Rüzgâr Değil
Kasırga
Manifold’da bu yılın başından bu yana her ay paylaştığımız Sıla ve Gurbet söyleşilerimizin sonuna geldik. Bir “sıla” ve “gurbet” fikri var i(diy)se, bu söyleşiler o fikri her konuşmayla, her buluşmayla yeniden düşünmemize vesile oldu. Kendi hikâyelerimize baktık, başkalarının hikâyelerini nasıl ve ne kadar duyabildiğimize baktık, cümleler bittiğinde ne yaptığımıza baktık; sessizliğe ya da çağrışımlara. Manifold’daki bu son yazıyla, bir konuşma alanı olarak tasarladığımız diziyi tamamlıyoruz. Bizimle konuşan, bizimle düşünen, sözlerini ve imgelerini paylaşan Sıla ve Gurbet’e (her birine ayrı ayrı) teşekkür ediyoruz. “Ne sıla ne gurbet, hem sıla hem gurbet” olan alanlarda yeniden buluşmak üzere; son sözü Sıla ve Sıla’ya bırakıyoruz.
Gurbet: Hiç denemediğin bir şeyi denemek.1
“Şeklini ve yönünü buluyorsun.”2
Sıla ve Gurbet söyleşi serisinin onuncu bölümünde, iki Sıla karşılıklı konuşuyor3:
Gurbet ve sıla hikâyesi ailemle ilgili, oradan başlıyor galiba. Annem çok gurbetlik çekmiş, babam da. İngiltere’de doğdum. 78’de buraya gelmişler ve bir altı sene kadar burada yaşamışlar. Adımı da aile hasretiyle koymuşlar. Çocukluktan itibaren bu kelimeleri çok duydum: Sıla, sıla hasreti, çok özledik, döndük… Hep özlemeyi hatırlatıyor bu kelimeler bende. E şimdi kendim İngiltere’deyim, ailem Türkiye’de. Eşimle beraber buraya taşınma kararı aldık on iki yıl önce. Tarih kendini tekrar ediyor gibi fakat koşullar çok farklı. Sıkça Türkiye’ye gidip geliyorum. Telefon elimde. Hasretlik duygusunu ağır çekmiyorum ama gurbetlik duygusunu ben de yaşıyorum… Sıla… Sılayı kendi başına bir kelime olarak değerlendirmem çok zor, çünkü hayatım boyunca ismim olarak yaşadım sılayı. Cevaptan çok soru uyandırıyor bende bu kelime.
İsmim… Ailemin ve arkadaşlarımın ortak kararı olmuş. Daha doğrusu şöyle olmuş: Birkaç isim varmış düşündükleri, karar verememişler. Kalabalık arkadaş grupları içerisindelermiş, herkese soralım, herkesin fikrini alalım demişler. Yine karar verememişler, en sonunda kura çekmişler, Sıla çıkmış. Hayatları da öyleymiş; kalabalık arkadaşlarla devam eden hayatlar… Aslında çok değişken görüyorum ben gurbeti de sılayı da. Biraz galiba sevdiğin yer o memleket duygusunu hissettirir ya, doğduğun yerdense… O sıla hâli de dolayısıyla değişken. Kökünün geldiği yerden ziyade, özlem duyduğun ve var olmak istediğin ama olamadığın uzak diyarlar gibi. İki zıt anlamdalar zaten; sıla memleket, doğup büyüdüğün yer anlamına geliyor. Gurbetse zorunluluktan ziyade, o anki bulunduğun yer sanıyorum ki. Her neredeysen, ne amaçtaysan, nerde var oluyorsan o anki yer sanıyorum. Ben böyle tanımlıyorum. Benim için galiba bir yerler hep sıla olarak kalıyor. Gezmeyi çok seven bir insandım; hâlâ öyleyim ama bazı sorumluluklardan dolayı yerleşik hayata geçtim. Bir yerden bir yere giderken bıraktığım her yer sanki sılaymış gibi hissettim bir taraftan da. Fakat gideceğim yerler de bir o kadar cezbedici gelirdi. Böyle bir hâl. Sıladan, kendimden hep gidiyorum, başka yerlerdeyim.
Annemle iki hafta önce bir şey konuşuyorduk… “Adını Sıla koymasaydık sen de gurbete gider miydin, heykel yapar mıydın?” dedi. Bilmiyorum. Adım, girdiğim her ortamda ilgiyle karşılanıyordu. “Ben Sıla’yım, farklıyım, özelim” hissiyle, bolca ilgi ve sevgiyle büyüdüm. Bir yandan da yeni bir ortama devamlı hep geç giriyordum. Bir kişi olup birçok kişinin arasına yayılma durumu hep vardı hayatımda. Çocukluğumda Arabistan’a taşındık, sonra Türkiye’ye döndüğümüzde Ankara’da yaşadım, sonra İstanbul… Var olan ortamların içine transplant edilme hissini taşıdım hep hayatım boyunca. Var olan arkadaşlıkların içine girebilme… O nedenle Sıla isminin benim için ifadesi… Ben bir ortama girdiğimde diyordum ki “Evet ben Sıla’yım, ben yurtdışında doğdum, ailemin yaşadığı özlem hissinin uzantısı benim. Ben dışarıdan geldim. Beni de aranıza alın” gibi bir şey. Bu nedenle mesela çok gözlem yapan biri oldum. Çocukluğumdan bu yana resim yapmayı seviyordum. Resim yapmanın en temel özelliği, yalnız yapabileceğin bir şey olması. Bir ortamın içine girmeye hep zorlanmışımdır. Hep gözlem, etrafı tanıma… Devamlı tekrar eden bir öğe. İsmin yaratıcılığa dönüşmesi birazcık… Adım Sıla olduğu için heykel yapmıyorum ama adım Sıla olduğu için kendimi daha yaratıcı bir insan gibi hissediyorum, niyeyse?
Bir gidiyorum, bir gittiğim yeri özlüyorum, sonra gittiğim yere dönüyorum ve sonra başka bir yere gidiyorum. Bu bir döngü. Bazı noktalar var hayatımda yine de. Doğup büyüdüğüm yer İstanbul. Orası mesela biraz sıla gibi ama artık özlediğim yer olmaktan çıktı. Bir dönem Datça’da yaşadım; tam anlamıyla galiba benim tanımımdaki sıla, Datça gibi. Orayı seviyorum ve özlüyorum. Karadeniz benim için sılaydı. Yazları buraya geliyordum; gelirken heyecan, dönerken özlem… Köklerim Karadeniz. Burası, hatırlamadığım zamanlarda bile gelmiş olduğum bir yer. Yazları ailemle geldiğim zamanları hatırlıyorum ama o anlar da silik. Bir tek 99 depremi sonrasında annemle birlikte bir iki dönem burada kaldık. Mecburiydi. O zamanlar buraya ait hissetmiyordum kendimi. Zor geliyordu. İnsanların, öğretmenlerin dillerini anlamıyordum, bocalıyordum. Buraya ilk 2010’de geldim diyebilirim aslında. O zaman da ilk kez gelmişim gibi bir hisse kapılmıştım. Çünkü ilk defa fark etmiştim gerçek anlamda burayı. Kısa süre, birkaç hafta kalmıştım ama o süre her yaz biraz daha uzamaya başladı, buralı gibi oldum biraz. Klasik işte… Şehir hayatından bunalma hâli, burayı gördükten sonra oranın hâlini daha net görme hâli, biz nasıl bir yerde yaşıyormuşuz gibi bir şey oldu ve gittikçe o süre biraz daha buraya kaymaya başladı. Benden önce ailem gelip yerleşti. Ben de bir şekilde buraya döndüm.
Özellikle üniversitedeyken göç çalışmaları yapanları takip ederdim ama hiçbir zaman kendimi göç eden bir insan olarak sınıflandırmadım. Bu benim için yeni bir düşünme alanı. Her zaman, benimle çok alakası olmayan konuları araştırdım. Benim için form önemliydi, form araştırması. Sonra İngiltere’ye taşınırken bunu gerçek bir göç olarak hissettim. Arkadaşlarına veda ettiğin, evi kapadığın ve küçük bir yerde yeniden başladığın hissini ilk kez o zaman yaşadım. Burada on yıl yaşadıktan sonra, 2021 başında büyük bir ev taşıması yaptık ve şu anda olduğumuz eve taşındık. Taşınırken COVID’in de verdiği anksiyeteler çok birikti; taşınma da bardağı taşıran son damla gibiydi. Hayatımızı alt üst ediyoruz, her şeyi bir yerden bir yere taşıyoruz… Taşınmak da bir göç, eşyanın kendisi de göç ediyor. Neyi götürüp neyi götürmeyeceğinizi seçiyorsunuz. Göç nedir? Aslında harekettir. Ve insanlar devamlı hareket ediyor. Bitkilerde de yok mu? Yürüyen ağaçlar… Uzun yürüyüşlere çıkıp bunları konuşuyorduk eşimle. Yolculuğun insanı sarsan bir şey olduğunu... Planlıyorsun, hazırlanıyorsun, dağlar üzerinden bir yola çıkıyorsun ama aslında çok hassas bir dengedesin. Gittiğin yerde kabul edilecek misin, oraya ait olabilecek misin, nasıl karışacaksın o ortama?
İlk Datça’ya gitmiştim İstanbul’dan. Orada çalışma hayatına girdim; ekoköy, sanat köyü gibi bir oluşum. Annemin “Gel burada birlikte bir şeyler yapalım” önerisiyle buraya geldim. Hem belgesele devam ediyorum hem de ekoköy girişimimiz oldu burada da. İnsanlarla bağ bostanı, toprağı eşelemeye başladık. Biraz biraz işte buraya ait olmaya doğru gidiyorum galiba. Aslında şöyle bir şey, “burası benim sılam, burası gurbetim” gibi kodlamadan ziyade, bugün buradayım demek.
80’li yıllarda birçok mühendis gibi babam da Suudi Arabistan’da üniversiteden gelen eğitmenlik teklifiyle Arabistan’a taşınıyor; yani önce babam Arabistan’a gidiyor, ardından benle annem. 90 yılında, dedemin vefatıyla Türkiye’ye dönüşümüze kadar Riyad’da yaşadık. Hatırladığım şey genellikle, ev içi oyunlar. Arabistan’da yaşarken orada tanıdığımız bir sürü Türk aile vardı. Babamın çalıştığı üniversiteden diğer hocaların aileleriyle aynı sitede yaşıyorduk. Hava çok sıcak olduğu için genelde de ev içinde oynanırdı. Aynı yıllara ait tatil dönemlerinde gittiğimiz Türkiye’de de çok dolu dolu anlar yaşamışım. Sanırım hepsinin ortak noktası, etrafımda sevdiğim kişiler bulunması. Mekân özellikle bir önem taşımamış. Yurtsamıyorum. Hiç öyle bir hissim yok. Sanırım neresi olursa olsun, orası evim olabiliyor, esas tohumu içimde gibi hissediyorum.
Üzerime sindikçe sılalaşıyor o yer. Kendimi bulma belki de. Karadeniz’le ilgili bu duygu yavaş yavaş yok olmaya da başladı tanımaya başladıkça veya İstanbul gibi olabileceğini öngörmeye başladıkça… Ekolojik anlamda fazla kaygılarım var galiba. Burası da kentleşiyor, aynılaşıyor… Buradaki hâller, hâlsizlikler… Hiçbir yere ait olmamaktansa her yere ait olmaya doğru gidiyorum galiba tekrar. Göç gibi bir niyetle gelinmişti buraya ama “durak, uğrak gibi olsa daha iyi”ye döndü... Belki bir gezginlik hâli gibi devam ederim. Hiçbir yere köklenmemek, küçük küçük duraklar var etmek ve belki de hep yol hâlinde olmak, diğer bir çözüm galiba. Gerçekten köklenmeyi isteyeceğim yerlerin de zarar görmesiyle ve artık bunu durduramayacağım gerçekliğiyle de karşılaşınca… Galiba tam anlamıyla dokunulmamışlığa ihtiyaç duyuyorum.
Türkiye’ye dönünce Ankara’ya yerleştik. Annem Diyarbakır/Mardin kökenli, babam Mersin/Kıbrıs karışımı bir aileden geliyor. Ankara’da tanışmışlar. Ankara bizim için ev-şehir. Liseyi bitirene kadar Ankara’daydım. Liseyi bitirirken kafamda belli bir hedef vardı, Mimar Sinan’da sanat okuyacaktım. Kendi isteğimle İstanbul’a taşındım ve üniversite yıllarından itibaren orayı kendime ev yaptım. Düşündüğüm zaman Ankara’da dokuz, İstanbul’da on, Londra’da on iki yıl yaşamışım. En uzun süreli evim burası mı şimdi? Bazı arkadaşlarım “Doğduğum evde büyüdüm ve evlenene kadar hiç çıkmadım” diyor. Bu benim için çok yabancı bir şey. Ben hep evin ya sıkıldığın ya da hayat gerektirdiği için bırakıp gidilebilecek bir şey olduğunu düşündüm. Çok fazla bağlantı kurmuyorum yani evle.
Denize yedi kilometre mesafedeyim. Biraz yürüsem tepeden görürüm. İki dakikalık mesafede de gürül gürül akan deremiz var. Zaten asıl derdimiz de o derenin kurutulması gibi bir gündemin oluşması. Buna şahit olmak, bizim gücümüz yokmuş demek… Ait hissetmediğim anlar, gurbetteyim duygusunu hissediyorum. Buranın bendeki hissiyatının dönüşümüyle mesela burası benim için gurbetleşiyor.
Aidiyetle ilgili bir anımı paylaşmak isterim, aidiyet ve bir yere giderken yanında bir parça taşıma… İngiltere’ye ilk geldiğim zaman benim için çok kıymetli bir nesne getirdim yanımda. Annemin aldığı dikiş makinesini bavula koyup getirdim. Babaannem de terziydi, dikiş dikebilmek benim için bir anlam taşıyordu. Sonra yıllar içinde fark ettim ki birer ikişer ufak nesneler taşıyorum Türkiye’den. En son getirdiğim şey, anneannemin tığla ördüğü, çeyizinden ufak bir örtü. Babaannemin rahmetli olduğu zaman makasını saklamış babam, onu getirdim. Dedem berberdi, onun makasını getirdim. Taşınabilir nesneleri, geçmişimi yavaş yavaş buraya getiriyorum. Sadece ölmüşlerimizin değil de, kardeşimin ödünç verdiği kazağını getirdim mesela. O kazağı her giydiğimde, kardeşimin onu bana verdiği anı hatırlıyorum. Bahsettiğim hisleri, özlemleri, mutlu anları galiba nesneler aracılığıyla yanıma çekiştiriyorum. Ama bir yerde limitler var. Babaannemin Singer dikiş makinesini getiremiyorum mesela!
1. Sıla Gurbet Projesi için konuştuğumuz kadınlardan birinin “gurbet” tanımı.
2. Jake Winiski, “Ganoderma weberianum”, Soluk Müzesi içinde, ed. Orkan Telhan, 2022. (Soluk Müzesi, Orkan Telhan’ın 17. İstanbul Bienali için gerçekleştirdiği Yenikapı’nın Müzeleri eserinin yayınıdır.)
3. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Sıla ve Sıla’ya teşekkürlerimizle.
{Editörün notu: Ev, dil, aidiyet, uyum ve göç kavramları üzerine tekrar tekrar düşünüp her seferinde farklı bir şey hissetmeme vesile olan Sıla Gurbet Projesi’ni mümkün kılan herkese teşekkür ederim. Düşünmeye, hissetmeye ve Sıla Gurbet Projesi’ni farklı mecralarda merak ve heyecanla izlemeye devam edeceğim.}