ve Ticaret Ağı
Deniz kenarına yerleşmek yerine biraz uzakta durmayı tercih etmiş bir şehir. Merkezin çok yoğun olduğu, bu ölçekten bile anlaşılabiliyor. Merkezden dışarıya doğru yayılan ve yayıldıkça yoğunluğu düşen bir doku var. Dev bir metropol olmasa da muhtemelen epey büyük bir şehir. Şehrin içinden geçen ve denize dökülen nehir boyunca bir vadi, nehrin her iki tarafında da çok yüksek olmayan tepeler algılanabiliyor. Hemen şehrin merkezinin bittiği noktadan başlayan ve her yönde devam eden tarım alanlarını da görebiliyoruz. Güneydoğu yönünden şehir merkezine kadar giren, üzerinde hiçbir yapının olmadığı dev bir yeşil alan mevcut. Şehirde pek fazla endüstri yok gibi görünüyor, çok büyük ölçekli yapılar göremiyoruz. Açık renkli ve büyükçe yapıların şehrin çeperlerinin hemen yanında bulunması bunların endüstri yapılarından çok lojistik ve servislerle ilgili olduğuna işaret ediyor. Denize yakın bir noktada da büyük bir havaalanı görebiliyoruz. Havaalanının şehrin bu kadar uzağına yapılmış olması çok ilginç. Nasıl endişeler böylesi çok da pratik olmayan bir yerleştirmeye neden olmuş olabilir? Coğrafya havaalanı için uygun, yakında hizmet edeceği ikinci bir şehir de görülmüyor. Çevre kirliliği mi öngörüldü acaba? Ya da havaalanı gibi büyük bir yapıya çok yakın olmamayı tercih etmeyen bir şehir mi burası?
Yaklaştığımızda ilginç bazı detaylar görmeye başlıyoruz. Şehir merkezi gerçekten çok yoğun. Hatta merkezde tek bir ağaç bile görmek zor. Yoğunluk merkezden sonra da benzer şekilde devam ediyor, ancak bu bölgelerde belirgin gridal planlar olduğu gibi (açık yeşil) modern dönemin işareti olan ayrık düzende yapılar da bulunuyor. Bu durumu şehrin yakın zamanlara kadar çok büyümediğinin bir işareti olarak anlayabiliriz. Merkezde yeşil doku olmasa da hemen dışında ciddi büyüklükte yeşil alanlar görülüyor (koyu yeşil). Bu yoğunlukta bir şehir için ilginç bir durum. Özellikle merkezin kuzeydoğusunda yer alan iki büyük yeşil boşluk, batısındaki dev yeşil alanlar ve güneyindeki lineer yeşil sistemi dikkat çekici. Bu yeşil alanlar böylesi yoğunluktaki bir kentsel yerleşim içinde yapılaşmadan nasıl kalabildi? Bu ölçekte, her biri çok büyük olan bir tren istasyonunu ve mezarlığı görebiliyoruz. Şehir merkezinin organik sokak dokusunun içinde bazı lineer yolları da algılayabiliyoruz. Özellikle Avrupa ortaçağında gelişmiş şehirler için bu sıradışı bir durum. Bu lineer yollar belirli bir dönemde şehir merkezinin dokusuna müdahale edildiğinin göstergesi olmalı. Dikkat çekici bir diğer durum da çok büyük bir alana bakmamıza rağmen bu kadar yoğun bir şehirde tek bir yüksek yapı bile görülmemesi. Merkezden uzaktaki konumlarda bile yüksek yapı görmek mümkün değil. Yüksek yapı yapmamanın şehrin bilinçli bir tercihi olduğu anlaşılıyor.
Çok yüksek bir yoğunluğa sahip olmasından, organik sokak dokusundan, tüm alana yayılmış çok sayıda kamusal alan bulunmasından tarihi merkez olduğuna emin olabileceğimiz bölgeye bakıyoruz. Bu ölçekten bile tanıyabileceğimiz bazı meydanlar ve yapılar şehrin neresi olduğunu hemen ele veriyor. Buna rağmen, bilmemezlikten gelerek incelemeye devam edelim. İrili ufaklı meydan ve meydancıkların çok baskın bir şekilde kentsel dokuyu belirlediğini görüyoruz. Çok büyük ölçekli yapılar da göze çarpıyor; kuzeydoğudaki tren istasyonu olduğu anlaşılan modern yapı dışında da merkezin çevresinde şaşırtıcı ölçekte yapılar var. Bunların kamusal yapılar olduğunu kabul edersek, bu ölçekte ve sayıda kamusal yapının bir araya gelmesi için gerekli koşul, şehrimizin sadece tarihsel öneme sahip olması değil, başkent olması olabilir. Topografya biraz anlaşılıyor, batı yönündeki büyük yeşil alanın yüksek bir tepe olduğu kıvrımlı yollardan belirgin bir şekilde ortada. Tarihi kent merkezinin çok düz olduğu algılanabiliyor. Bu fotoğrafta en şaşırtıcı olan ise tarihi merkezin hemen güneyinde yer alan çok büyük boşluk. Böylesi yüksek yoğunlukta bir şehrin tam da tarihi merkezinin hemen yanında bu ölçekteki bir boşluk beklenmedik bir durum. Bazı Avrupa şehirlerinde tarihi merkezin etrafını çevreleyen boşluklar olabiliyor. Bunların nedeni surların etrafında yer alan savunma amaçlı “glacis”lerin surlar yıkıldıktan sonra kamusal alanlara dönüşmesi. Bu şehirde ise sadece bir bölgede, belirgin bir biçimi olmayan ve daha da önemlisi içinde farklı ölçeklerde yapılar yer alan bir boşluk görülüyor. Burası açıkça belli olduğu gibi dev bir arkeolojik bir alan. Hangi şehrin tam ortasında bu ölçekte bir arkeolojik alan bulunabilir?
Elimizdeki ipuçları şöyle: Çok yoğun bir tarihi merkezin etrafında gelişmiş büyükçe bir şehir, merkezin çevresinde tepeler mevcut, içinden bir nehir geçiyor, tarihi merkezin dokusunu belirleyecek kadar çok sayıda irili ufaklı meydanlar var, tarihsel açıdan önemi olan bir şehir olduğunu gösteren her dönemden çok büyük ölçekli yapılar görülüyor, şehir merkezinin hemen yanında içinde irili ufaklı yapıların olduğu büyük bir arkeolojik alan bulunuyor, muhtemelen bir başkent, şehir merkezi organik sokak dokusuna sahipken hemen dışında çok sayıda gridal dokuya sahip mahalleler görülüyor, tarihi merkezde belirli dönemlerde yapılan düzenlemelerle “düzeltilmiş” yollar mevcut, şehirde hiç yüksek yapı bulunmuyor. Şehirlerin şehri Roma’ya bakıyoruz.
Quandiu stabit coliseus, stabit et Roma,
quando cadit coliseus, cadet et Roma,
quando cadet Roma, cadet et mundus.
[Kolossus durdukça Roma duracak,
Kolossus yıkılınca Roma yıkılacak,
Roma yıkılınca da dünya yıkılacak.]
—Keşiş Bede, 7. yüzyıl
Dünyadan habersiz bir genç olarak Roma’yı ilk defa 1980 yılında gördüm. O zamana kadar İstanbul’u bile doğru dürüst tanımayan bir lise öğrencisi hâlimi Roma kelimenin sözlük anlamıyla çarpmıştı. Ara sokaklarda dolaşırken bir anda mekânsal bir patlama etkisi yaratan Trevi Çeşmesi, Pantheon’un inanılmaz etkili iç mekânı, Bernini çeşmeleri ile Navona Meydanı, gençlerin buluşma noktası İspanyol Merdivenleri ile ilk karşılaştığımda hissettiğim görkem duygusu sanki daha dünmüş gibi aklımda. Başka detaylar da hatırlıyorum: her köşedeki çeşmeler, turistik meydanlardaki parke taşlarının arasını dolduran kutu içeceklerin çıkarılıp atılmış açma halkaları, şehrin birçok yerindeki sokak ressamları, tüm şehrin koyu turuncu bir ışık içinde ışıması, San Pietro (o zamanlar girmek için saatlerce kuyruk beklemeye gerek yoktu) ve Michelangelo’nun çıplak gözle gördüğüm ilk heykeli Pieta, lisede okuduğumuz Brecht’in hikâyesinden tanıdığım yüzündeki gurur ve kararlılık ifadesiyle Giordano Bruno heykeli. Aradan geçen kırk üç yılda dünyanın çok farklı coğrafyalarında çok ilginç şehirler görmeme rağmen hâlâ Roma’nın verdiği o ilk etki farklı bir yerde bulunuyor. O sırada elbette Roma’nın yıkılışı ile dünyanın yıkılışını birbirine bağlayan epigramdan haberim yoktu.
Bu çok ünlü epigramı yazan İngiliz keşiş Bede, baktığı perspektif içerisinde elbette ki haklıydı. Avrupa merkezli bir bakışla, Roma yüzyıllar boyunca bilinen dünyanın büyük çoğunluğuna hâkim olan imparatorluğun merkezi olan görkemli bir şehir. Bu açıdan kendisinden önceki ve sonraki herhangi bir şehirle karşılaştırılması çok zor. Tarihin ilk metropolü olmanın ötesinde, büyüklüğü, karmaşıklığı, zenginliği, kalabalığı, kozmopolitliği açılarından bir benzerinin oluşması için bin yıldan fazla bir sürenin geçmesi gerekmiş olan istisnai bir dev şehir. Belki de ilk sorulması gereken, böyle bir dev şehrin nasıl oluşabildiği ve birkaç yüzyıl boyunca nasıl sürdürülebildiği olmalı. En büyük şehirlerin nüfuslarının on binler civarında olduğu bir dönemde, farklı tahminlere göre değişse de Roma yaklaşık bir milyon kadar olan devasa nüfusunu doyurmayı nasıl başardı? Aç kalan binlerce kişinin sürekli isyan çıkarması nasıl engellendi? Antik Roma’nın her şeyden önce bir lojistik mucizesi olarak görülmesi gerekiyor. Roma’nın sırrı tek bir faktöre bağlı değilse de öncelikle imparatorluğun haritasında gizli. Dev bir ulaşım ve aslında üretim ağının merkezinde yer alan Roma tüm imparatorluk tarafından besleniyor.1 Çok uzmanlaşmış bir üretim sistemi geliştirmiş olan imparatorlukta şehirler ve bölgeler ağırlıklı olarak kendilerine düşen ürünleri çok büyük ölçeklerde (tüm imparatorluk için ve elbette Roma için) üretiyor. Üretimler karadan ve denizden Roma’ya akıyor. Bu akımın bugün Roma’da hâlâ görünebilen bir kanıtı var: Monte Testaccio. Nehir üzerindeki antik limanın hemen yakınında, adından da anlaşılacağı gibi bir tepe bu, ancak yapay bir tepe. Yüzlerce yıl boyunca Roma’ya İber Yarımadası’ndan gelen zeytinyağının2 taşındığı tek bir tür amforanın atıklarından oluşuyor. Zeytinyağı yapılarına işleyip kirlettiği için amforalar tekrar kullanılamıyor, bir şekilde ortadan kaldırılmaları lazım. Organizasyon ustası ve düzen hastası sistem bunları elbette gelişi güzel şekilde atamıyor, amforalar belirli bir sistem içerisinde kırılarak çok düzgün istifleniyor. Bu tepe içinde 53 milyon kadar amforanın kırığının bulunduğu tahmin ediliyor, bu da altı milyar litre karşılığı zeytinyağı demek. Sadece zeytinyağı, şarap, tahıl gibi ürünlerin de şehre dışarıdan büyük miktarlarda geldiğini düşünürsek lojistik konusunun önemini ve karmaşıklığını tahmin edebiliriz.
Roma’nın devasa nüfusunun doyurulması için en önemli gereksinmelerden birisi de elbette su. Roma’nın erken yerleşimlerinin tepelerde olmasının en önemli nedeni, tepelerde su kaynaklarının bulunması. Bu kaynakların artık yetmediği noktada ünlü Roma teknolojisi devreye giriyor, sukemerlerinin icadıyla Roma’ya yakından ve uzaktan su taşınıyor.3 Roma çevresinde ve tüm imparatorlukta tarımsal üretim ileri teknolojiyle (özellikle sulama sistemlerinde çok ileri teknolojiler kullanılıyor) yapılarak yüksek verim alınıyor. Roma nüfusunun en alttaki ekonomik kısımları için imparatorların sistematik olarak hazineden bedava tahıl ve bedava ekmek dağıtması da modern dünyadan tanıdık olduğumuz bazı politikaları hatırlatıyor. Bir çeşit sosyal güvenlik ağı olarak görülebilecek bu politika, sosyal hoşnutsuzluğu ve isyanları daha başlamadan bastırma amacı da güdüyor muhakkak. Politik onay için kullanılan diğer bir araç ise arenalardaki oyunlar: Bugünkü adıyla Kolezyum, antik devirdeki adıyla Amphitheatrum Flavium’da yapılan gösteriler halk için bedava. Bu ölçekteki bir şehirde halk sağlığının yaşamsal önemi var, hamamlara küçük bir ücret karşılığı girilebiliyor. Son olarak, dönemi için gökdelen sayılabilecek yüksek katlı4 yapıların da ileri mühendislik sayesinde yapılabilmesi devasa nüfusun barınması için gerekli konutların oluşmasını sağlıyor.
Biraz önce gördüğümüz arkeolojik alan Forum Romanum, antik Roma’nın kamusal merkezi. Her türlü resmi ve sivil aktiviteye forumda yer var. Senato buradaki Curia binasında toplanıyor; dilenciler burada; her çeşit satıcı, tapınaklar, zafer takları forumda yer alıyor; muzaffer generaller zafer kutlamalarını5 burada yapıyor; Sezar’a yapılan suikast sonrası düzenlenen cenaze töreninde Antonius, Shakespeare’in daha şiirsel hâle getirdiği konuşmasını burada yapıyor. Bu konuşma sırasında, o günlerde püskürmekte olan Vezüv’ün külleri nedeniyle gökyüzünün mor bir renk aldığını, bunun da tanrıların Sezar’ın ölümüne üzüldüğü yorumuna neden olduğunu da biliyoruz. Doğu tarafında Kolezyum, güneyde ise “Circus Maximus”tan6 kalan boşluk rahatça algılanabiliyor. Alanın kuzeyinde yer alan, bugün adı Campidoglio olan tepe şehrin yedi tepesinden birisi, dikkatli bakınca Michelangelo’nun barok meydan tasarımını, pek dikkatli bakmaya gerek olmadan da ününü yapıldığından beri Roma’nın en çirkin binası olarak tanımlanmaya borçlu olan Vittorio Emanuele II anıtının dev beyaz kütlesini görmek mümkün. Romanın kurulduğu tepeler forumun etrafında yer alıyor, bugün ziyaret ettiğimizde bunları pek de tepe olarak algılamıyoruz. Michelangelo’nun meydanına çıkmak için yol kotundan topu topu on beş metre tırmanmamız gerekiyor. Michelangelo’nun bir ortaçağ meydanını mevcut binaların cephelerini değiştirerek ve mekânı kuzey yönünde kapatan yeni bir yapı yaparak nasıl en önemli barok kentsel mekânlarından birine dönüştürdüğünü görmek için bu tırmanış şart. Efsaneye göre, üzerinde şehrin kurucusu ve kardeş katili Romulus’un kulübesinin olduğu iddia edilen, imparatorluğun kurucusu Augustus’un evinin olduğu bilinen Palatino tepesi ise çevreden en yüksek noktada yirmi beş metre yüksekliğinde. Dünyanın birçok yerinde bu kadarcık yükseltilere tepe denmiyor. Yedi tepeli şehir efsanesini yaymak için Romalılar yükseklikleri abarttı mı? Tam da böyle değil; ilginç bir şekilde zamanla tepeler alçalırken çevredeki alanlar yükseliyor ve kot farkı giderek azalıyor. Roma henüz tepelerde yerleşmiş küçük bir köyken Forum ve çevresi aşağı yukarı nehirle aynı kotta olduğu için bataklık durumunda. Şehir büyümeye başlayıp tepeden düzlüklere inerken drenaj sistemleri oluşturularak bataklık kurutuluyor; bu nedenle bugün Forum’un olduğu tüm alan doldurularak yükseltiliyor, dolgu malzemesi ise tepeler tıraşlanarak elde ediliyor. Aynı zamanda, yüzyıllar içinde yapılan yapılar tepelerin tesviye edilmesine ve kotlarının giderek düşmesine neden oluyor. Böylece vadi yükselip tepeler alçalırken Roma’nın zaten pek de görkemli yükseklikte olmayan yedi tepesi tepeciklere dönüşmüş oluyor.7
Roma’yı dev bir şehir olarak sürdürülebilir yapan imparatorluk ticaret ağı ve organizasyonu 4. yüzyıldan sonra çökmeye başlayınca nüfus hızla azalıyor. Bu azalmanın en önemli nedeni Kuzey Afrika’nın vandallar tarafından ele geçirilmesiyle şehre tahıl akışının sona ermesi ve nüfusun beslenemez hâle gelmesi. Artık imparatorluğun dört bir köşesinden Roma’ya gıda gelmiyor, hazine boşaldıkça bedava tahıl dağıtmak imkânsız, bakımsız kalan sukemerleri işlevini kaybedince şehirde su kıtlığı da başlıyor. Yüz yıl gibi görece kısa bir zamanda Roma’nın nüfusu bir milyondan otuz bine kadar düşüyor. Değişen ekonomik ama asıl politik, sosyal ve kültürel ortamla birlikte giderek işlevsiz kalan Kolozyum gibi pagan dönem yapıları işgal edilerek konut, işlik dükkân olarak kullanılıyor. Bir zamanlar dünyanın büyük bir kısmını yöneten şehrin merkezindeki forumun ortaçağdaki ismi “Campo Vaccino”8 dönüşümün acımasız doğasını iyi yansıtıyor. Antik dönemin anıtsal yapılarına en ciddi zararı, farklı dönemlerde yasaklansa da, kolay ulaşılabilir malzeme kaynağı olarak kullanılmaları veriyor. Uzun süre yasak olan antik binalardan taş devşirme yetkisi 1540’ta Papa III. Paul tarafından şehrin sivil otoritelerinden alınarak Papalığa bağlı bir kurum olan Fabbricca di San Pietro’ya veriliyor. Bunun sonucu, başta Forum olmak üzere çok sayıda antik anıtın yağmalanması, taşlarının yeni binaların temellerinde kullanılması ya da kireç yapmak için yakılarak yok edilmeleri oluyor. Piranesi’nin 1750 civarına tarihlenen meşhur “Campo Vaccino” gravürü bir yandan üzücü bir yanda da romantik olan bu durumu yansıtıyor.
Küçülen ve önemini yitiren ortaçağ Roma’sının merkezi ise Augustus devrinde yapılaşmaya açılan Campus Martius, Mars’ın bölgesi. Adından anlaşılacağı gibi9 cumhuriyet dönemi Roma’sında bu bölge sadece askerlerin idman alanı olarak kullanılıyor. Bu alanda sadece geçici yapılaşma izni var, kalıcı yapılar yasak. Bu yasağı ilk delen Pompei dev kompleksini alanın tam ortasında yaptırıyor. MÖ 55’te tamamlanan tiyatro, Roma’daki ilk kalıcı tiyatro yapısı.10 Pompey’in kompleksinin ucunda yer alan Curia’yı aslında hepimiz tanıyoruz. Roma Senatosu normal şartlarda Forum’daki eski Curia binasında toplanırken MÖ 44 yılında tamirde. Tarihin büyük ironilerinden biri olarak, Julius Sezar, Roma Cumhuriyeti’nin yönetimini ele geçirmesiyle sonuçlanan iç savaşta öldürülmesine neden olduğu Pompey’in yaptırdığı bu binada suikast sonucu Pompey’in heykelinin önünde öldürülüyor. Son sözleri olarak, tarihin en ünlü sözlerinden biri olan “Et tu Brute?”11 cümlesini söylemediğini hemen hemen kesin olarak biliyoruz; bu, Shakespeare’in edebi yorumu. Bazı kaynaklara göre ise Yunanca olarak “Kai su teknon?”12 demiş olabilir.
Daha önce forum bölgesinde yapıldığı gibi kapsamlı bir drenaj sistemiyle kurutulan bölgeye su taşıyan yeni bir sukemeri de yapılıyor. Pantheon, Taurus Amfitiyatrosu, Domitian Stadyumu gibi kamusal yapılarla olduğu kadar konutlarla da hızla dolan bölge, 1. ve 2. yüzyıllarda İmparatorluk Roma’sının ikinci merkezi durumunda. Bugün de Roma’yı ziyaret eden turistlerin gezdiği farklı dönemlerden birçok yapı burada yer alıyor. Ortaçağ boyunca Campus Martius tipik bir ortaçağ şehrine dönüşürken Roma dönemi yapılarının büyük çoğunluğu yok oluyor. Pantheon gibi pagan tapınaktan kiliseye dönüşerek aşağı yukarı benzer bir kullanımla yaşamını devam ettiren yapılar azınlıkta. Bazı yapılar ise (en bilinen örneklerden birisi Theatrum Marcelli) kısmen yıkılmalarına rağmen konut ve işyeri gibi işlevlerle işgal edilerek ufak tefek eklerle günümüze ulaşabiliyor. Binaların çoğu, malzemeleri yeni yapılarda kullanılmak üzere yıkılıp yağmalanıyor. Anıtsal yapıların bir kısmı ise üstyapıları yok olmasına rağmen güçlü temellerinin üzerlerine inşa edilen yeni yapılar sayesinde iz olarak da olsa mekânsal hatıralarını devam ettiriyor.
1. B. Ward-Perkins, The Fall of Rome: and the End of Civilization (Oxford University Press, 2006).
2. Zeytinyağlı amforaların yapısının içine penetre edip tekrar kullanılamaz hâle getiriyor. Farklı ürünleri Roma’ya taşıyan çok daha fazla sayıda amforanın tekrar tekrar kullanıldığı biliniyor.
3. Bunların ilki Aqua Appia MÖ 312 yılında, en yenisi olan Aqua Alexandrina ise 226 yılında tamamlanıyor.
4. Beş kat ve üzeri “insulae” çok yaygın. Insula yüksekliklerine Augustus 21 metreyle, Trajan 18 metreyle sınır getiriyor. G.R. Storey, The “Skyscrapers” of the Ancient Roman World. Latomus T. 62 (Ocak-Mart 2003): 3-26. Société d'Études Latines de Bruxelles.
5. İngilizcede zafer anlamına gelen triumph kelimesi Roma’daki kutlamalara verilen isimden, triumphus kelimesinden geliyor.
6. Şehrin en büyük hipodromu.
7. R. Taylor, K. Wentworth, S. Posthof, Rome: An Urban History from Antiquity to the Present (Cambridge University Press, New York, 2016).
8. İnek alanı.
9. Mars, Roma mitolojinden savaş tanrısı. Mart ayı adını ondan alıyor. Bu ayda kışın bitişiyle iklim ordunun seferleri için uygun hâle geliyor.
10. Bugün tiyatronun izini Campo de Fiori’nin doğu kenarına bakan yapı adalarının eğrisel formunda algılayabiliyoruz. Campo de Fiori, Giordano Bruno’nun 1600 yılında yakıldığı meydan. 1899’dan beri burada çok etkileyici bir heykeli var.
11. “Sen de mi Brutus?”
12. “Sen de mi evlat?”

