Geçmişin İpuçları
İpucu: Yoğunluk
ve Turizm

Bugün Roma dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden birisi.1 Roma sadece bugün değil, çok uzun süredir turistik bir merkez, hatta dünyanın ilk turizm destinasyonu olduğunu iddia edebiliriz. Antik dönemin sonunda küçük bir kasabaya dönüşen ortaçağ Roma’sı eski öneminden, görkeminden ve zenginliğinden uzak bir şehir. Şehri ayakta tutan tek endüstri, hac, dolayısıyla turizm. İlk hacılar Kudüs’e, Hıristiyanlığın doğduğu yerlere giderken, 4. yüzyıldan itibaren Roma’ya da gelmeye başlıyor. San Pietro ve San Paulus gibi bu şehirde “şehit” olan ve gömülen azizler için yaptırılan kiliseler,2 anıtlar ve azizlerin kutsal emanetleri hacılar için Roma’yı önemli bir çekim noktası hâline getiriyor. Ortaçağ boyunca hacıların sayısı giderek artıyor, ancak farklı hac merkezlerinin3 de ortaya çıkması nedeniyle Roma bu çok önemli ekonomik gelir kapısından yeteri kadar yararlanamıyor. Şehrin 1084’te yağmalanıp yakılmasından sonra toparlanabilmesi için hac ekonomisi iyice önemli hâle geliyor. Papa III. Boniface’in turizm ekonomisini pompalamak amacıyla yaptığı keşif Roma’nın geleceğini değiştiriyor. Papa 1300 yılını, sadece bu yuvarlak rakamın güzelliği nedeniyle jübile yılı ilan ediyor. Bu yıl içinde Roma’ya gelecek hacıların belirli şartları yerine getirerek günahlarından her zamankinden daha da çok arınabileceğini ilan ediyor: Hacıların on beş gün boyunca her gün San Pietro ve San Paulus kiliselerini ziyaret etmeleri gerekiyor. Jübile yılı her açıdan çok büyük bir başarı oluyor ve şehri günde otuz bin hacı ziyaret ediyor. Şehrin nüfusu zaten aşağı yukarı bu kadar ve bu rakam yılda bir milyon turist demek. Bu ekonomik başarı, III. Boniface’in her yüz yılda bir tekrarlanacağını duyurduğu jübilenin başta planlanandan daha sık tekrarlanmasına sebep oluyor: IV. Clement süreyi elli yıla indiriyor ve gezilmesi gereken kiliselere San Giovanni Laterano’yu da ekliyor; VI. Urban ise jübilenin yüz yılda üç kere, yani her 33 senede bir olması kuralını getiriyor, 1390’daki jübile için Santa Maria Maggiore’nin de ziyaret edilmesi gerektiğini buyuruyor. Son olarak II. Paul yirmi beş yılda bir jübile yılı yapılması kuralını koyuyor, bugüne kadar da bu kural devam ediyor. 1533’te Papa VII. Clement döneminde de ziyaret edilmesi gereken kilise sayısı yediye yükseliyor. 

15. ve 16. yüzyıllarda Roma’nın kent biçimine yapılan müdahaleler
V. Sixtus planının oluşturmaya çalıştığı network, Hıristiyan dünyası için önemli kiliseleri ve Roma’nın pagan geçmişine ait anıtları birleştiriyor. Plan, Roma’nın merkezinin dışında kalan yeni bölgeleri yerleşime açmayı da hedefliyor.
1) Aurelian surları (271–275) / Rönesans dönemi müdahaleleri 2) Via Alessandrina, 1499’da açılan yol 1936’da Mussolini’nin yıkımları sırasında ortadan kalkıyor 3) Via Giulia, 1512 4) Via della Lungara, 1515 5) Via dei Pettinari 6) Via Ripetta, 1510 7) Via Babuino, 1525 / V. Sixtus müdahaleleri 8) Strada Felice, 1585 9-12) V. Sixtus planı sonucu oluşan yollar, 1585 13-14) V. Sixtus planında olan ama daha ileriki dönemlerde oluşan ya da oluşmayan yollar / Anıtlar: A) San Pietro B) Castel Sant’Angelo (Hadrian’s Tomb) C) Piazza Popolo-Porta Popolo (Porta Flaminia) D) Trinita dei Monti E) Porta Pia F) Trajan Kolonu G) Santa Maria Maggiore H) Kolozyum I) San Lorenzo J) Santa Croce K) San Giovanni Laterano / Dikilitaşlar artı ile işaretli

---

Bu hikâye ticaret ile* dinin iç içe geçmesinin güzel bir örneği olmanın ötesinde, Roma’nın kentsel dokusunun gelişmesini ve dönüşümünü de etkiliyor. Ortaçağ boyunca Roma’nın kentsel dokusuyla ilgili bütünsel bir denetim ya da kontrol yok, zaman zaman kısmi düzenlemeler var. Örneğin 1481’de çıkarılan yönetmelik Via Papalis4 üzerindeki yarı açık yapılar olan portikoları yasaklıyor, çok sayıda portiko yıkılıyor, yol genişletiliyor. Papalar bu tür kararlarla Roma’nın hareketi engelleyen karmaşık ve düzensiz sokak yapısını “düzeltmeye” çalışıyor. Bunların içinde en ünlüsü II. Julius döneminde Bramante eliyle açılan Via Giulia. Mevcut doku, dolayısıyla özel mülk olan binalar yıkılarak açılan bu yol Papa ile şehrin önde gelenleri arasında ayaklanmaya varan bir çatışmaya yol açıyor ama Papa’nın ve mimarının ardı ardına ölmesi üzerine yarım kalıyor. Çok kısa süre papa olarak kalsa da 16. yüzyıldan sonra şehrin biçimlenmesine damga vuracak planlamayı yapan V. Sixtus, Roma’nın dokusunda yapılacak değişikliklerin politik açıdan sorun çıkarmasından etkilenmiş olmalı ki, yeni yollar ve dolayısıyla yeni yerleşim alanları oluşturmaya öncelik veriyor. Mimarı Domenico Fontana aracılığıyla yedi kilise ile Roma’nın önemli anıtlarını birbirine bağlayan düz ve geniş bulvarlar oluşturuyor. Bulvarlar kiliselerin önünde düzenlenen meydanlarda sona eriyor, meydanlara da landmark olarak Roma döneminde Mısır’dan getirilen dikilitaşlar dikiliyor. Bu yolları kullanan hacılar yedi kiliseyi çok kolayca ve hızla tavaf edebiliyor. Şehrin düzeninin bütünsel olarak ilk defa ele alınması ve yine bütünsel bir şehir imgesinin düşünülmesi planlama tarihi açısından çok önemli. Bu bütünsel yaklaşımın ardında, yükselen Protestanlığa karşı tüm Romanın dini bir anıt-şehir olarak yeniden kurgulanması da bulunuyor. 

San Pietro önündeki şehir dokusunun Mussolini’nin Sventramenti projeleri sonucu değişimi; soldaki harita: 1873, sağdaki harita: 2023

Roma’nın kentsel formundaki büyük ölçekli son değişiklik Mussolini döneminde gündeme geliyor. Tanıdık olduğumuz bir düşünce biçimiyle hem Antik Roma’nın görkemini ortaya çıkarmak amacıyla anıtların çevresini açmak, hem de yeni İtalya’nın görkemine işaret etmek için büyük ve geniş bulvarlar oluşturmak ekseninde uygulamalar yapılıyor. Genelde yıkma odaklı olan bu projelerin5 en ünlüleri Kolozyum’un çevresini boşaltarak Piazza Venezia ile birleştiren bulvarın açılması (açılan bulvara adını aldığı forumları yok etmesine rağmen Via dei Fori Imperiali ismi veriliyor) ve San Pietro’ya giden yollar arasından kalan yapı bloklarının yıkılarak lineer ve simetrik bir aksın oluşturulması. Bu yeni yol, Roma döneminden kalan köprü (Pons Neronianus-Pons Triumphalis) yeniden yapılarak Campus Martius ile birleştiriliyor ve oradan da açılan yeni bir yolla Via Papalis’e bağlanıyor. San Pietro’ya giden yeni aksa Via della Conciliazione deniyor. Büyük bir yıkımla oluşan yola barışma-uzlaşma isminin verilmesi tam da faşist bir diktatörün uzlaşmadan ne anladığının iyi bir sembolü olarak görülmeli herhalde.

19. ve 20. yüzyıllarda Roma’da az sayıda ama önemli değişiklik gerçekleşiyor. Bunların şehrin atmosferini ve deneyimini en çok etkileyeni Tiber Nehri’nin kıyılarının boydan boya set duvarları oluşturarak düzenlenmesi oluyor. Benzer dönemde çoğu Avrupa şehirlerinde görülebilen (Paris ve Londra en bilinen örnekler) taşkınlardan korunma amaçlı bu uygulama sonucu şehrin nehirle binyıllar boyunca var olan pastoral ilişkisi tamamen yok oluyor. Şehir ile nehir hemzeminken birdenbire birbirinden kopuyor; şehrin her noktasının doğal bir liman ve plaj olma durumu ortadan kalkıyor. Nehir ile şehir arasında her iki kıyıda yapılan geniş bulvarlar kopuşu kuvvetlendiriyor. Yolların açılması için çok sayıda bina, Yahudi gettosunun önemli bir kısmı dahil olmak üzere yıkılıyor. Diğer önemli bir proje de tren istasyonu “Termini”yi şehrin merkezine bağlamayı ve modern Roma’nın yüzü olmayı amaçlayan Via Nazionale’nin açılması oluyor. Bu bulvarın devamında da şehir merkezindeki yolları genişleterek ve dokuyu keserek oluşturulan Corso Emanuele II, San Pietro’ya giden Borgo’ya bağlanıyor. Böylece dümdüz olmasa da sürekli bir bulvar ile şehrin batısından doğusuna ulaşan bir omurga ilk defa oluşuyor.

Mussolini döneminde yapılan şehrin iki ucundaki iki büyük kompleks de neredeyse hiç değişmeden bugüne gelen hâlleriyle yakın tarihte kentsel mekân ile politika arasındaki ilişki üzerinde güzel örnekler sunuyor. Kuzeydeki Foro Olimpico, orijinal ismiyle Foro Italico, Roma’nın aday olduğu 1940 olimpiyatları için bir spor kompleksi olarak 1932’de yapılmaya başlanıyor. Faşist İtalyan mimarisinin örneklerinin olduğu alan, 1960 olimpiyatları için yapılan ve Roma futbol takımının evi olan stadyumu ve kamuya açık çok sayıda spor alanını ve aynı zamanda öğrenci yurtlarını içeriyor. Kompleksin en ilginç yapısı hiç şüphesiz Stadio dei Marmi. Adından anlaşılacağı gibi, klasik bir Yunan hipodromu biçiminde olan stadyumu dörder metre yüksekliğinde sporcu heykelleri çevreliyor. Stadyumun biraz ilerisinde, kompleksin formel giriş alanında ise faşistlerin iktidarı ele geçirdikleri darbeyi yaptıkları 1922’deki “Roma’ya yürüyüş”, zemindeki “Duce” mozaikleri ve duvar parçaları üzerindeki Yunan tarzı resimlerle anılıyor. Hemen girişte faşist iktidarların üzerine kurulduğu temel ekseni gösteren şu yazı var: “Molti nemici-molto onore” [Çok düşman-çok şeref]. Güneyde bugün kullanılan kısa adıyla EUR kompleksi var. Orijinal adı Uluslararası Roma Fuarı ve orijinal kısaltması E42 olan bölge, adından anlaşılacağı gibi 1942 dünya fuarı için faşist yönetimin yirminci yılını kutlamak amacıyla inşa edilmeye başlanıyor ama savaşa kadar bitirilemiyor. Roma koloniyel şehirlerinin kuruluş prensiplerini6 kullanan bölgenin mimarı, Marcello Piacentini. Bölge savaş sonrası şehir merkezi dışındaki ticari bir alan olarak tamamlanıyor. 

Roma bir hac noktası olarak başlayan turizm merkezi olma durumunu Rönesans döneminde önemli bir sanat ve bilim merkezi olarak sürdürüyor. Bugün anladığımız anlamda bir turizme ise 17. yüzyılda başlıyor. 1600’lerden 1800’lerin sonuna kadar öncelikle genç İngiliz aristokratların, Kuzey Avrupalıların ve daha sonraları Kuzey ve Güney Amerikalıların tavaf etmesi gereken kutsal bir sanat şehri konumunda. Aylarca hatta yıllarca sürebilen, Avrupa’yı boydan boya geçerek Roma’ya varan bu sanatsal ve kültürel hac ziyaretine “Büyük Tur” [Grand Tour] adı veriliyor. Genç aristokratlar ve burjuvalar ancak bu ziyaret sonrasında eğitimlerini tamamlamış ve olgunlaşmış kabul ediliyor. Turun önemini anlatan gelişmelerden birisi 1666’da Roma Fransız Akademisi’nin XIV. Louis tarafından kurulması. Büyük Tur’u yapan tanıdık isimler arasında Goethe, Lord Byron, Mark Twain de var. 19. yüzyılda Avrupa’da tren hatlarının yaygınlaşmasıyla Büyük Tur’un ucuzlayıp kolaylaşması sonucu aristokratların ilgisi azalırken, geri kalan herkesin Roma’ya olan ilgisi artıyor. Şehrin görkemini görmeye gelen turistler, ekonomik güçlerine göre, bu görkemin anılarını da beraberlerinde götürmeyi seviyor. Bu anılar sırasıyla, epey ucuz olan “kartpostallar”,7 anıtları ve Antik Roma’dan gerçek ya da hayali hikâyeleri gösteren tablolar, yasal ya da yasal olmayan yollardan edinilmiş heykeller hatta yapı parçaları olabiliyor. İmkânı olanların kişisel olarak kazılar yaptığı ve buluntuları kaçırdığı da biliniyor. Bu kısmen yasal yağmanın çok ilginç bir sonucu var: Görkemli tarihinin parça parça şehri terk ettiğinden endişe eden Papa XII. Clement, o dönemin en büyük özel Roma heykellerinden ve resimlerden oluşan bir koleksiyonu satın alıp Capitol Müzesi’ne bağışlıyor; müze 1734 yılında açıldığında dünyanın modern anlamda ilk müzelerinden birisi oluyor. 

Roma fiziksel olarak değilse de sosyal ve ekonomik son büyük yıkımı İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşıyor. İtalya’da ekonomik mucizenin yaşandığı 1950’lerin sonuna kadar işsizlik ve fakirliğin yol açtığı umutsuzluğu da, yeni zenginliğin getirdiği yaşam tarzını da şehrin fon olarak kullanıldığı sinema filmleri aracılığıyla takip etmek mümkün. Vittorio de Sica’nın bugün hâlâ etkisini koruyan Bisiklet Hırsızları filmi ilkine, Federico Fellini’nin paparazzi kelimesini günlük yaşamımıza sokan Dolce Vita’sı ise ikincisine örnek filmler. Antik dönem Roma’sını anlatan ve şehirde değilse de yakınındaki dev Cinecitta stüdyolarında çekilen çok önemli bir film ve bir diziyi de anmak gerekli. Birincisi, tipik bir dev Hollywood yapımı olan, tarihsel doğruluğa pek önem vermeyen Ben Hur, ikincisi Antik Roma’nın mekânsal karakterini ev gündelik yaşantısını çok gerçekçi olarak yansıtan Roma dizisi.

Roma bugün de bir turizm cenneti; başkentlerde bulunan o ağır bürokratik havanın hissedilmediği ender şehirlerden birisi. Her çeşit turiste öncelikle tarihin katmanları arasına girme deneyimini vaat ediyor, çokkatmanlılığın sürekli olarak algılandığı bir kentsel deneyim sunuyor. Her dönemden yapıları yan yana, zaman zaman da simbiyotik bir şekilde iç içe görmek mümkün. Böylesi çokkatmanlı bir şehrin deneyimini bütünsel hâle getiren iki temel nitelik var, bunlardan birincisi renk. Roma sokaklarında gezerken turuncu bir ışığın (aslında yellow ochre [hardal rengi]) içinde yıkanma duygusu çok kuvvetli hissediliyor. Bütündeki bu etki, binalarda ağırlıkla sarı ve kırmızının baskın olmasından ve ara sokaklarda yansıyan ışık tarafından oluşturulan karışımın turuncuya kaçan bu renge dönüşmesinden kaynaklanıyor. Bugünün Roma’sında bu renkleri belediyenin ve futbol takımının amblemlerinde gördüğümüz gibi, Antik Roma’da da kırmızının tonlarına önem verildiğini, lejyonerlerin üniformalarının savaş tanrısı Mars’ın kırmızı renginde olduğunu biliyoruz. Sarının kaynağı ise bu kadar belirgin değil. Roma’daki sarı, soluk barok sarısı da değil; koyu, turuncuya kaçan bir renk. Diğer birleştirici öğe, şehir merkezinde dolaşan herkesin farkına varacağı, adım başı karşımıza çıkan meydanlar. Haritadan da algılanabileceği gibi kent dokusuna irili ufaklı meydanlar hâkim. Meydanların şehir dokusuyla ilişkisinde, tipik Avrupa ortaçağ şehirlerinin çoğunda gördüğümüzden iki temel fark var. Birincisi yaygınlık; şehir merkezinin her yerinde meydanlar bulunuyor. İkincisi ise Roma şehir merkezinin dokusunda bir hiyerarşi yok. Çoğu ortaçağ şehrinde bir ya da iki ana meydan ve bu meydana hâkim şehrin en önemli kamusal yapıları (kilise, belediye) mevcut. Roma’da ise hâkim bir meydandan bahsetmek zor; Piazza Navona en büyük ölçekli meydan ama tarihsel olarak şehrin en önemli meydanı değil, çok önemli kamusal yapılar da burada bulunmuyor.

Roma şehir merkezinin irili ufaklı meydanları

Bir Roma ziyareti şehrin bin yıldır savaşların yıkımından uzak kalması, ciddi bir tutuculukla şehir içinde modern yapılar8 inşa edilmemesi, tüm şehir merkezinin farklı dönemlerin anıtlarıyla dolu olması sayesinde, eğer ortalıkta dolaşıp selfie çeken binlerce turisti görmezden gelmek mümkün olabilirse, gerçek bir zaman yolculuğu duygusunu yaşatıyor. Benzer şehirler gibi Roma da turistlerin getirdiği ekonomik zenginlikten memnun (İtalya’nın milli gelirinin %13’üne yakını turizm kaynaklı), ancak yarattıkları karmaşa ve pislikten de bir o kadar şikâyetçi. Turistler ise konaklama ücretlerine eklenen verginin yüksekliği karşısında yeterli hizmeti alamadıklarından şikâyet ediyor. Bu sıralar sadece turistlerin bütün yolları Roma’ya çıksa da şehir geçirdiği her türlü krize rağmen ayakta ve muhtemelen de ayakta kalmaya devam edecek.

* Metnin Roma’nın ticaretle ilişkisine yoğunlaşan ilk bölümü için bkz. “İpucu: Yoğunluk ve Ticaret Ağı

1. 2016 ve 2018 yıllarında yedi ve onar milyon uluslararası ziyaretçi Roma’ya gelmiş. Bu sayılara göre dünyada ilk yirmi şehir içinde yer alıyor.

2. İki aziz adına da 4. yüzyılda ilk kiliseler Konstantin tarafından yaptırılıyor. San Pietro bazilikası 15. yüzyılda olduğu konumda büyütülerek yenilenirken San Paulus Kilisesi 19. yüzyılda farklı bir yerde yeniden inşa ediliyor.

3. Santiago de Compostela, 11. yüzyıldan itibaren, Canterbury, 12. yüzyıldan itibaren.

4. Geleneksel olarak yeni seçilen papalar San Pietro Kilisesi’nden yola çıkarak, Roma’nın dini ve sivil bazı anıtlarının üzerinde bulunduğu Via Papalis üzerinden San Giovanni Laterano Katedrali’ne gidiyor. Bu yol ve üzerindeki kamusal alanlar bu önemli ritüel nedeniyle tarih boyunca çok değerli noktalar; bu önem nedeniyle erken ortaçağdan beri şehrin en zengin ve prestijli aileleri bu yol üzerinde yaşıyor. V. Cafa, “The via Papalis in early Cinquecento Rome: a contested space between Roman families and curials”, Urban History, 37/3 (Aralık 2010): 434-451.

5. Bu operasyonlar Sventramenti [bağırsaklarını deşme] adıyla anılıyor. J. Nelis, “Constructing Fascist Identity: Benito Mussolini and the Myth of ‘Romanità2”, The Classical World, 100/4 (Yaz 2007): 391-415.

6. Cardo ve Decumanus akslarının kesiştiği noktada Forum-şehir merkezi, gridal plan.

7. Şehrin kentsel mekânlarının ve peyzajının genel ve çok detaylı görüntülerini resmetmenin geçmişi 16. yüzyılın ortalarında Roma’yı “Grand Tour” amacıyla ziyaret eden Hollandalı ressam Maarten van Heemskerck’e dayanıyor. Veduta adı verilen bu tür gravürler, resimler ya da desenler içerdikleri detay düzeyiyle bugün tarihsel belge niteliği taşıyor.

8. Romalıların gerçekten bu konuda ciddi bir tutuculuğu var. Vitellozzi-Nervi tasarımı Palazzetto dello Sport, Renzo Piano tasarımı Parco della Musica, Richard Meier tasarımı Ara Pacis ve Zaha Hadid tasarımı MAXXI hemen akla gelen modern yapılar. Bunların içinde sadece yeriyle ilişkisi oldukça başarılı olan Ara Pacis şehir merkezinde, Aurelian duvarlarının içinde yer alıyor. Bu bina için 2006’da Roma Belediye Başkanı “Çok çirkin olması nedeniyle yıkılması gerekir” diye –neyse ki gerçekleşmeyen– bir yargıda bulunuyor.

Arda İnceoğlu, Geçmişin İpuçları, hac, kent, Roma, şehir, turizm