ve Değiştirilemezlik
Çağdaş Sanatı Yıkmak ve Rasyonalist Spekülatif Gerçekçi Sanat
Bu yazı dizisinin ilk üç metninde, çağdaş sanatın anlam ve değerinin özneler (insan veya başka bir tür) ile nesneler arasındaki etkileşime dayanışını Sühail Malik’in argümanlarıyla incelemiştim.1 Malik’e göre, nesne yönelimli ontoloji veya yeni materyalizmin sanat alanındaki yansımaları bile eninde sonunda sanat eserini doğrulamak için insan deneyimine, yorumuna yani bir tür “erişim” modeline geri dönüyor. Bu nedenle, çağdaş sanatı yalnızca eleştirmek yetersiz; onu bir paradigma olarak kökünden sorgulamak, hatta “yok etmek” gerekiyor. Yazar, çağdaş sanatın ne kadar minimal olursa olsun estetik deneyime dayanmasını temel bir kusur, korelasyonculuğa bir teslimiyet olarak değerlendiriyor. Bu anlayıştan sert bir kopuş önererek, insan ya da başka herhangi bir alıcıya tabi bulunmayan bir sunum ya da bir alıcı tarafından deneyimlenmek üstünden tanımlanmayan bir sanat fikrini ortaya atıyor. Farklı bir estetik ya da farklı bir sunum biçimi değil, deneyimlenmeye ya da sunuma hiç bağlı olmayan bir sanat. Bu, şüphesiz izleyiciyi hiyerarşik olarak geriye atmaktan daha radikal bir fikir; çünkü insan olsun ya da olmasın, olası tüm alıcılara kayıtsız bir sanatı tarifliyor.
“Rasyonalist spekülatif gerçekçi sanat”ın rasyonelliği sanatın içeriğinden çok yapısıyla ilgili. Önemli olan, sanatın rasyonel sistemleri ya da bilimsel gerçekleri tasvir etmesi değil (ki tasvir edebilir de), kendisinin rasyonel olarak inşa edilmiş olmasıdır. Bunlar illa deneysel bulgular gibi “bilimsel” yöntemler olmak zorunda da değil. Farklı türlerde rasyonel ve sistemik organizasyonlar da olabilirler. Örneğin Sol LeWitt bilimsel düşünen bir sanatçı değildir, hatta kavramsal sanatçıların birer “mistik” olduğunu söylemiştir. Buna karşın onun talimat temelli sanatı son derece rasyoneldir. Malik bir röportajda, realizmin önemli düşünürlerinden Ray Brassier’e2 dilsel olmayan pratiklerin rasyonel olup olmayacağını soruyor. Brassier yanıt olarak Mattin Izkue’nin müziğini bu bağlamda açımlıyor. Bu nedenle rasyonalist sanat dile dayalı olmak zorunda da değil.
Peki neden spekülatif? Bu birçok farklı yoruma açık olmak anlamına gelmiyor (Zaten yıkılmak istenen bu). Akıl yürütme yoluyla mutlak olana ulaşma çabasını ifade ediyor. Gerçek her türlü erişimden bağımsız olduğu için, onun hakkında konuşabilmenin tek yolu spekülasyondur. Ancak bu, keyfi fanteziler kurmak gibi düşünülmemeli. Gerçeği doğrudan algılayamasak ya da bütünüyle deneyimleyemesek de akıl ve mantık tarafından yönlendirilen spekülasyonlarla ona yaklaşmak mümkün olabilir.
Bir diğer önemli nokta, burada sözü edilen rasyonalizmin insan merkezli olmamasıdır. Korelasyonizmle mücadele edildiği düşünüldüğünde doğal bir sonuç gibi görünse de benim için bunu kavramak zahmetli oldu; çünkü genellikle rasyonalizmi insanla birlikte düşünmeye alışkınız. Buradaki rasyonalizm insan aklı ile gerçekliğin yapısı arasında “ayrıcalıklı” bir bağlantı kuran geleneksel rasyonalizm anlayışından farklı. Bu nedenle, insanla sınırlı değil. Kural tabanlı başka sistemlerde de mevcut olmaması için bir neden yok (Gelecekteki yapay zekâ modelleri bu koşulları karşılayabilir mi?). Sonuç olarak gerçekliğin nesnel yapılarını insanın arzularına, beklentilerine ya da kavrama kapasitesine uyup uymadığına bakmaksızın, oldukları gibi kavramaya odaklanan başka akıllı varlıklar ya da yapılar da var olabilir.
Gerçekle Karşılaşmanın Başka Yolları
Buraya kadar çağdaş sanatın deneyim ve yoruma dayalı insan merkezli yapısı, Malik’in önerisi ve spekülatif gerçekçiliğin insanla sınırlı olmayan bir akıl anlayışıyla nasıl ilişkilendiğine değindim. Ancak gerçekle ilişkinin yalnızca rasyonel sistemlerle kurulmayacağını düşünenler de var.
Estetiğin ve deneyimin yaşamdaki kritik rolünü feda etmeden zihinden bağımsız bir gerçekliği onaylamanın bir yolu var mıdır? Realist bir pozisyon deneyimi reddetmeyi gerektirir mi?
Bu zor soruların cevabını bulmak için bu yazı dizisinde zaman zaman yer verdiğim Maurizio Ferraris’e geri döneceğim. Ferraris de realist bir filozof ve insanın yorumları ile gerçekliği iç içe geçiren idealist sistemleri eleştiriyor. Ancak aynı zamanda deneyime ve algıya felsefesinde özel bir yer veriyor.
Kant sonrası felsefe, fenomenoloji, post-yapısalcılık ve çağdaş sanat teorisi deneyim kavramıyla çok yakından ilgilenmiş ve genellikle onun öznel, yorumlayıcı ve dolayımlı doğasını vurgulamıştı. Malik’in tepkisi temel olarak bu eğilimlere ya da daha doğru ifade etmek gerekirse, bu eğilimlerin sanatta yol açtığı durumlara karşıdır. Ferraris ise deneyimi öznelcilik ve göreceliliğin tuzaklarından kaçınacak şekilde tanımlamaya çalışıyor.
Düşünür elbette aklın, kavramların ya da bilimsel bilginin önemini inkâr etmiyor, hatta bu bilgi türlerini kitabında detaylı bir şekilde inceliyor. Ancak gerçekliğe erişmenin biricik yolu olarak aklın ve kavramsal düşüncenin münhasırlığını reddediyor, çünkü bunlar dünyayla ilişki kurmanın tek yolu değil. Hatta ona göre estetiğe kıyasla daha geri planda olabilirler.
Deneyim ve Değiştirilemezlik
Ferraris algı ve bedenlenmiş deneyimlerin gerçekliğe erişimin son derece temel ve indirgenemez bir modu olduğunu, “ikincil” bir bilme biçimi değil dünyayla karşılaşmanın öncelikli yolu olduğunu belirtiyor. Bu argümanın merkezinde “değiştirilemezlik” [unamendable] kavramı yer alıyor. Düşüncelerimizle, arzularımızla ve yorumlarımızla dünyayı değiştiremeyiz, çünkü dünyadaki nesneler ve olaylar onları yalnızca düşünce veya niyet yoluyla değiştirme girişimlerimize direnç gösterir. Bu direnç, zihinsel durumlarımızdan veya kavramsal şemalarımızdan bağımsız bir tür inatçılık veya ısrarcılık olarak ortaya çıkar.3
Dünyanın düşüncelerimize ve eylemlerimize direnmesi, sadece farklı düşünerek onu değiştiremeyeceğimiz gerçeği, zihinlerimizden ve kavramlarımızdan bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu gösterir.
Konumuz bağlamındaki en önemli nokta, bu dirençle deneyimde karşılaşıyor olmamızdır. Ayağımız yere değer, bir şeylere çarparız, engellerden kaçarız, havayı hissederiz, şaşırırız, acı duyarız… Bunlar zihnimizden bağımsız bir gerçeklikle karşılaşmalardır. Bu direnme hakkında sadece “düşünmeyiz”, onu hissederiz, günlük yaşamımızda onunla karşılaşırız. Bu direnç sadece fiziksel bir nüfuz edilemezlik meselesi de değildir; daha geniş bir ontolojik ilkedir. Şeylerin bir tür “eylemsizliği” vardır. Onlar hakkındaki fikrimiz ne olursa olsun, onlar oldukları gibi kalmaya devam eder.
Dünyanın direnciyle karşılaşmak bize özgü değildir. Farklı bedensel ve bilişsel donanımlara sahip olsak da bir kedi, masanın yanındaki sarmaşık, masanın üzerindeki kalem ve ben, hepimiz aynı gerçeklik ve onun değiştirilemezliğiyle karşı karşıyayız. Bu durum, farklı varlıkların farklı algılara sahip olabileceği gerçeğini dışlamaz. Sarmaşıkla dünyayı aynı şekilde görmediğimiz açıktır fakat, algı ve yorumun ötesinde, tarzlarımız farklı da olsa, hepimizin etkileşime girdiği bir “ortak gerçeklik” vardır. Günümüz sanat dünyasının radikal görecelilik ortamında (bireysel veya kültürel perspektiflerin dışında hiçbir hakikat veya gerçeklik olmadığı fikri) bunu söylemenin tuhaf olduğunu biliyorum. Ancak Ferraris’i biraz da yorumlayarak burada vurgulamak istediğim, bir “ortak deneyim” değil bir “ortak gerçeklik”. Değiştirilemezlik, bu nedenle sınırlı da olsa nesnellik için bir temel sağlar. Bir şeyler hakkında yanılabiliriz, çünkü tam da yanılınacak bir şeyler vardır. Şaşırabileceğimiz, beklentilerimizin boşa çıkabileceği, şeylerin kırılabileceği ya da eylemlerimize direnebileceği gerçeği sadece zihnimizin ürünü değildir. Bu mükemmel, mutlak bilgiye ulaşmak değil, aksine bilgimiz ve deneyimimiz üzerinde bizim dışımızdan gelen kısıtlamalar olduğunu kabul etmektir. Dünya bizi sık sık şaşırtabilir, çünkü dünya sadece zihnimizin ya da beklentilerimizin bir ürünü değildir: “Aynı nesnenin bu kadar çeşitli tanımlara sahip olması onu ayrıştırmaz, aksine tanımlar: Gökyüzündeki disk aynı kalır, değişen şey onun gerçek doğasına ilişkin kavramsal şemalar ve yorumlardır.”4 Ve ayrıca: “Değiştirilemezlik ontolojik bir karakterdir, epistemolojik değil.”5
Estetik
Geleneksel ontolojik yaklaşımlar varlığın doğası hakkında soyutlamalara odaklanmıştır. Genellikle şeylerin “altında” yatan “temel” bir gerçeklik düzeyi (atomlar, monadlar vesaire) ya da birleştirici bir ilke (Tanrı, Mutlak vesaire) arayışında olmuşlardır. Bu durum dünyanın kendisi ile bizim onu deneyimlediğimiz hâli arasında bir ayrıma yol açmıştır. Ferraris bu tür yaklaşımları realist bir filozof olarak reddeder. Gündelik deneyimlerimizden kopuk, tümüyle soyut bir evrenle, duyularımızın erişemeyeceği “gizli, altta yatan bir gerçeklik” fikriyle ilgilenmez. Bunun yerine aisthesis’den yani dünyayla somut, duyusal ilişkilerden söz eder. Burada sözü edilen estetik, gerçekliğin değiştirilemez yönleriyle en temel düzeyde karşılaştığımız alanla ilişkilidir. (Hegel’den beri süregelen, estetiği yalnızca sanat felsefesiyle ilişkilendiren dar bakış, bugün büyük oranda yıkılmış olsa da estetiğin sadece güzel ve çirkin yapıtlarla ilgili bir alan olmadığını tekrar vurgulamak gerekiyor.)
Estetik, ontolojiyle negatif bir ilişki içindedir. Kırmızı bir nesneyi sırf farklı düşünerek mavi göremeyiz, sıcak bir yüzeyi soğuk hissedemeyiz. Bu değiştirilemezlik dış dünyanın zihnimize direncinin, ondan bağımsız bir gerçekliğin varlığının kanıtıdır. Dolayısıyla estetik, ontolojinin kendini gösterdiği, dış dünyayı ifşa ettiği temel bir alandır.
Bu elbette “saf” veya “dolayımsız” bir deneyim değildir. Algılarımızın, bedenimiz, geçmiş deneyimlerimiz ve dilimiz tarafından şekillendiği açıktır. Fakat bu şekillendirme, karşılaştığımız dirençli bir dünyanın varlığını ortadan kaldırmaz. Dış dünyaya doğrudan ve kusursuz bir erişimimiz yoktur ancak kavramlara veya bilinçli yargılara başvurmadan da dünyayla etkileşime girebiliriz. Acı, renkler, engellerle karşılaşmalarımız zihnimizin önceden yapılandırılmasını beklediği “ham veriler” değil, zaten yapılandırılmış ve dirençli bir gerçeklikle karşılaşmalardır. Bu nedenle deneyimleri dünyanın bir inşası ya da projeksiyonu değil, dünyayla bir “karşılaşma” ya da “etkileşim” biçimi olarak düşünmek gerekiyor.
Buradaki karşılaşma ve etkileşimlerin bu yazı dizisi boyunca akla uzunca eleştirdiğimiz etkileşim ve deneyim odaklı sanatı getirmesi muhtemel. Bu konuya ilerde tekrar geleceğim ancak şu an için sorunun deneyimin kendisi değil çağdaş sanatın deneyimden ne anladığı ve onu ele alış tarzı olduğunu belirterek yetiniyorum.
Deneyimin Ekolojik Doğası
Malik’i okuduğumda (onun amacı tam olarak bu olmasa da) zihnimde her türlü erişim ya da tezahür biçiminden bağımsız, insan deneyimi ve perspektifinin sınırlarını aşan bir evren canlandı. Ancak Ferraris tüm bilgiler de dahil olmak üzere tüm deneyimin belirli bir “çevre içinde yer aldığı” konusunda ısrar ediyor. Ekoloji, varoluşun bu alanına, dünyayla karşılaştığımız somut, bedenlenmiş ve “konumlandırılmış” bağlama atıfta bulunan bir terim. Gerçekliğin direncini hissettiğimiz, şeylerin değiştirilemez olduğu ve eylemlerimizin sonuçlarının bulunduğu bir yer.
Dünyaya tepeden bir yerlerden bakan, boşlukta yüzen bedensiz zihinler değil, algılarımızı şekillendiren, eylemlerimizi kısıtlayan ve anlayışımız için bağlam sağlayan somut bir dünyayla etkileşim hâlindeki bedenlenmiş varlıklarız. Bu bedenlenmiş, duyusal etkileşim aynı zamanda bilgilendiricidir; bize dünya hakkında bir şeyler söyler.
Şimdi sormamız gereken soru, Ferraris’in yaklaşımının “çağdaş sanat” paradigmasından kurtulmamız için ne tür imkânlar sunabileceğidir. Nihayetinde hedef, çökmekte olan bir sistemi sürdürmek değil alternatifleri araştırmak. Bir sonraki bölümde bu soruya yanıt arayacağım.
1. Suhail Malik, “Reason to Destroy Contemporary Art”, Realism Materialism Art içinde, ed. Christoph Cox, Jenny Jaskey ve Suhail Malik (Londra: Sternberg Press, 2015), 185–190.
2. Ray Brassier ve Suhail Malik, “Reason is Inconsolable and Non-Conciliatory”, Realism Materialism Art içinde, ed. Christoph Cox, Jenny Jaskey ve Suhail Malik (Londra: Sternberg Press, 2015), 213–230.
3. Maurizio Ferraris, Hysteresis: The External World (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2024).
4. Age, 144.
5. Age, 31.
