Rüzgâr Değil
Kasırga
Dünyanın başka başka yerlerinde yaşananlar, sanki an geldi “Sıla Gurbet”te denkleşti. Kimi zaman da aynı muhitte yaşayan Gurbet ve Sılaların mekân deneyimi, ifadesini bambaşka biçimlerde buldu. Bu metne aldığımız söyleşiler özellikle bu yan yana gelişe, denkleşmeye ve buluşmaya bir örnek. Tarlabaşı’nı ev yapmış Sıla ile Tarlabaşı’na göçmüş Gurbet elbette sadece bir tesadüfe işaret etmiyor.
Kadından beklenen, baba evinden sonra bir yere yerleşme, bir yerde köklenme hâli; evini kurmak, yerini yurdunu bilmek. Oysa kadının yer yurt arayışına tanıklık etmek, başka kadınların yaşam öykülerindeki mekân arayışlarına bakmak, yerleşik düzen dışında bize başka olasılıklar gösteriyor. Ataerkil toplum yapısında başıboşluk, düşünür-gezerlik, arayış hâlinde olmak kadında arzulanan duygular değil; yersizlik yurtsuzluk kadın varlığından beklenen bir hâl değil. Kadının mekânla ilişkisine dair yerleşik, kemikleşmiş algıya bir de gurbet ve sıla olmaktan doğru bakınca bambaşka coğrafyaların algısına gidebiliriz.
“...ilk kez kendi kabuğunda, tam kendi kılıfı içinde, kendi toprağı üstünde olduğunu iyice anladı.”1
“Sılaya gitmek: Uzun süre ayrı kaldığı evini, yurdunu görmeye gitmek.”2
Sıla Gurbet söyleşi serisinin sekizincisinde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor3:
Gurbet, gurbetlik demek yani. Yani gurbetlik çeken bir insan Gurbet koyar çocuğunun adını. Zaten ben doğduğum zaman babam gurbette, İstanbul’daymış. Siirt Eruh’ta doğdum. Ama doğduğumda annemle babamın evlenme cüzdanı olmadığı için, burada, İstanbul’da evlenme cüzdanı çıkardıkları için nüfusta Beyoğlu diye geçiyor. 6 yaşına kadar Siirt’te kaldık, sonra İstanbul’a taşındık. Çok ağladım. Hiçbir yeri tanımıyordum. Arabaları gördüğüm zaman korkuyordum. Çok tuhaf geliyordu.
Sıla, babamın yakın bir akrabasının, benim amca dediğim kişinin verdiği bir isim. Solcu bir yazardı; politik nedenlerle bu ismi verdiğini düşünüyorum. Sıla özlemi, sıla hasreti… 18-19 yaşında ayrıldım Türkiye’den, 25 senedir yurtdışındayım. Pandemi nedeniyle şimdi İstanbul’dayım. Gittiğim yerlerde zorunlu olarak yaşamadım, kendi tercihimle gittim. Ankara’daydım, o sırada Bilkent Grafik’e girdim. Birazcık mutsuz olmam… Özellikle Ankara gibi biraz karanlık, bürokratik, deniz yok, doğa yok, kasvetli bir yer…
Biz küçüktük, köyler yakıldı. Dediler ki köyü boşaltacaksınız. 24 yıl oluyor. O zaman dayım geldi, bizi aldı. Eruh’tan Siirt’e geçtik. Siirt’e gelince nenem, onlar bize bir oda verdiler. Babam yoktu. İnsan evinde olduğu gibi rahat olamıyor. O şey de vardı yani. Orada da bayağı kaldık, 4-5 aya yakın. Çok zorluk çektik. Babam İstanbul’daydı. Babam İstanbul’da rahatsızlanınca biz de İstanbul’a gittik. Babam çalışamadı. Ben 8 yaşında çalışmaya başladım. İlk, atölyeye girdim. Çocuklar selpak satmaya gidiyordu, babam “Benim çocuğum gitmesin” dedi. Çok zordu ilk başta. “Alışacaksın” diyorlardı. Geldiğimizde köyden hiçbir şeyimizi alamadık. Her şeyi yaktılar zaten. Ortaklı Köyü bizim köyümüz. Çevredeki tüm köyleri boşaltıyorlardı. Dediler “Taşınacaksınız”. Kamyona bindirdiler bizi, öyle hatırlıyorum. Hayvanlarımız vardı, onları yarıya verdiler o zaman. Sattığımız hayvanların parasıyla geçindik uzun zaman. Çok kötü şeyler geçirdik ilk geldiğimizde.
Bu şekilde İtalya’ya gittim ve gittikten sonra da çok özgür hissettim. Oradan New York’a. İki sene de New York’ta kaldım, sonra iki sene İsrail. Gurbet benim için aile demek, annem babam demek. O yüzden aralarda hep döndüm, yapabilir miyim diye düşündüm. Yapamadım. Beş sene Güney Afrika’da, Cape Town’da yaşadım. Tekrar döndüm, iki sene dayanabildim. Avustralya'ya gittim, beş sene de orada yaşadım. Bu hikâyelerde ilginç olan, hep döndüm. İllaki buraya geri dön diyen olmadı ama döndüm. Hatta Avustralya'da iş izni almak zor, iznimi aldığım gün dönüyorum dedim. Uzak mesafeler olunca insan kendini iyice uzak hissediyor; ailen, yaşadığın yer… Hep böyle bir gidip gelme hâli. Ama hiçbir zaman bu ülkelerin hiçbirinde bu ülkede yaşayacağım demedim. Çünkü İstanbul’a hem sevgi hem nefret gibi… Karmaşık bir duygu. İlk defa da pandemi zamanında burayı ev olarak gördüm. Evimi düzenledim. Evde resim yapıyorum. Çok değişik bir arkadaş grubum oldu. Tüm arkadaşlarım yabancılar ve expatlar, burada bir tür kendi ufak gurbetimi kurdum. Mademki gidemiyorum… İlk defa buraya bu kadar ait hissediyorum.
Sıla… Hasret çekmek. Özlem demek. Öyle geliyor aklıma. Sıla, böyle hani uzak bir yer. Güzel bir şey. İlk önceleri memleketi çok istiyordum ama artık memlekete de soğudum. Babam gitti, bizi bıraktı, evlendi. Belki ondan öyle oldu. O buraya hiç alışamadı. Kocam da Siirt Eruhlu. O çok seviyor Siirt’i. “İmkânım olsa bir dakika durmam burada” diyor. En son iki yıl önce gittim Siirt’e ben de. Her şey doğal orada. Burada iki odalı bir evdeyiz. Çocuklar derslerini yapamıyorlar. Ama orada ev daha geniş. Zaten bir gün gelecek, yine oraya döneceğiz. Çocuklarımı da götürdüm Siirt’e. Okusunlar, sosyal hayatları olsun diye çok yere götürüyorum. Siirt’i çok seviyorlar. Benim anadilim Kürtçe ama bir tek ben Kürtçe biliyorum, çocuklarım bilmiyor. Anlıyorlar ama konuşamıyorlar. Kürtçede gurbet, xerîbî diye söyleniyor. Sıla için Kürtçede “Ne zaman olsa da yine yerine döneceksin” denir. O hasret bitecek, o manada kullanırlar.
İsmim aslında Nurbanu olacakmış. Nurbanu Hanım… Babam çılgın bir adamdır, bir dansözün ismi Nurbanu, onun ismini bana vermek istemişler, bir iki gün verememişler falan, ondan sonra amcam “N’apıyorsunuz, ne ediyorsunuz! Bu kızın adı Sıla olacak” demiş. Çok şükür adım Sıla olmuş. Nurbanu olsam daha değişik bir insan olacağıma inanıyorum.
Başka bir ismim olsun isterdim. “Neden adımı Gurbet koydunuz?” diyordum hep. Orda oraya taşındık, en sonunda buraya geldik. Dedim, bana hiç uğurlu gelmedi adım.
Benim için neresi sıla neresi gurbet, çok ayrımı yok artık. Resim yapıyorum, fotoğraf çekiyorum. Bir evim de Tarlabaşı. Tarlabaşılıyım bir taraftan aslında. Annemin orada dükkânı vardı, giderken gelirken fotoğraf çekmeye başladım, stüdyom da vardı hatta. Suriyeli göçmenleri çekmeye başladım. Her yaz İstanbul’a gelmeyi istememin en büyük sebeplerden biriydi Tarlabaşı. Tarlabaşı’na geldiğim an, yurtdışındaki özgürlüğü hissediyorum. O insan topluluğu, çeşitliliği, yargılamamak, herkesin gidebildiği… Tarlabaşı’nın kötü bir imajı var ama orası kendimi özgür hissettiğim bir yer oldu hep. Ev gibi. Orası olmasa çok zorluk çekerdim.
Demek ki benim doğduğum günden çekeceğim varmış bugüne kadar. Gerçekten de çok çektim. Ne çocukluğumu gördüm ne gençliğimi. 16 yaşında evlendim, 17 yaşında anne oldum. Okumak istiyordum. O kadar istediğim hâlde… 11 yaşındayken abim beni yazdırdı okula ama babamın bir şey olur korkusu vardı, sadece bir yıl okula gittim ben. Dokuz kardeşiz. Benim altı çocuğum var, şimdi yedinci çocuğa hamileyim.
Çok seyahat ettiğim için rüyalarımda da hep başka yerlerdeyimdir mesela. Gözümü kapattığım anda uçak havalanıyor ve bambaşka bir yerdeyim. Seyahat rüyalarda da devam. Aslında ilk defa burayı hissetmeye başladım. Bir de takıldığım arkadaşlarım burayı çok seviyorlar, bambaşka bir gözle bakıyorlar buraya. Biraz ondan dolayı da seviyorum, çünkü bana moral veriyor. İstanbul şöyle İstanbul böyle… Ben de onların gözüyle bakıyorum. O zaman da bana daha güzel gözüküyor her şey, sokakta yürürken, oraya bak şuraya bak… Bana sevdirdiler burayı. Biz biraz bıkkınız toplum olarak, unutturdular bize güzel şeyleri görmeyi. O yüzden onlarla beraberken daha mutlu oluyorum. Burayı, evet ilk defa yerel olarak hissetmeye başladım.
Gurbet deyince buramda bir yankı oluyor. Sanki her zaman gurbetteyim. Siirt’e gidince o kadar ağladım ki… Diyarbakır’a kadar ağlamışım.
90’lı yılların başında insanlar bu kadar gelip gitmiyorlardı, o yüzden onlara göre ben hep deli Sıla’ydım. Bir kadın nasıl böyle sırt çantasını alıp gider, nasıl yaşar diye düşünüyorlardı. Ben buradaki maçoluktan, ataerkillikten de sıkılmıştım. Bu yüzden de gittim, bu cinsiyetçilikten. Eminim benim gibi gitmek isteyen kadınlar çok vardır, her gün üzerinde o baskıyı hissetmek istemeyen. Kadın olarak benim hep bir yere köklenmem bekleniyor. Evim olsun, yerim olsun diye bekleniyor. Evimin kadını olayım. Ama mesela erkeklere hiç de sorulan bir durum değil bu. Belki düşününce, belki buna karşı da yaptım. Bana çok soruldu bu sorular. Kadınlar aslında yurtdışında yaşamayı çok da iyi beceriyor.
Gurbetin rengi beyaz olurdu.
Hep yurtdışında yaşadığım için hep oralarda ilişkilerim oldu. Zaten burada da bir Türke “Ben gideceğim” deyince yani hepsi korkuyor. “Yok öyle olmaz, gideceksin, edeceksin” […] Zaten bu yüzden problem yaşanıyor. Yakın yerler de değil ki! Güney Afrika, Avustralya uzak yerler… Avrupa olsa gidip gelebilirdim ama Avustralya'da yaşarken kendinizi başka bir gezegende gibi hissediyorsunuz.
Oraya gitti mi insan bambaşka oluyor, bilmiyorum. İstanbul’da da çok akrabam var. İnsanlar… Orada çok samimiyet vardı, burada yok. Buraya geldik, sanki hani… Hiç istemedik burayı. Annem de istemedi hiç. Köyde kuzulara koyunlara bakıyorduk, dağa çıkıyorduk… Fıstık topluyorduk… Ama buraya geldik, evlendiğim cumartesi gününe kadar çalıştım ben.
Erkekler annelerini özlüyor, annelerinin kuzuları onlar gerçekten. Kız arkadaşlarımdan çok duymadım ama erkeklerden hep bunu duydum “Vatanım, annem” diye. Biz kadınlarda milliyetçilik de çok yok bence. Erkeklerde daha yaygın bir kimlik bu.
Evi ev yapan kadındır, merhamettir. Ben 16 yaşında evlendim ama çok merhametli bir insan çıktı karşıma. Her zaman dürüst, merhametli oldu. Allah’a çok şükür, şiddet görmedim hiç. Babamdan görmedim ondan gördüğüm merhameti.
1. Adalet Ağaoğlu, Fikrimin İnce Gülü (İstanbul: Everest Yayınları, 2018).
2. Pars Tuğlacı, 20. Yüzyıl Ansiklopedik Türkçe Sözlük-Cilt II (İstanbul: Pars Yayınevi, 1971).
3. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…