Geçmişin İpuçları
İpucu: Metropol,
Sınıf ve Futbol

Thames Nehri’nin tüm kıyısı şehrin tarihi boyunca, Roma döneminden beri liman olarak kullanılıyor. Gemilerin büyümesi, artan ticaret hacmi nedeniyle liman gereksiniminin çok artması, gelgitlerin problem yaratması, hırsızlığın kontrol edilememesi nedenleriyle 1695’te, ilk dock olan Greenland Docks şehrin güneydoğusunda inşa ediliyor. Dock’lar nehirden kontrollü ulaşımı olan, çevresi kontrol altında, çok büyük havuzlar. 1800’lerin sonunda Londra hızla inşa ettiği devasa dock’lar sayesinde dünyanın en büyük limanına sahip oluyor. Bunların tamamı şehrin doğusunda, Thames’in daha geniş ve denize daha yakın olduğu tarafta inşa ediliyor; dolayısıyla Londra birkaç yüzyıl boyunca aristokrasinin ve varlıklı sınıfların Batı’ya doğru, çalışan kesimin Doğu’ya doğru çektiği bir hat üzerinde büyüyor. Doğu’daki çalışan kesim mahallelerinin ünü haklı ya da haksız olarak hayli kötü. Örneğin Whitechapel, Karındeşen Jack’in cinayetleri nedeniyle de mecbur olmayanların gitmediği bir mahalle.

Charles Dickens’ın Londra’sı artık dünyanın en büyük şehri. Londra 1800’de bir milyon eşiğini aştıktan sonra baş döndürücü bir şekilde büyüyerek 1900’de yedi milyon nüfusa ulaşıyor. Dünyanın en büyük limanına sahip çok önemli bir ticaret merkezi, giderek büyüyen dev bir dünya imparatorluğunun başkenti, endüstrileşmenin etkisiyle önemli bir üretim merkezi. Bu ölçekteki bir şehir, bekleneceği gibi tam bir lojistik kâbusu demek. Çalışan kesim işyerlerine yürüyerek ortalama iki-üç saatte gidebiliyor, varlıklı kesimin ulaşımını sağlayan ama asıl önemlisi malların taşınması için kullanılan araçları çeken on binlerce hayvanın ürettiği dışkılar çok büyük bir sorun. Düzensiz sokak yapısını, sokakların aydınlatılmadığını, sanayide ve evlerde aşırı duman çıkaran çok niteliksiz bir kömür kullanıldığını, kanalizasyon sisteminin var olmamasını, şehrin her türlü atığının Thames Nehri’ne boşaldığını da düşündüğümüzde, Londra’daki gündelik yaşam deneyimi pek de özenilecek gibi değil. Şehri ziyaret edenlerin aktardığı en belirleyici unsurlarından birisi, çok baskın kötü koku ve Londra folklorunun iki yüzyıl kadar parçası olan sis.1 Hava kirliliği o kadar büyük bir problem ki, çalışan kesimin kazancının önemli bir kısmı elbiselerini yıkatmak için harcanıyor, şehrin yakınındaki çiftliklerdeki koyunlar tüyleri simsiyah hâlde dolaşıyor. Şehrin çok yayılarak büyümesini düşünürsek sorulması gereken bir soru var: Şehir nasıl oldu da bu kadar büyüyebildi? Ne de olsa insanın yürüme mesafesi bir yere kadar artabilir, hayvanların çektiği araçlardan da ancak belli kesimler faydalanabiliyor. Bu sorunun yanıtı, İngiliz bir mühendis ve girişimcinin keşfinde saklı. 

Kronolojik sırayla büyük tren terminalleri (kırmızı) ve ilk metro hattı
Metropolitan Line (sarı):
1: London Bridge, 1836; 2: Euston, 1837;
3: Fenchurch Street, 1841; 4: Waterloo, 1848;
5: Kings’ Cross, 1852; 6: Paddington, 1854;
7: Victoria, 1860; 8: Charing Cross, 1864;
9: Cannon Street, 1866; 10: St. Pancrass, 1868; 11: Liverpool Street, 1874;
12: Marylebone, 1899.

Şehrin çeperlerinde inşa edilen büyük tren terminalleri Londra’nın diğer şehirlerle bağlantısını kurmakla kalmıyor, şehrin yayılarak büyümesinin de önünü açıyor. Trenlerin kullanıldığı diğer bir önemli keşif ise yeraltı ulaşım sistemi olan metro sistemi. Dünyanın ilk metro hattı olan Metropolitan Line (ilk iki etap hattı sarıyla işaretli) sadece şehir içi ulaşımı kolaylaştırmıyor, tren terminallerini de birbirine bağlayarak ulaşım ağını zenginleştiriyor.

Şehrin sur dışında büyümesi 1666 büyük yangın öncesinde çok sınırlı bir durumda. Ortaçağdan beri son derece katı yapı yasakları sur dışında yapı inşa edilmesini sadece kısmen engelleyebiliyor. 17. yüzyıl Londra’sında yeni yapı inşası kralın özel iznine bağlı. Şehrin gelişiminin yönünü belirleyen, I. Charles’dan 2000 pound karşılığı alınan özel izinle inşa edilen Covent Garden2 oluyor. Büyük bir park etrafında sıra evlerden oluşan bu tasarım önemli ekonomik başarı sağlıyor. Covent Garden 18. yüzyıldaki örneklere göre epey küçük bir yapı grubu. Önemi, şehrin özel girişim eliyle planlanmasının ilk örneği olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca, formel bir meydan/park etrafında ortogonal bir düzende yerleşen sıra evler sistemi ilerideki gelişmelerin prototipi oluyor.

Londra Batı Yakası 17. ve 18. yüzyıl yerleşimleri: 1: Covent Garden, 1630;
2: Lincoln’s Inn Fields, 1630; 3: Bloomsbury Square, 1655; 4: St. James’ Square, 1655;
5: Golden Square, 1670; 6: Soho Square, 1681;
7: Leicester Square, 1687; 8: Hanover Square, 1713; 9: Cavendish Square, 1717;
10: Grosvenor Square, 1721;
11: Berkeley Square, 1730; 12: Bedford Square, 1755; 13: Portman Square, 1765;
14: Manchester Square, 1776;
15: Fitzroy Square, 1794; 16: Bryanston Square, Montagu Square, 1810.

Londra’da bütünsel bir planlama hiçbir zaman yok. Batı Yakası (West End) şehrin kısmi ve parçalı olarak planlanarak gelişen tek bölgesi. İlginç olan, bu planlamanın tamamen özel girişim eliyle yapılması. 1636’dan 1820’ye kadar bugün bildiğimiz Londra’nın karakterini veren estate’ler Covent Garden prototipi takip edilerek inşa ediliyor: Aristokrat ailelere ait büyük çiftlikler için özel yapı izni alınıyor; bu alanlar merkezlerinde parkların bulunduğu, gridal bir düzene sahip sıra ev blokları şeklinde planlanıp inşa ediliyor; en yüksek sınıftan müşterileri çekmek için işveren aristokrat ailenin kullanacağı büyük bir köşk bu komplekslerin genelikle meydana bakan değerli bir kenarına yerleştiriliyor. Bu parklar kamuya ait olarak değil bahsedilen komplekste yaşayanların kullanımı için yapılmış durumda. Sokak başlarındaki bariyerler belli saatlerde kapatılarak “sitenin” içinden geçiş engelleniyor, sabahları tekrar açılıyor. Hatta gün içinde de sokak başlarını tutan özel güvenlik görevlileri sokaktan beğenmedikleri kişileri geçirmiyor. Eskiden olduğu gibi, bugün de bu parkların anahtarları çevrede oturanlarda bulunuyor ve sadece bu kişiler parktan yararlanabiliyor. Bir anlamda, Londra’nın batı yakasındaki bu yerleşimler 20. yüzyıldan tanıdığımız kapalı sitelerin de prototipi sayılabilir. Bu yerleşimlerin içindeki sokaklar bile yakın zamana kadar kamuya ait değil. Londra’ya stajyer bir öğrenci olarak gittiğim 1987 yılında elbette bütün bu hikâyeden haberim yoktu, parkların kapısında “özel mülktür” görmek beni çok şaşırtmıştı.

Bu “sitelerin” kurgusu da çok ilginç ve sınıfsal hiyerarşinin mekâna yansımasının mükemmel bir örneğini oluşturuyor. Meydana ve ana yollara bakan binalar dörder katlı büyük konaklar. Bu dev yapılardaki yaşamın sürdürülmesi için çok sayıda “çalışan”a ihtiyaç var. Çalışanların, servis verenlerin ve araçların girip çıkması için parsellerin arka tarafında mews adı verilen dar çıkmaz sokaklar yer alıyor. Bu servis yollarının zemin kotlarda ahırlar ve hemen üzerlerinde çalışanların mekânları bulunuyor.3

Bedford Square, meydana ve ana caddelere bakan front house’lar ve servis yolu mews’a bakan ahırların bulunduğu ve çalışanların yaşadığı back house’lar

Bu konakların kullanımı da ilginç. Aristokrat aileler sürekli Londra’da yaşamıyor. Yılın büyük kısmını ülkenin farklı yerlerindeki büyük arazilerindeki, Dowton Abbey gibi İngiliz dizilerinden de çok iyi tanıdığımız, görkemli malikânelerde geçiriyorlar. Aileler Londra’ya The Season sırasında, mayıs-temmuz arası geliyor. Bu mevsim, evlenme yaşına gelen gençleri sosyeteye tanıştırma, iş ağlarını kurma ve sağlamlaştırma gibi amaçlara hizmet eden, sistemin sürekliliğini sağlama amaçlı sosyal organizasyonların yapıldığı bir dönem. Bu nedenle, bahsettiğimiz konaklarda çok büyük balo salonları bulunuyor. Aristokrat aileler bu evleri sezonluk kiralıyor ve diğer konaklardaki partilere gitmek dışında evden çıkmıyorlar bile. Temmuz sonu herkes geri dönünce bu bölgeler bomboş kalıyor. Partiler, kahvaltılar, balolar o kadar önemli ki, dönemin günlük gazetesi Morning Post’ta her gün kimin hangi adresteki hangi partiye gittiğinin listesi yayımlanıyor.4 “Mevsim” Londra’nın Batı yakasındaki büyük konut gruplarının oluşmasında önemli bir yer tutuyor. 

İngiltere futbol piramidinin en üst
üç liginde oynayan Londra takımlarının stadyumları 1: Arsenal, 1886;
2: Tottenham, 1882; 3,4: West Ham, 1895;
5: Charlton Athletic, 1905;
6: Crystal Palace, 1905; 7: Milwall, 1885;
8: Chelsea, 1905; 9: Fulham, 1879;
10: Brentford, 1889;
11: Queens Park Rangers, 1882;
12: Wembley, ulusal stadyum

Dev bir metropol olarak çok kalabalık bir çalışan nüfus barındırması, Londra’nın bir futbol şehri olmasına da yol açıyor. Aristokratlar ve burjuvalar Batı yakasındaki balo salonlarında sosyal ağlarını kuvvetlendirirken, futbol ise çalışan sınıfın aidiyet duygusunu ve sınıf bilincini oluşturan kuvvetli bir harç. Her ne kadar dönemin üst sınıf okullarında5 başlamış olsa da futbol hızlı bir şekilde, çalışan sınıfların yaptığı ve izlediği bir eğlenceye dönüşüyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında çıkarılan çalışma yasalarıyla çalışanların kendilerine ayıracak zamanlarının ortaya çıkması, şehrin ulaşım ağının ucuz ve hızlı alternatifler sunması ve aynı zamanda eğitim sisteminin sadece zihnin değil vücudun da gelişimine yönelik aktiviteleri desteklemesiyle büyük bir hızla çok sayıda futbol kulübü kuruluyor. Kulüpler mahallelerin uzantısı, parçası hatta merkezi durumunda. Takımlarda o mahallenin gençleri yer alıyor, taraftarlar da o mahallenin insanları. Takım ile mahalle arasındaki bu organik ilişki yakın zamanlara kadar devam ediyor. Savaş sonrası futbolun giderek endüstrileşmesi sonucu artık takımlarda içinde bulundukları mahallelerin gençleri pek yer almıyor ama stadyumlar mahallenin ruhu ve atan kalbi konumlarını sürdürüyor. 1990 sonrası İngiltere futbolunda yapılan, dönemin neoliberal politikalarının ruhunu yansıtan radikal değişimler sonrası böylesi bir mahalle- takım ilişkisinin hızla yok olduğu görülüyor. Bu değişimi en iyi yansıtan örneklerden birisi Arsenal. Maçlarını 1913 yılından 2006’ya kadar Kuzey Londra’nın Highbury mahallesinin içine gömülü stadyumunda oynayan kulüp, yeni sahiplerinin büyüme hırsıyla, 2006 yılında birkaç yüz metre ilerideki çok iyi tasarlanmış stadına taşınıyor. Stadın isminin değişimi bile büyük dönüşümü örneklemeye yeterli. Arsenal Stadyumu olan, mahallenin ismine ithafen Highbury olarak da anılan eski isim, yeni stadyuma geçince bir ihale süreciyle satışa çıkarılıyor. Artık Arsenal Stadyumu yok, Emirates Stadı var. Arsenal’in efsane hocası Arsene Wenger parçası olduğu bu dönüşümden bahsederken takımın ruhunu Highbury’de bıraktığından şikâyet ediyor.

1: Arsenal’in stadı Highbury’nin Emirates’e dönüşümü; 2: Tottenham’ın stadı
White Hart Lane’in Tottenham Stadyumu’na dönüşümü (İsmin ihale süreci devam ediyor, yakında büyük çokuluslu
bir şirketin ismini bu statta göreceğiz);
3: West Ham’ın Boleyn Ground’u terk ederek gittiği London Stadyumu;
4: Boleyn Ground ve yerine yapılan apartmanlar; 5-11: mahallelerin organik parçası olarak kalabilmiş olan stadyumlar

Londra’nın son onyıllarda geçirmiş olduğu soylulaşma süreçlerini futbol stadyumlarının dönüşümü üzerinden takip etmek mümkün. West Ham’ın efsanevi stadyumu Boleyn Ground’un içinde bulunduğu mahallenin fiziksel ve elbette sosyal açıdan merkezi olduğunu 2010’un Ocak ayında West Ham Arsenal maçına gittiğimizde görmüştük. West Ham, Londra’nın parlak ihtişamından fiziksel olarak da epey uzakta bir çalışan kesim mahallesiydi. Stadyum mahallenin o kadar içine girmiş durumdaydı ki, sokaktan görülmesi bile zordu. Çocuklar, gençler, çiftler, yaşlılar, yaşlı teyzeler Arsenal hakkında ağır tezahüratları bağıra çağıra söyleyerek ve neşe içinde maçtaydı. Taraftarların zengin Londra takımı, yıllardır kazanan tarafta olan Arsenal’i değil de “kaybeden” takımlarını desteklemekten duyduğu gurur çok belirgindi. West Ham 2016 yılında Boleyn Ground’u terk ederek birkaç kilometre batıya, Londra Olimpiyat Stadı’na taşındı. Takımı mahalleden, köklerinden koparan böyle bir hareketin tek nedeni ise yeni sahiplerinin daha yeni ve çok daha büyük bir stadyuma taşınarak daha çok kâr elde etme hedefiydi. Yeni stadyumun etrafında çok güzel parklar, rekreasyon alanları var ama mahalle elbette yok. West Ham o günden beri hiç olmazsa futbolda başarılı olma peşinde ama pek de becerebildiği söylenemez. Boleyn Ground’un yerinde ise üst orta sınıf için yapılmakta olan lüks apartmanlar yükseliyor.

West Ham’ın eski stadı Boleyn Ground
ve mahalle; stadyumun dönüşümü;
West Ham’ın taşındığı London Stadium
ve çevresi

Londra’nın tarihi boyunca her şeye sahip olanların ve hiçbir şeyi olmayanların birlikte yaşadığı bir şehir olduğu söylenir. Bu birlikte yaşama durumu şehrin batıya doğru sadece üst sınıflara açık bir şekilde gelişmeye başladığı 18. yüzyılda değişime uğramaya başlıyor ve sınıfsal ayrım geri dönülmez bir şekilde şehir mekânına yansıyor. Savaş sonrası ekonomik krizin ve sosyal politikaların getirdiği belirgin bir yavaşlama döneminden sonra, Thatcher politikalarının etkisiyle mekânın kurgusuna yansıyan büyük değişiklikler hızlanarak devam ediyor. Londra son kırk yılda hızla zenginleşirken artık sadece parası olanlara ait bir şehir. Birçok şehirde benzerleri olan bu soylulaştırma süreçleri Londra’nın dünyanın finans merkezi olmasıyla iyice sert ve görünür bir şekilde ilerliyor. Dickens Londra’sında tek bir odaya sığan aileler kadar sefil şartlarda olmasa da, orta sınıf profesyonellerin Londra’da bir odayı paylaşması artık olağan bir durum hâline gelmiş durumda. Sadece Britanya’nın değil, dünyanın en zenginlerini şehre çekme ve dolayısıyla şehirle ilgili tüm kararları ekonomik kazanç-zarar ekseninde değerlendirmenin son yirmi yılda Londra’nın yaratıcı enerjisini kaybetmesine neden olduğu konuşuluyor.

Belki de, futbol stadyumlarının içinde bulunduğu mahalleden fiziksel ve aynı zamanda sosyal olarak kopmasını sadece futbol meraklılarını ilgilendiren nostaljik bir kayıp değil, bir şehrin ruhunu kaybetmesinin bir göstergesi olarak görmek gerekir.

1. Sarı-yeşil renginden dolayı pea soup diye adlandırılıyor.

2. Covent Garden adı 1540’ta VIII. Henry tarafından kapatılana kadar bir manastıra (Covent manastır anlamında, bugünkü İngilizcedeki convent gibi kullanılıyor) ait olan bir bahçe olmasından geliyor. VIII. Henry’nin hışmıyla kapatılan tüm manastır arazileri kralın mülküne geçiyor ve bir kısmı çevresindeki aristokratlara “hediye” ediliyor. Covent Garden ise Bedford düküne nasip oluyor, dük bey de mimar Inigo Jones’a bu yenilikçi tasarımı sipariş ediyor.

3. Terminoloji şöyle: Front house-Back house.

4. Detaylı bilgi için bkz. Kathryn Wilkins, “The most exclusive village in the world.”

5. Bu dönüşümü fazlasıyla romantize edilmiş bir şekilde anlatan bir film olan The English Game hakkında: “Why the real history behind The English Game matters – and what it tells us about modern football”. Dönüşümü kısaca özetleyen iyi bir makale: William J. Baker, “The Making of a Working-Class Football Culture in Victorian England”, Journal of Social History 13(2) (Kış 1979): 241- 251.

Arda İnceoğlu, futbol, Geçmişin İpuçları, kent, Londra, metropol, şehir, stadyum