İlk bakışta dikkat çeken birkaç durum var: gayet düzenli ve homojen bir doku, şehrin içinde ve çevresinde yer alan büyük yeşil alanlar, tipik menderes kıvrımlarını yapan bir nehir, dümdüz olmalarından anlaşılan kanallar, düz bir topografya, şehrin çeperinde endüstri yapıları olduğu belli büyük beyaz alanlar ve hemen şehrin dışında başlayan tarımsal alanlar. Büyükçe bir şehir, planlı büyümüş, yoğun bir doku ama şehir merkezinde parklar. Bir Avrupa şehri bu.
Google, Landsat / Copernicus
Şehir merkezine daha yakından baktığımızda, farklı dönemlerde yapılan farklı planlamaları algılayabiliyoruz. Tam merkezde gridal bir düzen var (A bölgesi). Bu alanın ana aksları gridal planın çok ötelerine kadar uzuyor. Özellikle doğu-batı yönündeki aks, şehir merkezinde yer alan büyük parkı kat ettikten sonra yoluna batıya doğru devam ediyor. Bu alanda çok konvansiyonel yapı adaları var. Dönem tahmini yapmak gerekirse, 17. yüzyıl-19. yüzyıl arasına denk düştükleri düşünülebilir. Böyle büyük bir şehirde tam merkezde yer alan bir bölgenin 19. yüzyılda planlanması küçük bir olasılık, bu nedenle tahminimizin daha erken dönemlere göre yapılması doğru olur. Merkezdeki bu alanı neredeyse çepeçevre saran ve homojen dokuya sahip bölgeler B ile gösteriliyor. Bu bölgelerin neredeyse şehrin tamamını kapsaması planın kapsamlı yapılmış olması kadar, uzun bir dönem boyunca uygulandığını da gösteriyor. Şehrimiz kuralların koyulmasına ve aynı zamanda uygulanmasına önem veren bir ülkede yer alıyor olmalı. Şehirler genelde merkezden dışarıya büyüdüğüne göre, bu devasa bölgelerin bir önceki gridal planlı alana göre daha sonra yapıldığı aşikâr. Tahminde bulunmak zor, ancak önceki tahmin yürütme mantığıyla 18. yüzyıl-19. yüzyıl dolayları olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa şehirlerinin endüstri devrimi sonrasında patlayan nüfuslarını hatırladığımızda ve çok geniş alanları kapsadıklarını da düşündüğümüzde, bu bölgelerin şehrimizin yer aldığı ülkenin endüstrileşme sürecine bağlı olarak 19. yüzyılın bir noktasında şekillendiğini tahmin etmek mümkün.
Baktığımız merkezin doğusunda ve güneydoğusunda yine planlı ama hayli farklı bir dokuda yerleşimler görüyoruz (C bölgeleri). Bu doku, geniş yeşil alanların içinde yer alan bloklardan oluşuyor. Elbette, modernist 20. yüzyıl şehrinin imzası bu doku.
Şehrimize tekrar bakarsak, tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Şimdiye kadar hızla gözden geçirdiğimiz bölgelerin tamamının farklı dönemlerde planlanmış şehir parçaları olduğunu gördük. Bu imajda geriye kalan tek yer ise, ilk baktığımız A ile işaretli alanın doğusunda kalan D bölgesi. Bu bölgede bir planlamanın söz konusu olduğuyla ilgili herhangi bir ipucu yok. Avrupa şehirlerinin büyük çoğunluğunda ortaçağda gelişen bir şehir merkezinin bulunduğunu biliyoruz. Ancak ele aldığımız şehirdeki bölge, ortaçağda gelişen bir şehir merkezinden bekleyeceğimiz en önemli özellik olan yoğunluğa sahip değil. Burada çok büyük boşluklar ve açık alanlar mevcut.
Google, Landsat / Copernicus
Bu alana biraz daha yakından baktığımızda ise Avrupa ortaçağ şehirlerinin tipik bazı özelliklerinin, biraz gizli de olsa, bulunduğunu görüyoruz. Bir zamanlar surların şehir gelişmesini sınırlandırmasıyla oluşan tipik oval biçim şu anda trenyolunun geçtiği hat ile nehir arasında kalan kısımda mevcut (1 ile işaretli). Eski surların kuzeyindeki birkaç yapı adasının biçimi ise daha sonraki bir dönemde yapılmış surların biçimini takip ediyor (2 ile işaretli). Üçgen biçime sahip bu izlerden, bir zamanlar burada bulunan surların 17. ya da 18. yüzyıl dolaylarına ait olduğunu anlamak da mümkün. Bölgenin güneyinde organik sokaklardan oluşan kısmi bir doku var, bu da tipik bir ortaçağ şehri özelliği. B ile işaretli olan yapı da ölçeğinden anlayabileceğimiz gibi bir yönetim yapısı olmalı; çevresindekilerle karşılaştırdığımızda epeyce büyük, muhtemelen bir saray kompleksi. Ölçeği, bu şehrin kendi bölgesi için önemli olduğuna hatta başkent konumunda olduğuna dair bir ipucu. Bu yapı kompleksinin hemen kuzeyinde yer alan park da Avrupa ortaçağ şehirlerinin tipik bir özelliğinin ürünü; kamusal yapılar, kamusal açık alanlarla birlikte var oluyor.
Sonuçta hiç şüphesiz tarihi merkeze bakıyoruz; ancak tarihi merkezde olması gereken en önemli özellikten yani yoğunluktan bahsetmek mümkün değil. Tam ortada dev bir park ve bu parkın ortasında bir kule var (3 ile işaretli). Avrupa’da tarihi merkezlerin korunmasına önem verildiğini de biliyoruz. Boşluğun bir zamanlar yapılarla dolu olduğunu ortalıkta kendi başına duran kiliseden anlayabiliriz (A ile işaretli). Şehir içinde mahallesiyle çevrelenmeyen bir kilise var olamayacağına göre, belli ki mahalle bir noktada yok olmuş. Bu beklenmedik durumun nedeni ne olabilir? Bu şehirde tarihi merkezdeki binaların büyük çoğunluğu nasıl bir süreç sonrasında yok oldu?
Deprem, yangın gibi doğal afetlerin tarih boyunca şehirleri bazen defalarca yok ettiğini biliyoruz, ama şehirlerin bu felaketlerden sonra tekrar ayağa kalkmak gibi bir güçlerinin olduğunu da. İncelediğimiz şehir için böyle bir durumun gerçekleşmemesi büyük bir istisna oluşturuyor. En merkezi yerinin bir parka dönüşmüş olmasını ancak başka büyük dönüşümlerin gerçekleşmiş olmasıyla açıklamak mümkün olabilir. Ekonomisi, yönetim biçimi, sosyal-politik sistemi tamamen değişmiş olmalı. Herhangi bir şehrin sembolik ve ekonomik açıdan en değerli bölgelerinin zarar görüp kısmen yıkıldıktan sonra tekrar yapılaşmaması ve bütünüyle kamunun kullanımına sunulması başka türlü olanaklı olamazdı.
Google, Landsat / Copernicus
Şehir merkezinin hemen kenarındaki ilginç bir yapı adası dikkat çekici. Neredeyse, saray olduğunu düşündüğümüz bina kadar büyük bir alanı kaplayan bir yapı adası bu. Daha yakından baktığımızda ise bu alanda bina bulunmadığını görüyoruz, büyük bir boşluk burası. Ancak bir park da değil, tamamında sert bir zemin olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda gridal bir düzeni algılamak mümkün. Böylesi bir yapı ne olabilir? Kamusal bir alan olduğu belli, ancak bir park değil. Hemen batıda yer alan büyük park-orman alanının yakınında, şehrin tam kenarında bir parkın yer alması da zaten pek anlamlı görünmüyor. Daha da yakından bakınca çok tuhaf bir düzen ortaya çıkıyor. Birbirinin aynı boyutlarda yüzlerce prizmatik elemanın tüm zemini kapladığını görüyoruz. Son imajdan anlayabileceğimiz gibi, gölgeler bu ipucunu veriyor. Sol üst köşeye bakınca, gölgelerinden elemanların yerden pek de yüksek olmadıklarını da anlıyoruz. Ancak, alanın içlerine girdikçe gölgeler yoğunlaşıyor; buradaki elemanların birbirine gölge yapmadığını görünce, zemin kotunun aniden düştüğünü, bir anlamda zeminin ayağımızın altından kaydığını anlıyoruz. Burası bir anıt alanı olmalı. Bu kadar merkezi bir yerdeki büyük bir alanın tamamının bir anıta ait olması şehrin geçmişiyle ilgili bir diğer ipucunu oluşturuyor.
Elimizdeki ipuçları şunlar: Farklı dönemlerde hep planlı olarak büyümüş bir Avrupa şehri, çok büyük kamusal yapılar başkent olma olasılığına işaret ediyor, merkezde dev bir açık alan anıtsal bir düzenlemeye sahip, şaşırtıcı büyük boşluklar tarihi şehir merkezinin bir dönemde yıkıntıya uğradığını ve aynı şekilde yeniden yapılmasını engelleyen sosyal, politik ve ekonomik bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. Bu koşulları yerine getiren şehir elbette Berlin.
Berlin’le ilgili çok hatıram var. İlk hatıralar çok kısa bir gezi için 11 Eylül 1980’de geldiğimiz Batı Berlin’den: duvar, Reichstag arkasındaki platformdan baktığımız Doğu Berlin, Brandenburg Kapısı önünde nöbet tutan askerler ve tank, yine Reichstag önündeki alanda futbol oynayan Türkiyeli göçmenler, misafir olarak kaldığımız otuz metrekarelik Plattenbau1 daire, Nationalgalerie önünde annemin o zaman anlayamadığım heyecanı, savaşta yıkılan ve hatıra diye korunan Gedächtniskirche, Batı Berlin’in merkezi olan Kurfürstendam Caddesi, akşam rahmetli Ersin Abi’nin muhtemelen on beş yaşındaki benimle dalga geçmek için açtığı televizyon kanalında dans eden çıplaklar ve elbette 12 Eylül sabahı darbe haberlerini Alman televizyonlarından almanın şoku. Hatıralar içinde 2020’nin Şubat ayında Berghain’ın neden bir efsane olduğunu İpek’le beraber keşfetmemizin ayrı bir yeri var.
Bir dünya metropolü olmakla birlikte Berlin’in Londra, Paris hatta New York gibi muadillerinden çok ciddi farkları var. Berlin her zaman bir metropol olarak farklı, çelişkileri kendine özgü, hep hoşgörü merkezli bir kültüre sahip, hep bazı açılardan dünyanın ‘gerisinde’ başka açılardan çok ilerisinde duran acayip bir ada. Diğer dünya metropollerine göre çok daha ileri bir tarihte bulunduğu coğrafyanın ötesine hükmeden bir merkez oluyor. Alman birleşmesinin 1871 gibi bir tarihte gerçekleşmesi, Almanya’da endüstri devrimi etkilerinin de göreceli olarak daha geç yaşanması sonucu nüfus patlamasını benzerlerine göre daha ileri bir tarihte yaşıyor. 1850 yılında Londra’nın nüfusu 2,5 milyon, Paris’inki 1 milyon, Berlin’inki ise 400 bin kişi. Birçok benzer metropolde olduğu gibi ani büyümenin fiziksel çevreye etkilerini görmek mümkün. 1856 tarihli Hobrecht planı şehrin kontrollü büyümesini amaçlıyor. Plan sonucu oluşan mahallelere yerleşen çalışan kesimin yaşam koşulları benzer metropollerdeki çalışanlarınkine göre daha iyi olmasa da, merkezi çepeçevre saran Wilhelminischer Ring şehrin fiziksel karakterini tanımlıyor. Önceki imajda gördüğümüz B ile işaretli dokular bu bölgelerden.
James Hobrecht’in planı kendi döneminde ve sonrasında hem Batı hem de Doğu Almanya’da çok eleştiriliyor. Plan aslında mevcut yollar ile yeni planlanan bölgelerin yollarının entegrasyonu, yeni yol sistemi, maksimum bina yükseklikleri, altyapı sistemleri ve yeşil alan sistematiğini ortaya koyan bir çerçeve çiziyor. Yapı adaları, içerilerinde geniş yeşil alanlar kalması amacıyla olabildiğince büyük tutulmuş durumda. Ancak nüfusu bir anda patlayan Berlin’de ticari girişimciler arsalarından maksimum kârı elde etmek için yapı adalarını tıka basa binalarla dolduruyor. Böylece iç içe geçmiş çok sayıda avludan oluşan, yoğun bir yapılaşma ortaya çıkıyor. Yoğunluk sadece yapı adalarının olabilecek en fazla yapıyla doldurulmasıyla da bitmiyor. Nüfus o kadar hızlı artıyor ki inşa edilen çok sayıda bina bile yetersiz kalıyor. Binalar her odada bir aile kalacak şekilde doluyor. Bu bloklara verilen Mietskaserne2 adı yaşam şartlarını çok iyi tarif ediyor. Blokların en olumsuz üne sahip olanı Meyers Hof. Arka arkaya dizilmiş altı avludan oluşan yapıda toplam iki bin kişi yaşıyor. Meyers Hof’ta ve benzerlerinde çok sayıda işyeri ve dükkân da var. Bu bölgelerdeki yaşam koşullarının kötülüğü ve ev sahiplerinin sömürüsü ayaklanmalara neden oluyor. 1932-1933 arasında KPD3 tarafından da desteklenen büyük bir kira grevi4 ancak Nazilerin 1933 başında yönetimi ele geçirmesiyle zorla sona erdiriliyor.
Çalışan kesimin insanlık dışı yaşam şartlarının simgesi olan bu yapılardan savaş süresince yıkılanların yerine hem Batı’da hem de Doğu’da modernist, genelde prefabrikasyon üretilmiş bloklar yapılıyor. Modernist zonlama prensipleri gereği bu mahallelerde sadece konutlar ve belli noktalarda okul ve merkezi dükkânlar mevcut. Bu yerleşimler fiziksel çevre açısından çok daha nitelikli olmalarına rağmen gerçek bir mahallenin içerdiği çeşitliliğe sahip olmadıkları için bu sefer de sosyal sorunlar ortaya çıkıyor. Berlin’in birleşmesi sonrası eski Mietskaserne bölgeleri, ucuzluğu ve genç nüfusun tercih ettiği çeşitliliği içeren yapıları nedeniyle çok popüler oluyor. Bugün Berlin’deki en makbul, dolayısıyla soylulaşma tehdidi altında bulunan mahalleler tam da bu bölgeler. Tarihin bir cilvesi mi demeli, binaların dönüşüm becerisi mi bilinmez, bir zamanların işçi mahallesi ve çöküntü bölgesi olan Prenzlauer Berg bugün uluslararası bir hipster merkezi olmuş durumda.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ikiye bölününce Berlin de bölünüyor ve Batı kısmı Doğu Almanya içinde bir ada olarak kalıyor. Fiziksel olarak bir ada olması kültürel açıdan da ciddi bir başkalaşmaya yol açıyor. Berlin’de yaşamanın zorlukları nedeniyle devletin çeşitli teşvikleri var. Batı Berlinlilerin zorunlu askerlikten muaf olması bunlardan biri. Tüm Batı Almanya’dan askere gitmek istemeyen gençler Berlin’e geliyor. Dünyanın farklı yerlerinden gelen yabancı işçilerin [Gastarbeiter] de etkisiyle şehir ölçeğinde kendine özgü bir karşı kültür oluşuyor. Birleşen Berlin’e 1997 yılında yaptığımız bir gezide evlerine gittiğimiz Alman mimarlık öğrencilerinin yaşadığı (hâlâ ağırlıklı olarak bir Türk mahallesi olan) Kreuzberg’deki o sıralarda (muhtemel bu sıralarda da) Türkiye’de yasadışı olan envai çeşit gruba ait poster, afiş, duvar yazısında da açıkça görülebilen hatta elle tutulabilen bir çeşitlilik ortamı bu.
Berlin’in savaş sonrası kültürünün farklılığını ve çeşitliliğini açıklayan bu durum genel olarak bilinmekle birlikte, şehrin ruhundaki hoşgörünün kökenleri çok daha eski. Brecht’in meşhur Cesaret Ana ve Çocukları oyununa konu olan Otuz Yıl Savaşları sonrasında yanıp yıkılan ve nüfusunun yarısını kaybeden (tarih bazen gerçekten tekrar ediyor) şehrin hızla kalkınması için Kral Frederick William göçü teşvik amacıyla dinsel hoşgörü politikası başlatıyor; Fransa’dan kaçmak zorunda kalan Protestanları şehre yerleştiriyor (Huguenots göçü). 18. yüzyıl Berlin nüfusunun üçte biri Fransızcayı anadili olarak konuşanlardan oluşuyor. Hoşgörü ikliminin de sonucu olan hoşgörü ve açıklık ortamıyla Berlin ilk defa Avrupa ölçeğinde önemli bir şehir haline geliyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya bir yandan yıkıcı bir ekonomik krizin içine girmişken diğer yandan da ilk defa demokratik bir cumhuriyet düzenine sahip durumda. Berlin Weimar Cumhuriyeti döneminde çöken imparatorluğun her yerinden iş bulmak için gelenlerin göçüne uğruyor. Şehirde oluşan kaotik ortam bir yandan nüfusun büyük bölümü için açlık ve sefalet anlamına gelirken, bir yandan çok renkli ve zengin alt kültürlerin oluşmasına yol açıyor. 19. yüzyılda vergileme amaçlı duvarların hemen dışında, en işlek girişlerinden birinin önünde yer alan, meydandan çok geniş bir yol kesişim noktası olan Potsdamer Platz bir anlamda bu kaotik ortamın sonucu olarak gelişiyor. Vergi yükümlülüğünün bulunmadığı ve şehre girenlerin geçmek zorunda olduğu bu noktada yolculara ayaküstü ekmek satılmasıyla başlayan kural ve kayıt dışı ekonomi zamanla gelişiyor ve çeşitleniyor. Avrupa’nın kültür başkenti olduğu 1920’li yıllarda şehrin kalbi Potsdamer Platz. O dönemin atmosferini çok iyi yansıtan Babylon Berlin dizisinde atıfta bulunulan Moka Efti isimli gece kulübü,5 bölgedeki onlarca kulüpten sadece biri. Herhangi bir zamansal, cinsel, sosyal sınırın olmadığı kulüpler Berlin’in bugüne kadar devam eden alternatif gece hayatı kültürünün nüvesini oluşturuyor. Büyük Savaş’ın yarattığı travma ve savaş sonrası koşullarının eziciliği de hedonist kültürü besliyor.
Potsdamer Platz tam da duvarın geçtiği, dolayısıyla savaşta yıkılmayan yapıların da güvenlik nedeniyle ortadan kaldırıldığı bir bölgede olduğu için birleşmeye kadar ölü bir alan durumunda. Bölge 1991 yılında başlayan karmaşık ve tartışmalı bir dizi yarışma sonucunda yeniden inşa ediliyor. Eski dekadans ve çeşitliliğinin çok dışında, bir anda sıfırdan yapılan tüm şehir parçalarının kaderi olan plastik duygu burada da var hiç şüphesiz. Yine de şehir merkezini Nationalgalerie, Philharmonie ve Şehir Müzesi ve Şehir Kütüphanesi aksına başarıyla bağladığı iddia edilebilir.
Berlin’in gece kulüpleri hâlâ çok çok meşhur. Dünyanın en ünlü kulüpleri listesinde hep önlerde yer alıyorlar. Şehrin hayli eskiye dayanan alternatif eğlence kültürünün bunda muhakkak etkisi var. Duvarın yıkılmasıyla ortaya çıkan büyük boş alanlar ve kullanılmayan yapılar da bu kültürün başka bir boyuta ulaşmasını destekliyor. Bu ara alanlardaki terk edilmiş yapıların kullanımıyla ilgili herhangi bir yasal düzenlemenin var olmamasından yararlanan kulüpler eski endüstriyel yapıları işgal ediyor. Mekânsal açıdan yasal ile yasal olmayanın arasında bir yerde konumlanan kulüpler kültürel olarak da arada bir yerde. Berghain gibi bazıları gey kulüp olarak başlıyor. Doğaları gereği farklılıklara açık olan kulüplerin Doğu ve Batı’nın birleşmesinde önemli rol oynadığı iddiası gayet inandırıcı. Her çeşit insanlık durumunun rahatça yer bulabildiği kulüplere girerken tek kural var. Şubat 2020’de Berghain’a girerken umarım yaşımdan değil ama ‘amca’ gibi giyinmiş olmamdan şüphelenen güvenlik görevlisi bunu bana hatırlattı:
— Burada tek kural var, biliyor musun?
— Hayır, nedir?
— Fotoğraf çekmek yasak! İçeride ismini unutabilirsin ama sakın bunu unutma!
Kapıdan girmeyi başaran herkesin olduğu ya da olmak istediği gibi davranmakta kendini serbest hissettiği, her çeşit kıyafetten her çeşit kıyafetsizliğe kadar geniş bir yelpazenin bulunduğu, kimsenin kimseye başını çevirip bakmadığı, terasta sessizce manzaraya bakmaktan ana holde trans halde dans etmeye hatta kapısı olmayan seks odalarında zaman geçirmeye her çeşit davranışın ve daha da fazlasının ‘normal’ olduğu bir mekân Berghain. Farklı alt kültürlere özel olarak başlayan Berghain gibi kulüpler çok ünlü olmalarına rağmen ‘turistik’ olmamak için ciddi çaba sarf ediyor. Girişte uygulanan çok sert kapı politikası bunun bir işareti. Kulüpler çeşitlilik ve hoşgörü ortamı olmanın ötesinde, açıkça politik tavır almaktan da çekinmiyor. Mayıs 2019’da Berlin’de yapılacak olan AfD (Alternative für Deutschland, aşırı sağcı ırkçı parti) gösterisini baltalamak amacıyla çok daha büyük bir yürüyüş organize ediyorlar.6 Elbette, AfD için de Berghain kabul edilemez bir dünya görüşünü temsil ediyor. 2018 yılında AfD temsilcisi Belediye Meclisi’ne Berghain’ın uyuşturucu ve seks merkezi olduğu için kapatılması yönünde bir teklif götürüyor. Tepki o kadar sert oluyor ki, parti teklifin geri çekilmesini sağlıyor. Kulüplerin kültür yaşamı içindeki yeri 2016 yılında alınan bir mahkeme kararında açıkça görülebiliyor. Mahkeme, Berghain’ın da yüksek kültür hizmeti veren konser salonları gibi ‘eğlenceden daha fazlası’nı içeren bir hizmet sunduğuna hükmediyor ve diğerleri gibi düşük oranda vergi ödemesine karar veriyor.
Çeşitliliğe açıklık ve hoşgörünün Berlin’deki sınırları çok geniş ama yine de sınırlar var. 1989’da yüz elli kişinin katıldığı ve “peace, joy and pancakes” sloganıyla başlayan yarı politik Love Parade tekno partisine 1997’de bir milyon kişi katılıyor. İpek ile birlikte tesadüfen katıldığımız, şehrin merkezindeki Tiergarten parkında yapılan bu parti, öncesi, kendisi ve sonrasıyla olağanüstü bir kaos ortamı oluşturuyor. Dünyanın her yerinden gelen her çeşit insan akla gelebilecek her yerde içiyor, dans ediyor ve akla gelebilecek her aktiviteyi yapıyor. Ağaçların tepesinden metroya, sokak lambalarından heykellere kadar her yerin parti alanı olmasını olağanüstü bulduğumuzu hatırlıyorum. Ama Berlin’in bile hoşgörüsü 2007’de bitiyor, gerekli izinler verilmeyince parti önce şehirden taşınıyor, sonra da 2010 yılında Duisburg’da çıkan izdiham nedeniyle yirmi bir kişi ölünce kendini feshediyor.
Tarihi şehir merkezindeki dev boşluğun nedeni elbette İkinci Dünya Savaşı yıkımı. 1940–1943 arasında aralıklı olarak, 1943’ten sonra ise çok yoğun bir şekilde bombalanan Berlin’de binaların yaklaşık yarısı yıkılıyor. Daha birkaç sene öncesinde Nazi ordularının zafer geçitlerinin7 yapıldığı şehrin ana caddesi Unter den Linden savaş sonrası8 enkaz yığını hâlinde. Binaların küçük bir kısmı tekrar yapılsa da savaş sonrasında Doğu Berlin tarafında kalan tarihi merkez uzun süre yıkıntı olarak kalıyor. Doğu Alman hükümeti, eski sömürü düzeninin sembolü olarak gördüğü şehir merkezini tamamen yeniden yapmayı hiç gündeme almıyor. 1965 yılında alanın doğusundaki televizyon kulesi yeni ülkenin sembolü olarak yapılıyor. 1977’de tüm alan çok sayıda heykelin yer aldığı bir park olarak Marx-Engels Forum adıyla düzenleniyor. Alanın en batısında ise bir zamanlar kraliyet sarayı olan Berliner Schloss var. Saray da savaş sırasında ağır hasar görüyor. Sosyalist Doğu Almanya için Prusya emperyalizminin kötü bir hatırası olarak görülen saraydan geriye kalanlar 1950 yılında tamamen ortadan kaldırılıyor. 1973’te ise Doğu Almanya parlamentosunu da içeren Palast der Republik tam bu noktada yapılıyor. Bambaşka sembolizmler ve kullanımlar söz konusu olsa da Schloss da Palast da saray demek. İki çok farklı sarayın macerası burada da bitmiyor. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra, 1990’da Doğu Almanya Parlamentosu kapanırken Palast der Republik’te asbest bulunduğu için tüm aktiviteler durduruluyor ve bina boşaltılıyor. Temizlikten sonra içinde birkaç konser yapılan bina için 2003 yılında yıkım kararı alınıyor ve Almanya Parlamentosu, Berliner Schloss’un yeniden yapılmasına karar veriyor. Bunların içinde muhtemelen en muazzamı vurmalı enstrümanlarının çoğunu kendileri bulunmuş-atılmış malzemelerden dönüştürerek üreten, dolayısıyla atığa dönüşmek üzere olan binayla üzücü bir ruh birliği içinde olunmasını sağlayan Einstürzende Neubauten konseri. Büyük tartışmalara yol açan sarayın Humboldt Forum adıyla dev bir kültür merkezi olarak inşası hâlâ devam ediyor.
Berlin aslında dünyada çok örneği olan (Buda + Peşte gibi) ikiz bir şehir: Berlin ve Kölln. Kölln, Berliner Schloss’un olduğu ince uzun adada bir zamanlar yer alan şehrin adı. Şehir uzun bir süre bu ikili yaşantısına devam ediyor. Saray yapıldıktan sonra adanın boş olan kuzey kısmı önce saray mutfağına hizmet edecek tarımsal alanlar olarak düzenleniyor. Bu alan 1646’da Lustgarten adıyla Fransız tarzı bir bahçeye dönüşüyor. 18. yüzyılda ise şehrin giderek büyümesiyle kamuya açık bir park hâline geliyor. 1920’lerde sol protesto yürüyüşlerinin merkezi burası. 7 Şubat 1933’te 200.000 kişi Nazi karşıtı bir yürüyüş için burada buluşuyor ve hemen ertesi gün Berlin’de tüm gösteri yürüyüşleri yasaklanıyor. Bu tarihten sonra, alan sadece Nazilerin gösterilerine açık. Bahçelerin dönüşümündeki en önemli aşama Schinkel tarafından tasarlanan ve 1830’da açılan Altes Museum. Arkasından Neues Museum, Alte Nationalgalerie ve Bode Museum yapılıyor ve adanın kuzey ucunun bugün verilen adıyla (Museuminsel) bir müze adasına dönüşmesi 1930’da Bergama Müzesi ile tamamlanıyor. Müze adasında Chipperfield’ın yaptığı ek bina, tüm müzeleri yeraltından birbirine bağlamayı amaçlıyor ve tartışmanın eksik olmadığı Berin’de yeni tartışmalar yaratıyor.
Yukarıda dördüncü sıradaki imgede görülen Eisenman tasarımı olan anıt tam adıyla, “Avrupa’nın Öldürülen Yahudileri” anıtı. Tamamen gridal bir düzende yerleştirilen, birbirinin aynı büyüklükte ama zeminin alçalıp yükselmesiyle yükseklikleri değişen beton prizmalar anıtı oluşturuyor. Bunların dışında herhangi bir yazı, sembol bulunmuyor. Anıtın tüm etkisi, beton blokların arasında girildiğindeki deneyimde ortaya çıkıyor. Neredeyse fark etmeden zemin ayaklarımızın altından kayıyor ve dış dünyayla tüm ilişkimiz gökyüzüne indirgeniyor. Beton blokların arasında dolaşmanın çok sarsıcı, rahatsız edici, hatta mide bulandırıcı bir etkisi var. Dış dünyayla tüm referansların kopması beklenmedik bir yön kaybetme duygusuna neden oluyor. Kurgunun düzenli olmasına rağmen çıkışını bulamayacağımız bir labirentin içine girme algısı şaşırtıcı derecede kuvvetli. Anıtı ilk ziyaret ettiğimizde, çocuklarımız beş-altı yaşlarındaydı. Bir anda, çocuklar için harika bir oyun alanı olan anıtın içine girip dolaşmaya ve koşturmaya başladılar. Gözden yok olduklarında, uzaktan seslerini duymanın, yaklaşık olarak nerede olduklarını bilmenin ama göremeyip ulaşamamanın verdiği sarsıcı kayıp duygusunu çok iyi hatırlıyorum. Soykırım sırasında yaşanan insanlık dışı dehşeti daha iyi hissettirecek bir anıt düşünmek zor sanırım.
İki savaş arası Berlin sadece sınırsız gece hayatıyla değil sanat ortamıyla da dünyanın belki de bir numaralı kültür merkezi durumunda. Sinemadan tiyatroya, müzikten görsel sanatlara çok zengin bir üretim merkezi. Bu dönemde dünyanın en büyük film stüdyolarının bir kısmı burada yer alıyor. Sessiz film döneminin önemli örneklerinden, Robert Wiene’nin yönettiği Cabinet des Dr. Caligari 1920’de gösterime giriyor. Dr. Caligari mekânların ve yapıların birbirine dönüşmesi, gerçek-hayal arası setleri, perspektifin bozularak kullanılması, rüyalardan hatta karabasanlardan çıkmışa benzeyen kostüm ve makyajları ve ışık kullanımıyla, izleyenlerde hikâyesiyle örtüşen endişe ve korku duyguları yaratmayı başarıyor. Sinema dilinin oluşmasında Potemkin Zırhlısı kadar belirleyici olduğu iddiası filmin etkisinin göstergesi. Bu dönemde yapılan diğer bir ünlü film, Fritz Lang’ın Metropolis’i 1927 yılında kısmi bir başarıyla gösterime giriyor.9 Bir Berlinli olan Marlene Dietrich’i dünyaca ünlü bir yıldız yapan Der Blaue Engel ise 1930 tarihli.
Tiyatroda radikal değişimlere yol açan epik tiyatronun öncüleri Erwin Piscator ve Bertolt Brecht, Naziler iktidara gelene kadar ve savaş sonrasında (duvarın ayrı taraflarında da olsa) Berlin’de çalışıyor. 1927’de birlikte çalışmaya başlayan Brecht ve Kurt Weill 1928’de Die Dreigroschenoper’i sahneliyor. Büyük bir başarı elde eden ‘opera’ Lotte Lenya’yı da dünyaya tanıtıyor. “Die Moritat von Mackie Messer”,10 “Kanonen-Song”11 gibi defalarca yeniden yorumlanmış çok ünlü şarkıların içinde kindar temizlikçi kızın karanlık hayallerini anlatan “Seeräuberjenny” her dinleyişte tüyleri ürpertecek güçte.12 Weill müzik açısından hedeflerini şöyle açıklıyor: “Opera aristokratik bir sanat biçimi olarak kurulmuştu. … Operanın çerçevesi zamanın etkisine direnemiyorsa, bu çerçeve parçalanmalı. Üç Kuruşluk Opera’da bu çerçevenin yenilenmesi sıfırdan yeniden kurmaya başlayarak mümkün oldu.”
Brecht ve Weill’ın satirik bir kapitalizm eleştirisi olan Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü operası da ilk defa Leipzig’de sahneye koyulsa da başarıyı Berlin’de 1931 sezonunda kazanıyor.
İki savaş arasında, modern öncü sanat için de Berlin dünyanın merkezi durumunda. Dada’nın Berlin grubu13 sanatçılarından Grosz, John Heartfield, Raoul Hausmann, Höch sürekli olarak burada çalışıyor. Sanatı devrimci bir anlayışla ele alan Novembergruppe14 de sosyalist geleneği kuvvetli olan bu şehirde kuruluyor. Lyonel Feininger, Johannes Itten, Wassily Kandinsky, Paul Klee, Oskar Kokoschka, László Moholy-Nagy, Georg Muche, Oskar Schlemmer ise Bauhaus bağlantısıyla Berlin sanat çevreleriyle yakından ilişki hâlinde. Bu dönemde Walter Benjamin de Berlin’de aktif.
Berlin’deki sanat çevrelerinin önemli bir ismi, kariyeri boyunca sanatını toplumun ezdiği kesimleri görünür kılmak için kullanan Käthe Kollwitz.15 “Açlık” adını verdiği serisi özellikle ünlü. Birinci Savaş sonrası yaşadığı büyük kişisel trajedinin de etkisiyle savaş karşıtı çizgide üretim yapıyor. Kollwitz’in heykelleri16 ve baskıları insanlığımızın en derinindeki sinir uçlarına dokunuyor. Sessiz, derinden kaygılı annelerin oğullarını savaşa yollamamak için korumaya çalışmalarını tasvir eden işlerini görüp duygulanmamak mümkün değil. Doktor olan kocası Karl Kollwitz ise bugünün hipster merkezi, dönemin işçi mahallesi Prenzlauerberg’deki muayenehanesinde çalışan kesimlere gönüllü olarak ücretsiz sağlık hizmeti veriyor.
Berlin göreceli olarak ucuz olan yaşamı, hoşgörü kültürü, bir metropolden beklenmeyecek kadar sakin ortamı ve sunduğu yüksek yaşam kalitesiyle 2000’li yılların gözde merkezlerinden birisi oldu. Yakın geçmişi sert dönüşümlerle dolu bir şehrin ne kadar da yumuşak bir yaşantısı olabileceğini iki baba ve üç küçük çocuk olarak yaptığımız gezide görmüştük. On-on iki yaş aralığındaki çocuklarla şehrin içindeki ve dışındaki her yeri endişe duymadan bisikletle gezebildik.
Berlin böylesi bir popülerliğin bedelini elbette birçok benzer durumda olduğu gibi hızlı soylulaştırma süreçleriyle ödüyor. Londra, New York gibi şehirlerin aksine, yerel yönetim bu durumdan memnun değil. Şehri insanları ve kültürüyle bir bütün olarak görüp 2020 Ocak ayında beş sene sürecek bir kira dondurma kararı almaları büyük tartışmalara ve hukuki kavgalara yol açıyor. Şu anda devam etmese de 1980’lerde başlayan ve birleşmeden sonra da süren, evlerini yenilemek isteyenlere maliyetin belli bir oranı kadar işi fiziksel olarak kendilerinin yapması şartıyla yerel yönetimin verdiği karşılıksız kredi sistemi sayesinde genç insanların dönüştürdüğü sıradışı evleri görmüştük. Buna benzer sistem dışı politikalar üretmekte son derece yaratıcı olan Berlin, ruhunu koruyup sürekli kendini tekrar tekrar yaratmaya çalışan bir şehir olarak olağanüstü bir örnek. Umalım ki dünyanın dört bir tarafında hızla tek tipleşen ve ticarileşen şehir yaşantılarına alternatif olarak böyle kalmaya devam eder.
***
Çok yorumlanan bir parça olan “Alabama Song”un merak edenler için bazı farklı yorumları:
Caz yorumu, Eric Dolphy, John Lewis, 1964
Chad Mitchell Trio, 1964
Dave van Ronk, 1964
Nina Simone, 1977
Punk yorumu, Abwärts, 1979
Dalida, 1980
Dagmar Krause, 1986
The Young Gods, 1991
Ute Lemper, 1992
Marianne Faithfull, 1997
David Johansen, 1997
eX-Girl, 2000
Lehçe rock yorumu, Kazik Staszewski, 2001
Dee Dee Bridgewater, 2002
Marylin Manson, 2003
Cappella olarak yorumu, the Bobs, 2005
David Bowie, 2006
Audra McDonald, 2007
Viza, 2012
Hayli serbest bir punk yorum, Električni Orgazam
Amanda Palmer, 2013
***
Korsan Jenny*
Sayın Baylar, görüyorsunuz bugün bardakları yıkıyorum
Ve herkes için yatakları yapıyorum
Ve hemen teşekkür ediyorum bana verdiğiniz bir kuruşa
Ve beni görüyorsunuz sefil kıyafetler içinde bu sefil otelde
Ve bilmiyorsunuz, konuştuğunuz kim
Ama gürültü kopacak limanda bir akşam
Ve sorulacak: Bu gürültü de ne oluyor?
Ve görecekler beni, bardakların yanında sırıtıyorum
Ve soracaklar: Bu neden sırıtıyor?
Ve sekiz yelkenli bir gemi
Ve toplarının sayısı da elli
Demirleyecek rıhtımda
Diyecekler ki: Çocuğum git yıka bardakları
Ve uzatacaklar kuruşlarını
Ve kuruş alınacak ve yatak yapılacak
(Bu gece artık kimse uyumayacak)
Ve hiçbiri bilmeyecek henüz kim olduğumu
Ama bir akşam limanda kopacak bir uğultu
Ve soracaklar: Bu uğultu da ne oluyor?
Ve beni görecekler pencerenin ardında dikilirken
Ve diyecekler: Bu neden pis pis sırıtıyor?
Ve sekiz yelkenli bir gemi
Ve toplarının sayısı da elli
Şehri topa tutacak
Sayın Baylar, şimdi kesilecek gülüşleriniz
Çünkü yıkılacak duvarlarınız
Ve şehir yerle bir olacak
Sadece bu sefil otel bağışlanacak
Ve soracaklar: Hangi önemli kişi burada yaşıyor?
Ve bu gece yükselecek otel çevresinde bağırışlar
Ve soracaklar: Otel neden bağışlanmış?
Ve kapıdan çıktığımı görecekler sabahleyin
Ve diyecekler: Burada yaşayan bu muymuş?
Ve sekiz yelkenli bir gemi
Ve toplarının sayısı da elli
Bayrak çekecek direğe
Ve karaya çıkacak öğleyin yüz kişi
Ve gölgelerde yürüyerek
Ve kapılarda yakalayacaklar herkesi
Ve önüme getirecekler zincirli
Ve soracaklar: Hangileri ölecek?
Ve bu öğle vakti limanda çıt çıkmayacak
Kimin ölmesi gerektiği sorulduğu zaman
Ve benim sesim duyulacak: Hepsi!
Ve kafalar düşerken diyeceğim ki: Hoppaa!
Ve sekiz yelkenli bir gemi
Ve toplarının sayısı da elli
Kayıplara karışacak benimle.
* Türkçe çeviri: Arda İnceoğlu, Almancası için: “Seeräuber Jenny”
1. Büyük prefabrik betonarme panellerle inşa edilmiş yapı.
2. Kira kışlası.
3. Alman Komünist Partisi.
4. 1932 sonunda Köpenicker Straße civarındaki bir avludan grev sloganı: “Erst Essen dann Miete” [Önce yemek sonra kira].
5. Orijinal Moka Efti: “Sex, seafood and 25,000 coffees a day: the wild 1920s superclub that inspired Babylon Berlin”, The Guardian.
6. AfD karşıtı yürüyüş: “Germany: Berlin techno clubs take on AfD in groovy counter-demo” ve “AfD-Demo in Berlin trifft auf 25.000 Gegendemonstranten”
7. Video: Fransa’nın işgali sonrası geçit töreni, 1940.
8. Video: Berlin, savaş yeni bitmiş, Haziran 1945.
9. Lang yıllar sonra kült statüsüne ulaşan filmini politik olarak naif bulduğunu ve pek de sevmediğini açıklıyor. Bu değerlendirmede senaryoyu birlikte yazdığı karısı Thea von Harbou’nun Nazi filmleri çekmesinin de etkisi olabilir elbette.
10. Rock olarak yorum, Slut, 2006.
11. Theaterhaus Jena yorumu, 2006.
12. Türkçe çevirisi yukarıda. Almancası için: “Seeräuber Jenny”
13. 1920’de gerçekleşen Uluslararası Dada Fuarı’na katılan sanatçıların listesi etkileyici: George Grosz, John Heartfield, Raoul Hausmann, Johannes Alberts, Hans Arp, Johannes Baader, Johannes Baargeld, Carl Boesner, Hans Citroen, Otto Dix, Alois Erbach, Max Ernst, Maud Grosz, Ben Hecht, Wieland Herzfelde, Hannah Höch, Georg Koch, Georg Kobbe, Sigmar Mehring, Francis Picabia, Max Schlichter, Rudolf Schlichter, Otto Schmalhausen, Georg Scholz, Walter Serner, Hans Stuckenschmidt.
14. Novembergruppe ile bağlantılı olan sanatçı ve mimarlar listesinde yok yok.

