Harita verisi: Google;
Maxar Technologies
Geçmişin İpuçları
İpucu: Çelişki

Her yöne doğru yayılmış, çok büyük bir şehir. Şehrin bittiği alanlardaki dokudan ve şehrin içinden geçen nehirden verimli topraklara sahip bir bölgede yer aldığını tahmin edebiliriz. Şehrin bittiği yerlerdeki bu tarımsal alanlarda küçük lekeler bulunuyor. Bunlar hiç şüphesiz köyler (a). Köylerin aralarındaki mesafelerin oldukça kısa olduğunu da fark edebiliyoruz. Neredeyse birbirlerine dokunacak kadar yakınlar. Bu iki duruma işaret ediyor: çok yoğun bir nüfus ve kişi başına düşen tarımsal alanların küçüklüğü, yani fakir çiftçiler.

Şehre giden ana ulaşım hatları boyunca yoğun bir yapılaşmanın uzayıp gittiğini de görebiliyoruz (b). Bu, şehrin büyümeye devam ettiğinin bir işareti olmalı. Şehrin dokusunda bir bütünlük olmadığı da hemen göze çarpıyor. Çok farklı yoğunluklara sahip bölgelerin bulunduğunu, farklı parçaların aralara giren yeşil alanlarla birlikte yamalı bohça gibi yan yana durduğunu görebiliyoruz.

Harita verisi: Google;
Maxar Technologies

Bu kadar büyük ve yoğun bir şehirde nehrin her iki yanındaki geniş yeşil boşluklar zaman zaman gerçekleşen su baskınlarının göstergesi. Hatta zaman zaman nehrin yatağının bile değiştiğini tahmin etmek mümkün. Böylesi büyük bir nehrin oluşması için belirli bir uzaklıkta büyük dağların olması gerekiyor. Şehrin konumu için bir ipucu bu.

Bu ölçekte baktığımızda şehirdeki çarpıcı doku farklılıkları açıkça görülebiliyor. Çok yoğun ve organik sokak dokusuna sahip bölgeler (1, 6), farklı biçimlerde planlanmış bölgeler (2, 4 radyal ve aksiyel düzenler, 3, 5 gridal düzen) görüyoruz. Bu ölçekteki bir şehirde farklı sokak dokularının olması beklense de burada sanki farklı şehirlere bakıyoruz. Farklı bölgeler arasındaki bağlantılar çok da kuvvetli değil, birlikte değil de sanki yan yana duran bölgeler bunlar. 4 numaralı bölgenin ölçeği de çok çarpıcı. Doğu-batı yönündeki aksın, şehrin diğer kısımlarıyla karşılaştırırsak, en azından birkaç kilometre uzunluğunda olduğunu algılayabiliriz. Böylesi devasa lineer bir aksın çevresinde çok çözük bir yapılaşma var. Batıda aksın bittiği noktada çok büyük ölçekli yapılar görüyoruz. Şehrimizle ilgili önemli bir ipucu burası. Bu ölçekteki yollar ve yapılar nasıl bir şehirde yer alabilir?

Şehirle ilgili önemli bir ipucu da 1 numaralı bölgenin kuzeyinde ve güneyinde yer alan mavi renkli çok geniş alanlar. Bunların ne olduğunu şehire biraz daha yaklaşmadan bile tahmin etmek çok zor değil. Bu alanlara gelen doğrusal izleri gördüğümüzde çok büyük tren istasyonlarına baktığımızı anlıyoruz.

Harita verisi: Google;
Maxar Technologies

1 numaralı bölgenin organik sokak dokusu, çok yüksek yoğunluğu, bir zamanlar surlarla çevrili olmanın işareti olarak belirgin bir biçimi olması, iki çok büyük istasyonun hemen bu bölgenin dışında yer alması bize burasının tarihi şehir merkezi olduğunu söylüyor. Bölgenin doğusunda yer alan yeşil alana dikkatli baktığımızda ise hâlâ surlarla çevrili olduğunu, girişlerde kuleli yapıların yer aldığını görüyoruz. Burasının da iç kale ve saray olduğunu tahmin edebiliriz. 2 ve 4 numaralı bölgelerin planlanmış olmasının ötesinde, yoğunluğun düşüklüğü ve tüm binaların bağımsız bir şekilde yer alması 20. yüzyıla işaret ediyor. Bu bölgeler hiç şüphesiz geçtiğimiz yüzyıl içinde oluşmuş.

Harita verisi: Google;
Maxar Technologies

Tarihi şehir merkezine yaklaşınca ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Sokakların darlığı, yoğunluk, ana birkaç sokak dışında tamamen organik sokak dokusu, yapıların küçük ölçeği beklediğimiz durumlar. Bakılan bölgede tek bir kamusal alan var, doğuda yer alan büyük meydan. Ancak biraz dikkatle baktığımızda bu meydanın çevresinde duvarların olduğunu hatta duvarlardaki giriş kapılarını bile algılayabiliyoruz. Avlulu bu yapıyı yeşil bir alan çevreliyor. Bu mekânsal tipolojiye aslında epey aşinayız. Meydanın batı sınırındaki kubbeli, büyükçe bir binayı da görebiliyoruz; hiç şüphesiz dini bir bina bu. Şehrimizle ilgili önemli bir ipucu da bu bina ve önündeki meydan: Burası bir cami.

Yeni şehrin kentsel dokusunun eski şehrin bir eldiven gibi tersine çevrilmiş bir biçimi olduğunu görüyoruz. Burada boşluklar baskın, kentsel mekân binalar tarafından tamamen çevrelenip tanımlanmıyor. Tarihi şehirde sokakların ticaret aksları olduğunu, sokak cephesine bakan tüm binaların dükkân cephelerinden oluştuğunu hayal edebiliriz. Şehrin neredeyse tüm sokakları, açık bir kapalı çarşı gibi, alışverişin gerçekleşmesi için biçimlenmiş durumda. Yeni şehirde ise binalar ve kentsel mekân arasında böylesi organik bir ilişki yok. Hatta bu ölçekte boşluklarda insana yer bile yok. Devasa boyutlarından bunların da kamusal yapılar olduğunu tahmin edebiliriz, ancak burada eski şehirde kendiliğinden oluştuğunu tahmin edebileceğimiz bir yaşantı olması mümkün değil. Ölçeğin insanı bastırdığı, ancak büyük ritüel ve törenlerle anlamlı olabilecek boyutlar bunlar. Şehrimizle ilgili çok önemli bir ipucu da bu. Yeni şehir dev ölçekte bina ve boşluklardan oluşuyor, sanki sadece törensellik dolayısıyla otorite göz önünde tutularak biçimlenmiş. Evet, burası çok dikkatlice planlanmış bir başkent.

Elimizdeki ipuçları şunlar: çok büyük ve büyümeye devam eden bir şehir, şehrin dışındaki tarımsal alanlarda dip dibe köyler, şehrin içinden geçen büyük bir nehir, çok parçalı bütünsellikten uzak kentsel biçimlenme, yer yer planlı yer yer organik sokak dokusu, eski şehir merkezinin hemen dışındaki büyük tren istasyonları, eski şehir merkezindeki tek kamusal açık alan olan bir cami, şehrin bir başkent olduğu tahmini. Bu ölçekteki büyümeye devam eden, çok büyük plansız bölgelere sahip bir şehir ancak gelişmekte olan bir ülkede yer alabilir. Şehrin bir başkent olma ihtimali ve devasa ölçekte bir törensellik göz önünde bulundurularak biçimlenen kamusal yapılar ve kentsel mekânlar otoriter bir yönetime işaret ediyor. Dev ölçekli tren istasyonlarını da düşünürsek burasının kolonyal bir başkent olduğunu tahmin edebiliriz. Ne de olsa bölgeler arası ulaşımın sağlanması yönetebilmenin ilk şartı. Cami biraz yanıltıcı bir ipucu, şehrin geçmişi ile bugünü arasındaki kültürel farktan kaynaklanıyor. Çelişkilerin ülkesi Hindistan’ın başkenti, çelişkilerin şehri Delhi’ye bakıyoruz.

Delhi, it seemed at first, was full of riches and horrors: it was a labyrinth, a city of palaces, an open gutter, filtered light through a filigree lattice, a landscape of domes, an anarchy, a press of people, a choke of fumes, a whiff of spices.

—William Dalrymple, City of Djinns

Delhi’nin nüfusunun 2035 yılında 43 milyonu aşması ve dünyanın en kalabalık şehri olması bekleniyor. Sadece on iki senede bir şehrin nüfusunun on milyondan çok artmasının nasıl sonuçlarının olacağını tahmin etmek zor değil; tekrar geri dönüp Delhi’ye bakmamız yeterli. 1990’da ziyaret ettiğimde 9 milyon olan nüfusu bugün 31 milyona ulaşmış durumda: Dünyanın eşitsizliğin en yüksek olduğu, en kirli havaya sahip, temiz suya erişimin en problemli olduğu şehirler sıralamalarında en yukarılarda yer alıyor.

Delhi’nin bugün gördüğümüz parçalı yapısının doğrudan bir nedeni olmasa da ilginç bir kentsel gelişim tarihçesi var. Bugünkü Delhi bölgesinde tarihte farklı isimlerde çok sayıda şehir kurulmuş. Hinduların Mahabharata efsanevi anlatısında Indraprastha adıyla Yamuna Nehri’nin kıyısında bulunan çok güzel bir şehirden bahsediliyor. Bugün Yeni Delhi içinde bulunan Purana Qila kalesi içinde bulunduğu tahmin edilse ve yüzyıl öncesine kadar burada Indrapat adlı bir köyün bulunduğu bilinse de tam yeri arkeologlar tarafından tespit edilebilmiş değil. Bugün kalıntıları Delhi’nin güneybatısında görülebilen Lal Kot (Kızıl Kale) ise 1052 yılında kuruluyor. Lal Kot 1192’de Gur Devleti tarafından işgal edilince sadece yönetim değişmiş olmuyor, Delhi ve tüm Kuzey Hindistan’da İslamiyet hızla yayılmaya başlıyor. Şehirden bugüne kalan ise surları ve bugün bile Delhi’nin sembollerinden olan, Lal Kot’un işgalini kutlamak için inşa edilen Qutb Minar kulesi. 14. yüzyılda Lal Kot yakınında iki kale-şehir daha kuruluyor: Siri ve Tughlaqabad. Çok kısa süre içinde Siri çok yakınındaki Lal Kot ile birleşiyor ve Cihanpenah isminde daha büyük bir şehre dönüşüyor, Tughlaqabad ise terk ediliyor. Firuz Şah’ın kurduğu Firuzabad da benzer bir kadere sahip, kısa sürede terk ediliyor. 1398’de Timur’un istilası ve yağması sonucu bölge uzun bir süre toparlanamıyor. 1398’deki istila sırasında yüz bin sivilin katledildiği tahmin ediliyor.

Bugün gördüğümüz eski şehir epeyce geç bir tarihte, 1638’de tanıdık bir kişi tarafından kuruluyor: Tac Mahal’i de yaptıran kralın adıyla Şah Cihanabad olarak diğer yerleşimlerin uzağında, kuzeyde nehir kenarında kuruluyor. Şah Cihan, Babür İmparatorluğu’nun başkentini de Agra’dan Delhi’ye taşıyor. Şah Cihan döneminde dünyanın en zengin kişilerinden birisi sayılıyor, meşhur Koh-i-Noor elmasının da yer aldığı bir hazinesi var. Aynı zamanda çok tipik bir tarihi figür; bir yandan mimari açıdan önemli yapıları yaptırırken diğer yandan öncülü ve dedesi Ekber Şah’ın hoşgörülü ve reformist politikalarından vazgeçen tutucu bir kişilik. Babası Cihangir’in ölümünden sonra taht kavgasına giriştiği diğer üç kardeşini öldürmesi de bizlere tanıdık gelebilir. Bu tarihten neredeyse tam yüz yıl sonra, 1739’de Delhi bu sefer de Pers Kralı Nadir Şah’ın orduları tarafından işgal ve talan ediliyor. Koh-i-Noor dahil meşhur hazineler el değiştiriyor. Bu talanda İran’a taşınan hazine o kadar büyük ki Nadir Şah krallığında üç sene boyunca vergi toplamıyor. Bahsi geçen hazinelerin büyük kısmının bugün British Museum’da bulunması da bölgenin geleceği hakkında yeterli ipucunu veriyor.

17. yüzyılda Babür İmparatorluğu dünya üzerindeki en güçlü ve zengin devletlerden birisi olsa da 1739’da Pers işgali sonrasında eski gücünü bir daha toparlayamıyor. Delhi’nin inişli çıkışlı kaderi, 1803’te Doğu Hindistan Şirketi kuvvetleri tarafından işgal edilince tekrar değişiyor. 1857 baharındaki, tarihi yazanın kim olduğuna göre ismi kanlı Hindistan isyanı ya da Birinci Bağımsızlık Savaşı olarak değişen olaylarda önemli bir rol oynuyor. Delhi’nin büyümesi 1911’de Britanya yönetiminin başkenti buraya taşımasıyla başlıyor. Edwin Lutyens’in planladığı kolonyal başkent “Yeni Delhi” olarak 1931’de tamamlanıyor. Asıl nüfus patlaması 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlığını kazanması ve bölünmesiyle gerçekleşiyor. Yüz binlerce Müslüman Delhi’yi Pakistan’a doğru terk ederken Hindu ve Sih’ler daha da büyük kalabalıklar hâlinde Pakistan’dan Delhi’ye göçüyor. Şehrin nüfusu neredeyse bir gecede iki misline çıkıyor ve birkaç ay içerisinde de beş yüz bin göçmen geliyor. Kurulan geçici sığınmacı kampları zamanla kalıcı gecekondu mahallelerine dönüşüyor. Bu dönemden beri şehrin nüfusunun büyük bir bölümü temel kentsel hizmetlerden uzak gecekondu bölgelerinde yaşıyorlar.1 Göç Delhi için süregiden bir gerçeklik; kırsal kesimlerden şehirlere göç dalgalarından en çok etkilenen şehirlerden birisi Delhi. Hindistanlı çiftçilerin problemleri dünyanın gündemine yeni girmiş olsa da oldukça uzun bir geçmişe sahip. Kuraklık, modern tarım araçlarından mahrumiyet, kullanılan geleneksel üretim yöntemlerinin kısıtlı ürün vermesi, ulaşım sorunları, krediye ulaşamama ve yüksek faizler çiftçilerin yaşamlarını zorlaştırıyor. 1995–2015 arasında yaklaşık 300.000 çiftçinin borçları nedeniyle intihar ettiği hesaplanıyor.

Eski-Yeni Delhi arasındaki kontrast bugün bile çok çarpıcı. Eski Delhi sokakları olağanüstü renkliği, çeşitliliği, gürültüsü, kokuları, kalabalık ötesi yoğunluğuyla Binbir Gece Masalları’ndan çıkmış gibi duruyor. Bu yoğunluğun içinde caminin (Jama Masjid [Cuma Camii]) avlusuna girmenin etkisi çok kuvvetli. Şehir kotuna göre hayli yukarıda yer alan avluya çok sayıda basamakla tırmanılıyor. Avluya girince mekânın ölçeğinin patlayarak birdenbire açılması, tanımlı ve planlı kurgu, gündelik yaşamın tüm kargaşasının avlu duvarları dışında kalması kişinin algısında dünyanın dışına çıkılmış etkisi yapıyor. İklimin verdiği avantajla caminin kapısının hatta giriş cephesinde duvarların olmaması da mekânsal kurgu açısından çok etkileyici; avlu ve cami iç mekânı birbirine karışarak dönüşüyor. Delhi’nin insan kalabalığına ek olarak motorlu araçlar, hayvanların çektiği yük arabaları, sokağın ortasında yatan kutsal olan ya da olmayan hayvanlar, insan ve yük taşıyan bisikletli2 ya da motorlu çekekler (rickshaw) hep birlikte büyük bir kaos ortamı yaratıyor. Aslında bu ortama kaos demek pek de doğru değil, çünkü her şey bir şekilde çalışıyor, eşyalar ve insanlar gitmeleri gereken yerlere ulaşıyor. Kutsallar da bir yere kadar kutsal: Trene yetişmek için bindiğim rickshaw yolun ortasında kestiren ineği uyarmak için şöyle bir iki kere kibarca dürtüyor. Sonuçta, olağanüstü dakik ve sistemli olan trenime yetişiyorum; kapıya asılı listede ismim ve oturacağım koltuk numarası yazılı. 

Yeni Delhi’ye gelince başka bir şehre değil de başka bir gezegene gelmiş gibi olunuyor. Tipik bir Kuzey Amerika şehrinde görebileceğimiz bahçe içinde binalar, çok düşük yoğunluk, geniş ve araçlar için tasarlanmış yollarla karşılaşıyoruz. Elbette bu yollarda yürüyen filler bize hangi ülkede olduğumuzu hatırlatıyor, ancak ölçeğin değişimi çok radikal. 1911’de Britanya İmparatorluk Hükümeti, Hindistan’ın başkentini Kalküta’dan Delhi’ye taşımaya karar verince planlama işini henüz Sir unvanını almamış olan Edwin Lutyens’e veriyor. Lutyens planının omurgası olarak şehrin tam ortasında yer alan doğrusal aksın bugünkü ismi Rajpath, eski ismi olan Kingsway’in yerlileştirilmiş biçimi. Lutyens’in şehri doğuda India Gate isimli sembolik kapıdan (tek kemerli Roma zafer takı formunda) başlayan ve üç kilometre sonra Viceroy’s House’da (Hindistan Valisi diye tercüme edebiliriz) biten bu devasa omurga etrafında biçimleniyor. Bu aks sadece yollardan değil, yola paralel parklar, ağaçlar ve kanallardan oluşuyor. Bu dev boşluk insanların yürümesi için değil, askeri törenlerin yapılması için tasarlanmış, günlük yaşantıdan çok uzakta steril bir mekân. Dolayısıyla iki Delhi’nin kentsel biçimleri ve yaşantıları arasında taban tabana zıt bir durum var. Eski Delhi bütün yoğunluğu ve karmaşasıyla yaşantıyla tıka basa doluyken Yeni Delhi’de yaşantının kırıntısı bile yok.

Bugünün Delhi’sindeki temel sorunlar, dünyanın en temel iki sorunuyla aynı: doğal kaynakların yetersizliği ve her türden eşitsizlik. Giderek büyüyen şehirde temiz suya ulaşımın sağlanması Delhi için çok ciddi bir problem, 2018 yılında nüfusun yaklaşık %17’sinin evlerinde akar su bulunmuyor. Şehrin büyümesi doğal su kaynaklarını hızla tükettiği için bu sorunun giderek daha da artması bekleniyor. Şehrin her bölgesinde yer alan gölcükler temiz su kaynağı olmanın ötesinde taşkınları önlemek, kurak aylar için su biriktirmek ve doğal yaşam için habitat oluşturmak açılarından yaşamsal öneme sahip. 2020 yılında kayıtlarda gölcük olarak belirtilen yaklaşık 1000 alandan 750’ye yakınının özelliklerini çeşitli nedenlerle kaybetmiş olduğu tespit edilmiş. Bu ölçekteki bir şehrin hava kirliliği açısından da problemler yaşadığını tahmin etmek zor değil. Delhi havası en kirli şehirler listesinde en önlerde geliyor. Okulların kirli hava yüzünden kapatılması, yaşlıların sokağa çıkmamalarının tavsiye edilmesi çok sık rastlanan durumlar.

Yerel hükümet, benzerlerine çoğu gelişmekte ülkede rastladığımız Delhi@2047 projesini başlatmış durumda. Delhi’yi “dünya çapında bir şehir” yapmayı amaçlayan projenin tüm evlere su ve enerji götürmek, kamusal ulaşımı geliştirmek, kirliliği azaltmak gibi çok olumlu amaçları var. Bu tür projelerden gerçekte kimlerin yararlanacağı ise her zaman en kritik soruyu oluşturuyor. Delhi’nin zenginleştiği son yirmi yıldaki karnesi bu açıdan çok da parlak değil. Şehir merkezinde yer alan informal yerleşimler kaldırılarak tasfiye ediliyor; buralarda yaşayanlar şehir dışındaki ulaşımı zor bölgelere yerleştiriliyor ve açılan yerlere orta sınıf için nitelikli konutlar inşa ediliyor. Güncel bir örnek Kathputli Colony bölgesi. Bu paragrafın bitiminde yer alan imgede, 2017’de tipik bir informal yerleşim olduğu görülürken aynı mahalle 2021’de ortadan kalkmış durumda, yerine yapılan yüksek bloklar algılanabiliyor. Bu bölgenin ilginç tarafı kuşaklar boyu kuklacılar, akrobasi yapanlar, yılan oynatanlar gibi geleneksel sokak gösterileri yapan kişilerin yaşadığı yer olması. Mahallenin eski sakinlerinin yeni yapılan konutlara geri getirileceği sözü ise şimdilik tutulmamış durumda.

Kathputli Colony: 
üstte: yıkımdan önce, 2017,
altta: yıkımdan sonra, 2022,
harita verisi: Google;
Maxar Technologies

İronik bir şekilde, şehrin kontrolsüz büyümesine ve çevresel sorunların katlanmasına yol açan göçmenler çevresel sorunlar sonucu tarımsal üretimle yaşamlarını sürdüremedikleri için, yaşadıkları yerleri terk ediyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki tüm metropollerin ortak karakteri bu: hiç bir şeyi olmayan insanların daha iyi bir gelecek için geldikleri, modern köleler olarak yaşamaya mecburen razı oldukları, ucuz iş gücü sağlayarak kendileri dışında birilerini zenginleştirdikleri, kaynaklara ortak oldukları için dolaylı olarak şehrin tüm kesimleri için yaşantının zorlaşmasına neden oldukları çelişkili yerler. Delhi tüm tarihinde olduğu gibi bugün de tüm çelişkilerine rağmen milyonlarca insanın daha iyi bir yaşantıya ulaşmak için gitmeyi arzu ettiği bir hayal mekânı olmaya devam ediyor.

1. 2020 yılındaki resmi rakamlara göre Delhi nüfusunun yaklaşık %49’u informal yerleşimlerde yaşıyor.

2. Bisikletli de olsa bir insanın beden gücüyle çektiği bir araca binmek çok garip bir duygu. Ben Delhi’ye gittiğimde Batı kentlerinde henüz bisikletli çekekler kullanılmıyordu, kendimi kolonyal vali gibi hissetmeme neden olmuştu. Aslında hem çok sayıda insana geçim kaynağı sağlaması nedeniyle hem de olağanüstü boyutlardaki hava kirliliğine karşı temiz bir ulaşım yöntemi olarak bisikletli çekekler çok yararlı. 

Arda İnceoğlu, Delhi, Geçmişin İpuçları, Hindistan, kent, kent planlama, mimarlık, şehir