; It ain't what they call Rock and Roll”, “Sultans of Swing”. 1977 kıyafetlerden vokale her şey biraz sarsak, 1983, Alchemy albumü kaydı, artık herşey parlak ve cilalı.
• Fleetwood Mac. 1975’te solist Stevie Nicks’in katılmasından sonra daha pop bir sound’a evrilen grubun en ünlü albümü Rumours hafifliğiyle 1980’lerin geldiğinin işareti gibi, 1977, “Dreams”.
• The Clash. Rock’ı punk’a dönüştüren grupların belki de birincisi, en ünlü şarkları “London’s Burning”i “Live Against Racism” konserinde çalıyorlar, Victoria Park, 30 Nisan 1978.
• Marianne Faithfull. 1960’larda başlayan parlak kariyeri özel yaşamındaki problemler ve uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle kesintiye uğruyor, iki sene Londra sokaklarında evsiz olarak yaşıyor, 1979’da punk-pop albümü Broken English ile bozulmuş sesiyle de olsa geri dönmeyi başarıyor, 1979 TV kaydı.
• Kate Bush. Çok farklı sesini politik şarkı sözleriyle bir araya getiriyor: “…But he didn't have the money for a guitar; But he never had a proper education; Should have been a father; But he never even made it to his twenties; What a waste; Army dreamers; Ooh, what a waste of; Army dreamers…” 1980 resmi klip.
• Iron Maiden. Blues etkisindeki erken heavy metal sound’una punk hızını ve çok farklı içerikleri adapte ediyorlar. 1982, “Run to the Hills”.

