Rüzgâr Değil
Kasırga
Okumaya başladığınız metin alanı bir sahne gibi tasarlandı. Sahne Anne(x) gazetesinin1 kapak yazısı; “Anne Sabrı” diye başlayan yazı. Birazdan içine dahil olacağız, henüz sahneye çıkmadık. Bu yazı, gazetedeki diğer metinlerden alınmış parçalardan oluşuyor; alıştığımız gibi düz-çizgisel bir bütünlük aramak nafile, parça parça bir yazı bir sahne, bir tür anne olma hâli gibi, kesintili, bulanık, başa sarmalı, ilerisini kestiremeden ama sanki kestirebiliyormuş gibi davranmalı, bir tür sayıklama gibi bir kapak. Sahne her sahne gibi biraz temsili biraz gerçek; sahne arkası, yanı, önü, izleyici koltukları, gişesi, fuayesi, yan binası ve hatta sokağı ve şehri içiçe geçmiş olabilir. Lafı uzatmayayım, söz çok alan sınırlı.
Şimdi sahne arkası denen yerdeyiz. Nedir Anne(x)? 2003 yılından beri kendini belli aralıklarla görünür kılan Anne(x) gazetesi, Oda Projesi sanatçı kolektifinin 7. sayısını İstanbul Bienali vesilesiyle yayımladığı yarı kurgu yarı gerçek yayını. Annex yani ek, ekin kendisi ve dönüştürücü gücü. Anne(x) bir bakma aracı; -den doğru bakarsak ne görürüz? Mesela eski sayılarda “yeşil”den, “sanat mekânı”ndan, “gecekondu”dan, “deprem”den doğru baktık. Bunlardan bakarken ne gördük, gördüğümüzün gazetesini yaptık; çokyazarlı, kimi zaman gerçek kimi zaman kurmaca, çoğunlukla birbirine eklemlene eklemlene oluşan, birbirini çağıran yazı ve haberlerden oluşan bir bütün. Şimdi sahne dedikleri yere çıkabiliriz. Anne(x) bu sayısında, isminde gizli olan “anne”ye bakıyor, bir ekmişcesine anne olma durumuna…
Birinci Sahne:
“Anne Sabrı, Anne ‘ana’kimliğe Sesi, Anne Ninnisi, Anne Hakkı, Gönüllü Anne, İyi Anne, Anne Kedi, Anne Aslan, Anne Kuş, Toprak Ana, Doğa Ana, “Anne nedir ya da nasıl biridir?” denseydi bambaşka cevaplarım Ana Ocağı, Ana Rahmi, Ana Vatan, Analı Kızlı, Hem Anne Hem Baba, Anne Anne, Baba Anne, Köle Anne, Efendi Anne, Anne müessesine ne kadar Anneye mi çok sıfat Kim verir bu sıfatları Neden ve neye Anne insandır özünde, hatta belki de ötesinde insan ve insan olmayan bir varlıklar Kötü Anne, Fedakâr Anne, Anne Şefkati, Melek Anne, Kutsal Anne, Güzel Anne, Üvey Anne, Kızgın Anne, Cici Anne, Öfkeli Anne, Çirkin Anne, Genç Anne, Yaşlı Anne, Çocuk Anne, Anne Yarısı, Anne Yoğurdu, Anne Kucağı, Anne Sıcağı, Anne Sütü, Anne Yüreği, Anne Dayağı, Anne Tokadı, Pamuk Prenses’i “Ben bir anneyim””2
Tam burada Rüzgâr Buşki’nin Berlin Galerie Wedding’deki Wayward başlıklı sergisinde izleme şansı bulduğum Mona Rıza isimli video işi geliyor. Rüzgâr ve annesi bir yüzleşme yaşıyor, biz buna tanıklık ediyoruz. Kamera Rüzgâr’ın elindedir, onun tarafındadır, Rüzgâr bakar, açıyı ve görüşü Rüzgâr belirler, çocuk annesini tam karşısına alır, sonra yanı başına, yanına alır ama her durumda yoğun bir yüzleşme yaşar her iki taraf. Anne için artık bir kızının var olmadığını kabul etmek zordur, aynı zamanda bir oğlunun olmadığını kabul etmek de. Rüzgâr için annesine kendini anlatmak annesinin onu kimi zaman anlamıyor olmasını kabul etmek zordur, anne için de, akrabalar için de Rüzgâr’ın ikili cinsiyet kategorilerine uymayan bir kişi olduğunu anlamak zordur. Arkadaşları dostları yanındadır Rüzgâr’ın, onların varlığı bize de iyi gelir; herkes hep beraber kategorilerin ve varsayımlı algının dışına çıkmayı dener. Sergi bülteninde şöyle yazar: “Mona Rıza tüm yaralı annelere ve miras aldığımız nesiller arası yaralara bir selamdır.”
Sahne iki:
“Duygusuz Anne, Anne Korkusu, Korkak Anne, Cesur Anne, Doğuran Anne, Acıkan Anne, Anne Yadigârı, Anne Evi, Anne Sözü, Eksik Anne, Anne Eksikliği, Anne Sıcağı, Çalışan Anne, İşte Anne, Evde Anne, Pazarda Anne, Sokakta Anne, Ormanda Anne, Doğada Anne Küçük yaşta, cadılığa dair iki yakın deneyimim oldu: 10 yaşlarındayken, Çınarcık’ta ananemin yazlık evinin yer aldığı sitede arkadaşlar arasında oynadığımız tiyatroda Garip bir şekilde, babaların bu tiyatronun hazırlanmasında aktif rol oynadığını Ben mi üvey anne, kötü kraliçe olmayı seçtim, yoksa bana bu rol mü düştü, tam orman içinde oynadığımız bu oyunda, bir aynaya baktığım ve şu soruyu Ayna ayna, söyle bana, var mı bu dünyada benden güzeli.” Üzerimde annemin kendi çocukluğunda, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda giydiği bir tuvalet var: hafif lekeli, ama beyaz ve uzun. Kraliçe doğaüstü güçlere sahip. “Kimdir?” diye sorulduğunda, annelik bir kimliğe dönüşüyor, hatta dönüşüyor. “Anne kimdir?” dediğimizde, anneliği oluşumuzun bir parçası değil de, merkezi hâline getiriyoruz. aile bakar Sanırım bu da, günümüzde anneliğin en temel sorunlarından birini 20, 30, 40 yıl boyunca itinayla, mücadeleyle, alın teriyle, düşe kalka, güle ağlaya geliştirdiğimiz kimliğimiz, anne olduğumuz anda geri plana düşüyor; annelik gelip varoluşumuzun da, eyleyişimizin de tam merkezine “Yeni kraliçe çok güzel, fakat çok kötü kalpli bir kadınmış. Onun konuşabilen sihirli aynası varmış,” diyen Grimm masalından benim aklımda kalan Sonra “Anne kimdir?” diye kendimize soruyoruz, etrafımıza soruyoruz, topluma soruyoruz ve onlar da bize soruyor. Cevabı olan bir soruymuş gibi ve sanki birileri bunun kesin cevabını biliyormuş, Diğeri kurumdur. ama kimse bize daha anlatmamış gibi, birbirimizden ipucu almaya çalışıyoruz bu bulmacayı çözmek için.”3
Bulmacanın içinde ilerlerken sanatçı Louise Bourgeois ile karşılaşıyorum. Onun anneyi temsil eden örümcekleri, hamilelik ve doğurganlık, beden, duygusal ve fiziksel acı gibi temaları etrafında şekillenen yapıtları arasından geçiyorum; dev örümcek yarı geçirgen iç mekânına bakıyorum; örümceğin içindeki oda mekânı, örümcek deseni önünde uzunca bir süre bakakalıyorum. Örümcek, sanki ağını koruyormuş gibi duruyor. İç mekânda bir dizi kişisel eşya; goblen kaplı bir sandalye, duvarlarda da goblen parçaları, asılı Shalimar parfüm şişeleri (Bourgeois'nın favorisiymiş), bir madalyon, durmuş bir saat, bir sandalye… Kumaşa sarılmış üç cam yumurta örümceğin karnının altına yerleştirilmiştir. Bourgeois’nın annelik ve cinselliğe dair mesafeli ve huzursuz bir kavrayışı var. Şöyle diyor bir söyleşisinde: “Tamirci bir aileden geliyorum. Örümcek bir tamircidir. Eğer bir örümceğin ağına çarparsanız, kızmaz. Onu örer ve onarır.” Bu dev metaforu geçip, duvarda sakince ama tedirgin edici bir ifadeyle duran desene bakıyorum; işin ismi Göbek Kordonu, bitmeyen bağ, yerçekimine karşı gelen bağ, annenin sanki kötücül bakışı, çocuk bebeğin sanki teslim olmuş hâli ve sanki hepsi bir mendil üzerinde huzursuz.
Üçüncü sahne:
“Galiba çocuğumla birlikte çocukluğumu tanıma fırsatım oldu. Bir insan yavrusu olduğumu hatırladım, bir şeylerin parçası olduğumu hatırladım. Sadece çocuğuma değil, birbirimize bağlı olduğumuzu daha çok deneyledim. Dünyayla çocukluktan sürüklediğimiz kurduğum ilişki o kadar da büyütülmeyecek, doğal bir ilişki hâline geldi. Her ne kadar sıklıkla (erkek) sanatçılar “Kültürel bir şey herhalde,” diyerek geçecektim ama birçok soru daha üşüştü hemen. “Çekirdek ailenin çekirdeği anne miydi yoksa? Aileye anne mi bakar? Aile olmasa anneye ne olur?” gibi bir sürü soru. Bunları daha önce düşünmemiş olduğuma inanamıyorum bir taraftan da. Kaygısını içimde büyüttüğüm ve bu kaygının kişiliğimi kapladığını görmeme rağmen bu soruları sorup cevabını aramamış olduğumu görüyorum. “İçimdeki anneyi, ne olacak bana?” kaygısıyla öylece yapayalnız bırakıvermişim. O da yanındaki çocuğa sarılıp, “biz” deyip kalabalık hissetmeye çalışmış kendini. Çekirdek aile nedir ki? Neden adı “çekirdek”tir; ufak tefek olduğu için mi? Anne bu çekirdeğin direğidir, merkezidir adeta. İdeal olanı ailenin kendi kendine bakması, herkesin de birbirine bakmasıdır; hem aynada bakar gibi hem de canıgönülden severek koruyarak kollayarak. Ama bir yanlış anlama olmuştur ve aileye anne bakmaya başlamıştır Anne zaten –dişi kuş, yuva gibi olaylar. Niye ki?”4
“Anadili” akla sayısız çağrışım ile anlamlar yığan bir kelime. Emine Sevgi Özdamar’ın 1990’da yayımlanmış olan Mutterzunge kitabı, Annedili olarak 2013’te Türkçeye çeviriliyor. Göç, sürgün, dil, kimlik temaları ve büyük bir özlem duygusu üreten bir bakış ve arayış. Aklımda anadili çağrışımları ile Gorki Tiyatrosu’na Lola Arias’ın yönetmeliğini ve yazarlığını üstlendiği Mother Tongue (Anadili) oyununa gidiyorum. Sahnenin bütününe yayılan iki katlı, bir büyük kütüphaneyle karşılaşıyorum. Kütüphane 2022’ye kadar annelik ve çağrışımlarını her boyutuyla ele alan, adeta büyük bir ansiklopedi: “Annelik politiktir” düşüncesini sahnede her ele alınan konuyla yeniden hatırlıyoruz; kürtaj, doğum kontrolü, düşük doğum oranları, suni döllenme, taşıyıcı anneliğin yasallaştırılması, bekârların ve eşcinsel çiftlerin evlat edinmesi ve bunları yaşayan ve güncel deneyimlerini sahne diliyle birleştiren “gerçek oyuncular” karşımıza çıkıyor. Oyun metninde şöyle yazıyor: “Göç geçmişi olan annelerin, trans babaların, suni döllenmeye başvuran heteroseksüel annelerin, çocuklu eşcinsel babaların, kürtaj yaptırmış kadınların, çocuk sahibi olmak istemeyen kadınların anlatılarından yola çıkılarak yazılmıştır.” Alan açan ve kıstırıldığımız rollerden ve beklentilerden bizi bir süreliğine uzaklaştıran bir duruş Mother Tongue. Sahnedeyiz.
Sahne dört:
“Aile olmasa anneye n’olcak? Bir şey olmaz. kendi başına kocaman bir ailedir –içi dolu doludur, kalabalıktır annenin içi. Aile bir kurum değildir. Kurum sıkıcıdır. Bu nedenle "çocuğum" sözcüğüne Aile kurum olursa, olmaz. Aile genişler, bulanıklaşırsa aile olur. Sıkıcıdır ve daraltır, kalemtıraş gibidir, yontar falan. İsteğe göre yetiştirir çocuğu. Kurum işte. Biz ebeveynler bebeklikten,çalılara takılabiliyoruz; bunu fark edince, değişimi önce kendi içimizde gerçekleştirme zorunluluğu doğuyor. Nasıl özne Oğlum ve ben onun doğumu için savaştığımızda, o doğumdan yeni bir kadın çıktı: öyle gösterse de annelik dönüşümüne, üstesinden gelinmesi gereken bir kusur yerine bir zenginlik olarak bakan otonom bir sanatçı Oğlumun doğumundan sonra, Hollanda’da sanat akademisi St. Joost’ta dördüncü yılıma başlayacağımı açıkladığımda, çevremden sürpriz tepkiler aldım. İnsanlar ya bunu beklemiyordu ya da eğitimimi bitirmeyi ‘deneyeceğim’in çok etkileyici olduğunu düşündüler. Kendini araçsallaştıran kadının işe yaradıkça tatmin olması ve tatmin oldukça rolünden çıkamaması, bir noktada ailenin, çocuğun –farkında olunsun olunmasın– anneyi suiistimal etmesine sebep oluyor Öte yandan somut olarak da benim için 20 aydır anneyim ve anneliğimin 16 ayı pandemide geçti. yabancılaşacak bir ortamım, sanıyorum pek de olmadı. Bu soruyu ilk okuduğumda, "eşim" sözcüğüne alışmamın ne kadar zaman aldığını düşündüm, sonra da bunu nerelerde kullandığımı. Mesela, epeydir görmediğiniz eski bir arkadaşınızla rastlaşır ve “eşim” dersiniz. kimseyle karşılaşmadım ve “çocuğum” demedim. Evin içinden kaçış yok. Annenin annesine sığınması seçeneği açılamayınca, ‘annenin bakım işi’ tüm gerçekliğiyle ortaya düşüverdi. Anneye kim bakacak? Anne kendine bakamıyorken çocuğuna nasıl bakacak? Anneye ve çocuğa kim bakacak? Kendini araçsallaştıran kadının işe aradıkça tatmin olması ve tatmin oldukça rolünden çıkamaması, bir noktada ailenin, çocuğun –farkında olunsun olunmasın– anneyi suiistimal etmesine sebep oluyor.”5
Sahnenin kendisi önü arkası ötesi berisi bir bütün, sahneye anneliği aldığımızda içinden geçmekte olduğumuz yapı bitimsiz ve çok kollu.
1. Türkçe ve İngilizce olarak gazeteye buradan ulaşabilirsiniz.
2. Oda Projesi, Anne(x), sayı 7, kapak yazısından alıntı, 2022, gazete tasarımı: Ece Eldek [Anne(x) kapak yazısından alınan bölümlerdeki cümle eksikliklerinde ve anlam düşüklüklerinde metnin orijinal hâline sadık kalınmıştır.]
3. Agy.
4. Agy.
5. Agy.
{Tüm fotoğraflar: Seçil Yersel}