Sıla Gurbet
Ev-Vatan Arası Tekinsiz Hâller

Doğarken sanki elimize bir bagaj verilmiş de o bagajla büyüyoruz, çoğu zaman onu taşıdığımızı bile fark etmiyoruz. Bu bagajın varlığını Berlin’e taşınınca daha da hissetmeye başladım. Bagajın bazı köşelerinde doğduğumuz yerin hafızası, kan bağımız olan ya da olmayan başkalarının hikâyeleri var; diğer köşelerinde ne var, her zaman bir muamma. Bu bagaj kimi zaman elimizde taşıyamayacağımız kadar ağır olur ya da zamanla ağırlaşır; belki o zaman sırtımızda taşırız, sürükleriz ya da ne kadar ağır olursa olsun, onu “kendimiz” yapıp, kendimizi güçlendirip, onu hafifçe taşırız, ağır değilmişçesine. Bagajımızın varlığını, doğup büyüdüğümüz topraklardan ayrılıp da gurbetlik hâline geçince, gurbetten sılaya bakınca, sıladan gurbetteki kendimize bakınca hissetmeye başlıyoruz. Heimat’ın dışına çıkınca heimat’ı oluşturan parçalar görünür oluyor. (Heim Almanca ev demek; Heimat vatan, Geheim başkalarından gizlenmiş, saklı, uzak; Heimlich tanıdık, yakın; Unheimlich tekinsiz.) Bagajı açabilmek, açarken sürprizlere, yüzleşmelere hazır olmak, bir anda ve bir süre kendini çıplak hissetmek; bağsız, Heim’sız hissetmek, bagajın içinden ihtiyacımız olanları almak, geri kalanı bırakmak, kökten bir bahar temizliği yapabilmek… gibi eylemleri zihinde bile canlandırmak ne kadar kıymetli; bu bagajı açarken bir ağaç altında olmak, bir su kaynağına yakın olmak bize yardımcı olabilir.

Varlığını hem hatırladığım hem hatırlamadığım bir mektup çıktı çocukluğumun kalıntılarından (Artık baş ucumda tuttuğum mektup, fotoğraf, defter ve kıvır zıvır dahil bir sürü çocukluk işi aslında). Eski okulumdaki öğretmenim ve arkadaşlarımın –ailesiyle memlekete dönecek olan bana– yazdığı mektup özellikle belli bir açıdan çok ilginçmiş, onu fark ettim şu yaşımda. Ön yüzünde Carl Larsson’un Oyuna Hazırlık adlı resminin basılı olduğu bir mektup bu. İsveçli ressam eserini, sayfiye evlerine yaz-kış oturmak, o evde kalıcı olmak üzere yerleştikleri dönemde tamamlamış. Larsson ailesi yeni kalıcı hayatına, yeni bir yerde başladığı zaman. (İkna olmak için kaç kez “kalıcı” demeliyim?) Mutlu bir ev-içi temsili var resimde. Ressam mutlu ev-içi kompozisyonunu, adında oyuna çağrı olan bir tabloyla resmederek geçici ikametgâhlarının “kalıcı” hâle gelişini mi kutluyordu? … Mektubun sonundaki imzaların tümü Türkiye göçmeni çocuklara ait. Okulda multikulti olmayan tek sınıf. Hep bir ağızdan Türkiye’deki yeni, “kalıcı” yaşamımda bana mutluluklar dilemiş çocuklar.

Berlin / İstanbul sokak etiketlemeleri, proje arşivi, 2021

“Ama geri döndüğümüz yer iyi midir? Orada hiç kalır mıyız?”1

“Gurbet ellere düşmek: Aile ocağından uzak yerlere gitmek, gurbete çıkmak.2

“Sıla-ı rahm: Ana, baba ve akrabasını ziyaret vazifesini yapma. [Bunu terke “kat’ı rahm denir.] “Sıla-ı rahm etmeyenin ameli kabul olmaz.” (Hadis).3

Sıla Gurbet4 söyleşi serisinin beşincisinde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor:  

İsmimi dedem vermiş. Eski bir Türk filminde adı Gurbet olan küçük bir kız çocuğu varmış. Adımı duyanların kimi “Ne kadar güzel bir adın var” diyor, kimi de çok hüzünlü buluyor. Ama filmdeki kız çocuğunu çok sevmiş dedem, benim de ismim Gurbet olmuş. Aslında ben memleket özlemi çok çekmiyorum, çünkü kendimi bir yere ait hissetmiyorum. “Burası benim memleketim, doğup büyüdüğüm yer, burayı da çok özledim” diyeceğim bir yer yok. Ankara doğumluyum. Ama 4 yaşıma kadar Sivas’ta yaşamışız. Bir süre İzmir’e gitmişiz. Oradan da Mersin’e. Tüm eğitim hayatım Mersin’de geçti. Sonra okumaya Kıbrıs’a gittim. Ardından Ankara’ya döndüm ve son olarak İstanbul’a geldim. Sürekli oradan oraya olunca bir yere ait hissetmiyorum açıkçası. “Gurbetteyim” derler ya, ben zaten doğduğumdan beri hep gurbetteymişim gibi. Bir yere ait hissetseydim, o hüznü yaşardım ama öyle değil. Gittiği yerde mutlu olan insanlardanım. Tüm ailem Ankara’da. Hatta Ankara’da bir mahallenin yarısı akrabamız. Bir de hep bir Sivas aşkı, özlemi de vardır ailede. Hayatımın çeşitli dönemlerinde tatillerim hep Ankara’da geçti. Üniversiteden sonra da Ankara’da yaşadım. Yaşadığım şehirler içinden bir memleket seçmem gerekirse gene Sivas’ı seçerdim. Mersin’de uzun kaldım ama oraya bir bağlılık duygum yok açıkçası. Eşimle üniversitede tanışmıştık; o İstanbul’daydı, evlenince de İstanbul’a yerleştim.

5 senedir Berlin’deyim; 4 senedir de diş hekimi olarak çalışıyorum. İlk olarak bir Türk diş hekimiyle çalışıyordum. Çok fazla Türk hastamız vardı. O yüzden açıkçası kendimi çok da Almanya’da hissetmiyordum çalışırken. Şimdi yeni Alman bir diş hekimiyle çalışıyorum, belki şimdi şimdi gurbette hissedebilirim. İlk 6 ay bir Alman diş doktorunun yanında çalışmıştım. O zaman çok fazla gurbette hissetmiştim. Tabii ki de ilk geldiğim zamanlardı. Almancam iyi değildi çok, mesleki anlamda yetkin değildim… Sonraki dönemde ama hiç gurbette gibi hissetmedim. Şu anda da öyle hissetmiyorum. Çünkü üniversiteden yakın bir arkadaşım burada. Yeni bir dalga geldi dedik ya, bizim gibi üniversiteden mezun olan insanlar da burada. International bir ortam var bir de. O nedenle burası gurbet gibi değil de hepimizin yeni memleketi gibi.

Eşim ismimle çok dalga geçer, çok uğraşırdı benle. Ben de ismimi çok sevdiğimi söylerdim. Bununla ilgili en komik anım da Kıbrıs’tan. Halk dilinde “gurbetler” diyorlar, Kıbrıs’ta Çingenelere denirmiş. Üniversitedeyken insanlara adımı söylediğimde şaşırıyorlardı, gülüyorlardı. Sonra bir gün Bulgaristan göçmeni bir abi “Burada Çingenelere gurbet diyorlar” dedi. Kıbrıs’ta gülüyorlardı adımı duyanlar. Dışarıdan gelen kişileri gurbetçi diye düşünüp sonra da Çingene diye mi çevirdiler bilmiyorum.

Sıla deyince aklıma aile geliyor. Doğduğun, büyüdüğün yer ve orada oluşturduğun ilişkiler. Ne bileyim, mahalle geliyor, ev geliyor, sokakta oynayan çocuklar geliyor, büyüdüğüm ortam geliyor sıla deyince. Yediğim yemekler, izlediğim filmler, okuduğum kitaplar buna dahil. Gurbet deyince de aklıma aslında değişiklik ve denemek geliyor. Değişik bir ortam, kültür, yemek… Alışılmışın dışında yani. Yeni bir şeyi denemek. Sanki böyle başka bir ülke, başka bir kültür, onun içine adapte olmakla beraber, aksine sanki bir oyun gibi, yani hiç denemediğim bir şeyi denemek gibi geliyor gurbet. Mahalledeki arkadaşlarım veya beraberinde olduğum aile ilişkilerimden çok farklı. Her şeyi 22 yaşımda yeniden yapıyor gibiyim.

Ailem Sivaslı. O taraflarla ailemin sürekli bir bağı var. Babam sürekli köye gitmek ister. Bizim ailede zaten bir şey olduğu zaman “Biz Sivaslıyız” denir, söylenir yani. Kültürünü de taşırlar. Ben de sorulduğunda “Sivaslıyım” derim ama kültürünü taşıyor muyum? Taşımıyorum. O kültürle büyümedim çok. Sorulduğunda Sivaslı olduğumu söylerim, o kabulleniş var. Benim hem annem hem de babam Sivaslı. Kabulleniş mi denir… Sivaslı olmayı benimsemişliğim var ama bir sokak adı sorsanız, bilmem. Nasıl diyeyim? Birazcık da şey de var, onu da söyleyeyim, bizim birazcık mezhepsel kültürlerimiz de var. Aile içinde bir araya gelindiği zaman onlar çok daha su yüzüne çıkar, daha çok kaynaşılır, türküler şarkılar söylenir. Sanırım ben biraz o kültürün bağdaştırıcı tarafını da seviyorum. O yüzden birine “Sivaslıyım” dediğimde rahatsız olmuyorum, tersine o kültürler aklıma geldiğinde mutlu da oluyorum.

Mersin’de doğdum, büyüdüm. 17 yaşına kadar orada yaşadım. Benim için sıla, Mersin. Çünkü annemin, babamın, kardeşimin olduğu, en saf arkadaşlıklarımın olduğu, okumayı öğrendiğim, belli hedefler için çalıştığım, uğraştığım bütün o gençlik zamanının geçtiği yer olduğu için sıla, Mersin. İlk gurbetimi de İstanbul’da yaşadım. Mersin’e her ne kadar direkt Anadolu demesek de Anadolu aslında. O yüzden İstanbul da benim gurbetimdi. Aynı yemekleri yiyorduk, aynı dili konuşuyorduk, belki aynı mentalite vardı, aynı kültürden geliyorduk ama ben kendimi çok ürkek, saf, Anadolu’dan gelen gibi hissediyordum. İstanbul’dakiler biraz daha cingöz, her şeyden ve herkesten haberli oldukları için, ee, çok böyle direkt Almanya’daki gibi bir gurbet tanımı olmasa da İstanbul da sonuçta ailemden uzak olduğum, tek başıma yaşamayı öğrendiğim yerdi. Ben ilk arkamdan vurulmayı İstanbul’da yaşadım. Daha tehlikeli ve daha zor bir yer. Kendine ve insanlara güveninin daha az olduğu bir yer. O yüzden de gurbet.

İsmimi yaşadığımı düşünürüm. Bir yerden bir yere gidiyorum hep. Bir yerde kalamıyorum. İnsanlar bir yerde doğup büyürler; sorsanız çok çok bir iki şehir değiştirirler. Ben uzun süreli ikamet etmediğim için ismimi yaşadığımı düşünüyorum. Bir yerde sabit kalmayı düşündüğümde aklıma hep ileriki yaşlar gelir. Belki köy yaşantısında çok daha mutlu olabilirim. Sanki belirli bir yaştan sonra… Neden olmasın?

Açıkçası Berlin gurbetini daha çok kabul edebiliyorsun. Çünkü tamamen farklı bir toplum. Onların tüm tepkilerini, sana garip gelen, kendini tuhaf hissetmene neden olan tüm tepkileri daha az sorguluyorsun. Çünkü baştan kabul ediyorsun ki bu başka bir toplum. Farklı bir dili konuşuyorsun onlarla. Belki kendini iyi ifade edememişsindir. Ama Türkiye’de aynı dili konuşarak, hemen hemen aynı kültürden gelerek gene yabancılık hissetmek, o biraz daha ağır geliyor insana. Bu kadar fark olmamalı aramızda gibi… Gerçekten insanı kıran bir şey; İstanbul’da aynı dili konuşurken… Milyonlarca insan var, aralarından sıyrılman gerekiyor. Berlin’de de çok insan var ama İstanbul’la karşılaştırılamaz. Bir de bakış açısını baştan kabul ediyorsun, diyorsun ki “Ok, bu insanlar farklı, biraz daha dikkatli ol”. Ama bu kötü bir dikkat değil; kültürel farktan kaynaklanan bir dikkat. Yani onların benim hakkımı gözetmemesini kabul edebilirim. Çünkü belki kendilerini bana yakın hissetmiyorlar. Özellikle Almanya’da Türk olmak biraz daha farklı ya… İşte burada işçi ailesinde büyüyüp de bir Türk olmak var, bir de aynı zamanda sizin bizim gibi okuyup da gelen Türk olmak var. Bunun üzerine çok şey konuşulur da… O bakış açısını gördüğünde baştan kabul ediyorsun. Burada Türklere olan bir bakış açısı var. Diyorsun ki “Ok, buradaki Türkler böyle, ben de Türkiye’den geliyorum, burası da benim için gurbet ama burada Türklere olan sadece bir bakış var” … Bilmiyorum, çok anlatamadım galiba.

Gurbet mi Sıla mı derseniz, sanki Sıla daha modern bir isim. Gurbet birazcık daha böyle… Gurbet mesela o kadar şarkı türkü içinde geçer, bir kere güzel bir söz söylenmez mi? Hep hüzündür. Ve türkülerde falan çok geçer ya, o yüzden birazcık daha kültürel altyapısı olan, eskiden kullanılan bir isimmiş gibi, algıda böyle yani. Bana sorarsanız eskiden böyle daha… Naciye tarzı isimler birazcık daha şeydi… Bir tanım içinde sokamıyorum ama daha yaşlılarda kullanılan, gençlere artık verilmeyen isimler… Ya kırsal kesimde ya da ikinci isimler olarak duyarsınız böyle isimleri. Gurbet biraz arada kalıyor; ne büyükanneden geçecek bir isim… Biraz daha Anadolu’yu çağrıştırıyor. Sıla daha modern bir isim olarak gelmiştir bana. Şu anda ünlü şarkıcı Sıla var, belki ondan dolayı da böyle düşünüyorumdur, bilmiyorum. Çevremde hiç Sıla da Gurbet de yok. Okullarda listeler olur ya, hep Gurbet ben olurdum. İkinci bir Gurbet olsa kimmiş diye dönüp bakarım. Bir tek küçükken İzmir’de bir doğum gününde hatırladığım ve bir daha da hiç görmediğim bir Tuğba Gurbet vardı. Bir de ev bakmaya gittiğimizde bizimle ev bakan bir baba kız vardı, benim yaşlarımda. Onun ismi de Gurbet’miş. İkimiz de çok şaşırmıştık. Çok güzel bir kızdı. Çok güzel konuşuyordu. Gayet de modern gözüküyordu!

Beni hiç tanımayan bir insanın Türk olduğum için bana karşı önyargılı olmasını yadırgamıyorum. Ama mesela beni tanıdıktan sonra, benim nereden geldiğimi, ne iş yaptığımı, nelerden hoşlandığımı, azıcık mesela kültür sanat, siyaset konuştuktan sonra hâlâ daha beni o gruba koyduğunda, “Peki” diyorum, “ama o zaman aramızda bir ilişki olmayacak.” İlk baştaki önyargıyı anlayabilirim ama tanıştıktan sonra… Gene çok keskin çizgilerim yok fakat aramızda iyi bir ilişki olmayacağını varsayıyorum. Öyle bir fark oluyor yani. İşçi grubu yani. Burada yaşayan ve hiçbir şekilde entegre olmak istemeyen bir grup var, beni tanıdıktan sonra da o gruba dahil etmek istiyorsa, ok yani. Ama aslında ben o gruptan değilim, ben şu kişiyim. Ben buraya entegre olmaya geldim. Dili öğreniyorum, aktivitelerini yapıyorum. Bunu bilerek geldim. Bu noktada nasıl ben onlardan Türkçe konuşmalarını beklemiyorsam, onlar da benden mükemmel Almanca konuşmamı beklememeliler. Ama en azından çabamı takdir edebilmeliler. Benim burada doğup büyümediğimi bilip önyargılarından kurtulmaları… Aslında bunu da görüyorlar. Birçok Alman arkadaşım “Siz farklı bir jenerasyonsunuz” diyor. Daha çok İran Devrimi’nden kaçan eğitimli İranlılara benzetiyorlar bu yeni dalgayı… Az çok kafalarında muhakeme edebiliyorlar aslında. Geceleyin dışarıda tek başıma yürüdüğümde, kısa etek giydiğimde, elimde birayla sokakta yürüdüğümde mesela iyi ki buradayım diyorum. Yeni tatlarla, yeni insanlarla tanıştığımda… Yeni bir kelime öğrendiğimde…

Eskiden kadınlar evlendiklerinde hep eşlerinin olduğu memlekete giderlerdi ya, hep bir gurbetlik yaşadıkları için onlara Gurbet denmiş olabilir, hep özlem çektikleri için Sıla ya da. Vatan, toprak, soy da hep erkekten gider. Erkekler sanki hep topraklarında, vatanlarında kalmalıymış gibi.

Gurbet

Kendimi benim gibi Türkiye’den gelmiş olanlarla birlikteyken daha çok gurbette hissediyorum. Ama Almanlarla ya da başka ülkelerden buraya gelmiş arkadaşlarımla birlikteyken daha sılada gibi hissediyorum. Hepimiz bir yerlerden Berlin’e gelmişiz ve kendi sılamızı kurmuşuz sanki. Dünyanın birçok yerinden bir sürü insan geliyor. Bu insanlar da benimle aynı duyguları paylaşıyor. Biz bütünmüşüz gibi, burası bizim sılamızmış gibi düşünüyorum. Türklerleyken daha gurbetteyim. Çok garip bir kafa ama öyle gerçekten. Entegre olmak meselesine gelince. Entegre olmak demek… Bütünsel hissetmek. Bütünüyle hissetmek. Ait olmana gerek yok ama bütünüyle hissetmen lazım. Etikten konuşabilmen gerekiyor, saygı duyman gerekiyor. Aynı şeyi de onlardan beklemek tabii. Çocuklarımla evimde Türkçe konuşabilmeliyim.

Şimdi düşününce hatırladım, tanımadığım insanlar maillerde bana “Gurbet Bey” diye hitap ediyor sıklıkla. Bunun bir nedeni soyadım olabilir. Bizim akrabalar arasında mesela Hasret adı var fakat o bir erkeğin ismi. Sanki hasretlik kişinin kendi rızasıyla çektiği bir şey de gurbetlik dışarıdan zorlamayla yaşanıyor gibi. Bunun için erkeklere daha çok Hasret ismi koyulurken kadınlara Gurbet ya da Sıla koyuluyor olabilir.

Sıla sığınak gibi. Her zaman dönmek istediğin yer, olmak istediğin, kendini güvende hissettiğin yer. Hiç kimsenin sana hiçbir şey yapamayacağı yer gibi hissediyorum kendi ismimi. Kendi konfor alanında… Böyle bir yer sıla.

Sıla

1. Barbara Cassin, Nostalji, çev. Seçil Kıvrak (İstanbul: Kolektif Kitap, 2020).

2. Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük (İstanbul: Can Yayınları, 2007).

3. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca–Türkçe Ansiklopedik Lûgat, yay.haz. Aydın Sami Güneyçal (Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları, 2008).

4. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…

ev, göç, gurbet, Seçil Yersel, Sema Aslan, sıla, Sıla Gurbet projesi, vatan