Sıla Gurbet
Gurbet Sıla
İç İçe Geçince

Gurbet ve Sıla konuşuyor; karşılıklı, yan yana, birbirinden habersiz, başka zamanlarda ve aynı anda; seri bu şekilde devam ediyordu. Bu sefer Sıla ve Sıla konuşuyor, karşılıklı, iç içe, yan yana, birbirinden habersiz. Bizimkisi bir tür farklı korolar oluşturma hâli, niyeti yan yanalıklara aracılık etmek. Mekânın ve mekâna ait duygunun ansiklopedik, edebi, tarihsel, sinemasal, sosyolojik anlamlarına ek olarak farklı bedenlerde deneyimlenen güncel hâline kulak veriyoruz; içimize bir gurbet sıla filtresi koyup buradan süzülenlere bakıyoruz.

“Bilmediği memleket”lere uykusuz varmış kadınların bilmediği memleketlere derin uykulardan uyanarak, uykusunu alıp dinlenerek, uykuyu varışa erteleyerek, uykuyu hepten unutarak varmış kadınların bazen birbirine benzer, bazen birbirine hiç benzemez anlatılarında elbette cevaplardan çok sorular var; tekrar tekrar düşünmelere olanak sağlayan bu soruları kim bilir ne kadar zaman kendimize ve bir diğerine, birbirimize sormaya devam edeceğiz?

Fotoğraflar: Almanya / Türkiye sokak etiketlemeleri, proje arşivi, 2022

“Babam neden öldü? Evsizlikten. Şu an babamı düşündüğümde, ondaki evsizliği düşünüyorum. Tamamlanmamış, güvensiz ve kocaman bir adam olması, her zaman çok güçlü, kendinden emin ve bir doksan boy ve yüz kilo ağırlıkla, tabii ki tam tersi söz konusuyken, kendini neredeyse tehditkâr biri olarak göstermeye ihtiyaç duymasına neden oluyordu.”1

“Anneannem, ‘Bu benim son öğüdümdü. Yarın uçakta olacaksın. Madem bu ölçüde kararlısın, hiç değilse erken yat, bilmediğin memleketlere uykusuz varma, gözün açık olsun’ dedi ve iyi geceler dileyip yorganı başına çekti.”2

Sıla Gurbet söyleşi serisinin dokuzuncu bölümünde diğerlerinden farklı olarak iki Sıla karşılıklı konuşuyor:3

Doğduğun büyüdüğün yerden uzakta bulunma hâli ve onunla birlikte gelen duygulanımlar gurbet. Sıla da özlediğin yer, özlediğin ev hâli diye tarif edebilirim. Bu, benim için de geçerli. Yurtdışında üç yıldır yaşıyorum; üç yıl, gurbet duygusunun gelmesi için bence kısa bir süre. O nedenle bu tanıma katılıyorum.

Gurbet ve sıla

Sıla ve gurbet sözcükleri, sanırım genel tanımından ötürü bana uzaklık olarak geliyor. Belli bir yere ve sevdiklerime olan uzaklık. Bu tanımın kendi hayatımla da oldukça örtüştüğünü sonra fark ettim. Sürekli bir uzakta olma hâli, eve ve sevdiklerime. Gurbette de çok bir fark görmüyorum. Anneannem Gurbet derdi çünkü bana. Eş anlamlı olarak gördüğü için. Bir şarkı vardı “Sıla mı gurbet mi adını sen koy” diye, onu söylerdi sürekli.

Babam askerdi. İlk görev yeri Kıbrıs’a çıkmış. Ben Kıbrıs’ta doğdum. O sırada anneannem Ankara’daymış, kızından ayrı olduğu için, kızı sıla hasreti çektiği için adımın Sıla olmasını istemiş. Babaannem de Zeynep olsun istemiş; iki ismim olmuş. O dönemlerde biletler de ucuz değil, ulaşım daha zor… Bence sürece uyuyor bu isim. İlk kullanılan isim, Zeynep olmuş. Ama babamın asker olması nedeniyle çok yer değiştirdik ve her gittiğimiz şehirde, aslında öğretmen hangi ismimin kullanılacağına karar verdi. “Aaa, sınıfta Zeynep çok var, Sıla’yı kullanalım” dediyse, Sıla oluyordum. Evde Zeynep dense de tüm okul ve mahalle Sıla diyordu mesela. Sıla ismini kullandığımda küçük bir kasabadaydık. Oraya İstanbul’dan göç etmiştik. Çok farklı bir dünya tabii. Kendimi çok yalnız bir çocuk olarak görüyordum, öyle hissediyordum. O zaman Sıla ismini ben de çok sevmiştim. Yurtdışına göç ettikten sonra adımı hep Zeynep Sıla diye kullandım. İkisinin bir arada olmasını seviyorum.

İsmimi bana annem vermiş. Sıla’dan başka iki ismim daha var, bir karar verememe durumu olmuş. Ama aslında çok da tesadüfi bir şekilde Sıla olmuş. Benim annem çok erken doğum yapan bir kadın. 19 yaşında beni doğurmuş. Çok da öncesinde hayata dair bir öngörüsü yokmuş babamla tanışmadan önce, yani daha çocukmuş bana kalırsa. Karşı komşusu “Gelecekte kız çocuğum olursa Sıla koyacağım ismini” demiş, annem çok beğenmiş, “Hayır ben koyacağım” demiş. Oradan çıkmış, çok masumca ve düşünülmeden çıkmış aslında. Ben Ankara doğumluyum, ondan sonra Muş’a gittik, Muş’ta okudum anaokulu ve ilkokulu. Muş’tan sonra İnebolu-Kastamonu’ya gittik, orda ikinci ve üçüncü sınıfı okudum. Sonra Samsun’a gittik, orda dördüncü ve beşinci sınıfı okudum, sonra Tekirdağ’a… Ondan sonra ODTÜ’yü kazanınca Ankara’ya döndüm. Bu süre zarfında babamın evden hep bir uzaklığı vardı, asker olduğu için mecburi görevleri vardı… Çok yer değiştirmeli bir hayat hikâyem var.

Burada sanatsal bir üretim yapıyorum ve hep göçle, göçmenlikle, göçmen kadın olmakla ilgili sorular geliyor mesela. Ve o sorunun ardından hep Sıla’yı açıklama gereği hissediyorum “Bu arada benim ismimde de böyle bir tarif var” falan diye. Bir kimlik olarak gerçekten çok etkilendiğimi söyleyemem. Sevdiğim bir isim ama burada uzun kalmaya devam edersem, duygular daha da coşarsa, özlem dolu olursam evet, daha da bağrıma basacağım bir isim olur ama onun dışında Sıla iyi ki ismimin içinde ve beni çok etkiledi diyemem. Sıla bana biraz yalnız düşmek, özlem dolu olmak, acılar içinde, ailesiz kalmak gibi şeyleri çağrıştırıyor ve onu çok da sahiplenmek istemiyorum. İyi şeyler yapıyorum, iyiyim, ailemi özlüyorum ama galiba Sıla bende olumlu şeyler çağrıştırmıyor. Sıla deyince hep acı şeyler geliyor… Türkiye kökenli ailelerin sürekli dönmek istemesi ama dönmemesi, mektuplar, acılı hikâyeler… Ne bileyim, gerek yok. Yani, öyle bir şey yaşamıyorum zaten.

Ev kendini rahat hissedebildiğim yer. Çok büyük, karmaşık bir şey olmasına da gerek yok; şu an minicik bir odada yaşıyorum, gayet mutlu ve evimde gibi hissediyorum kendimi. Ankara’daki evim, evim derken orada da yurtta tek bir odada dört kişi yaşıyoruz, bir tık büyüğü buranın, orası da benim için ev. Birden fazla evim var, Antalya’daki de ve Tekirdağ’daki de ev. Bunun Sıla olmakla bir ilgisi var mıdır bilemiyorum. Elbette ki olabilir. Ben psikolojiden yan dal yapmaya başladım bu sene, Lacan dersi aldım. Şöyle diyordu: Bir çocuğu dünyaya getirmeden önce bile, düşündüğünüz şeyler, niyetiniz, onun kaderini büyük ihtimalle belirleyecek, yani koyduğunuz isim ona çok fazla şey katacak. Dediğim gibi belki annem farkında değildi ama farkında olmadan bazı şeyleri belirlemiş oldu benim hayatımda.

Burada yaşayan Türkiye kökenli insanlar ne yapıyorlar, ne ediyorlar, nelerden mutsuzlar… Buna daha çok dikkat etmeye başladım. Bir de mesela şeyi fark ettim, sıla diye anladığım şeyin çok basit bir şey olduğu. Mesela gece dışarı çıkıp –hava güzel esiyorken– siyah çay içebileceğim bir yer yok! Sıla kavramının o kadar dev bir şey olmasına gerek yok. Kokuyla da ilgili olabilir. Bazı çiçeklerin salgıladığı bir koku var, o kokuyu burada bir botanik parkından geçerken duydum ve “Aaa” dedim, “bu, bizim yazlıktaki koku! Burada bir süre duralım” dedim, o kokuyu uzun süre kokladım. Daha çok Türklerin yaşadığı bir mahalleye doğru bir yürüyüş rotam var, gözleme satan bir yer var, gözlememi istiyorum, çayımı içiyorum… Bu kendimi iyi hissetmek için yaptığım bir şey: Türkçe sipariş vermek, Türkçe teşekkür etmek… Bu kelimeleri kullanmak iyi hissettiriyor galiba. Daha önce Polonya’daydım, orada Türk market de yoktu ve o zaman gurbetliği daha çok yaşamıştım galiba.

Tüm evlerde oturduk ve taşındık. Taşınacağımızı hep biliyorduk; bu ev bizim değil, buraya bir çivi çakmayalım, bu ev bizim değil, bu eve yatırım yapmayalım, çünkü zaten bu evden gideceğiz. Çok küçük bir çevre, herkes sizi tanıyor, babanız asker, onların eşleri… Herkes asker. Evin önünde düzgün davran, erkek arkadaşını getirme, kız arkadaşını getirme lojmanın önüne. Eve kiminle girdiğine daha fazla dikkat et. Askeriyede de normalden çok dedikodu olur. Herkes birbirini tanır. Babanın maskülenitesinin etkilenmesi olayı da var. O yüzden üstünüzde farklı bir yük de hissediyorsunuz. O ev bununla bile bütünleşiyor aslında. Ait hissetme olayı burada biraz daha kırılıyor gibi. Lojman olması o evin benimsenmesini daha kötü etkiliyor bence. Kamuya da ait ya. Sizin değil. Göçebelik resmen. O kadar kolay bir şey ki benim için bir yerden bir yere geçmek! Ankara’daki yurt odamda 2018’den beri yaşıyorum, taşınırken en çok benim eşyamın olduğu ortaya çıktı. Her yere dağılmışım ben. Birkaç saate toplandım. Asker kızıyım, en iyi bildiğim şey, babamın bana kattığı en iyi şey bu; hızlı toparlanmak, hızlı çalışmak. Hemen kolimi buldum, eşyalarımı topladım, çıktım. Yurt odam biraz daha ev, ona karşı duygularım başka, içindeki insanlarla da çok iyiyim çünkü, ODTÜ’nün içinde olmasından dolayı, çok rahat, hiçbir kısıtlama hissetmiyorum tabii, şunu yapma gibisinden, çivi çakma kısmı yurtta da olmuyor tabii ama…

Türkçe konuşan bir kalabalığın içinde, akraba ilişkilerinin olduğu bir yerde sılada hissederim sanırım. Kendimi anlatamadığım, yardıma ihtiyacım olduğu ve yalnız kaldığım durumlarda gurbette hissederim. Galiba dille ilgili sıkıntılar hep… Almanca konuşmam gereken ama konuşamadığım gereken anlar… Ama bu iyileşen bir şey. İlk geldiğim yıl daha kötüydü, şimdi bu his daha az oluyor. Hayat normal akışında giderken ve bir problem yokken gurbette hissettiğim zamanlarsa, kedilerimi özlediğim zamanlar. Sokakta bir kedi gördüğümde özlem duygusu mesafenin altını çiziyor ve o zaman da gurbette hissediyorum.

Gurbet sıla iç içe; renk, koku, ses, biçim olarak düşünürsem… Hemen aklıma kırmızı geldi, belki Amasya aklıma geldi, belki köyümüz Alevi köyü, kırmız rengi baskın, ama bir yandan da Alevi kimliğini pek taşımıyoruz. Koku olarak yağmur kokusu, yeni yağmış nemli bir koku, belki bu da Samsun yüzündendir, annemle kaldığımız süre boyunca hep yağmurlar yağdı, biçim olarak, biçimi zor, belki gölge gibi olabilir, gölgenin biçimini pek göremedim ama. Ses olarak mekanik bir ses, radyo sesi gibi, anneannem her evinde radyo dinlerdi hep, anneannemi de çok severim. Radyoda türkü çalıyor, sıla mı gurbet mi o radyoda çalıyor.

Gurbet ve sıla

Zaman içinde uğraştığım şeylerin Türkiye’de huzurla yapılamayacağını anladım. Almanya’da daha önce üç ay staj yapmıştım. Hiçbir şekilde cinsiyetçiliğe ya da sansüre uğramadan gerçekten çalışmanın karşılığının verildiğini gördüm. Ve burada ikinci kere master’a başladım. Ama master, vize alabilmek için sadece bir yoldu. Şu an burada film çekiyorum, eğitim veriyorum, animasyon yapıyorum. Zorunlu ve tercihe bağlı bir şeydi yani. Ama Türkiye’ye dönersem, bu şekilde çalışamayacağımı biliyorum. Beni mutsuz eden bir çalışma ortamı var Türkiye’de. Politikayla da ilgili değil artık… Burada kalacağım yani. Ben ziyaret ediyorum Türkiye’yi. Her yedi ayda bir falan gidiyorum. Ama Ankara’ya her gittiğimde görebileceğim insan sayısı azalıyor. Yakın arkadaşlarım ya başka ülkelerdeler ya da kalanlarla artık bir bağımız kalmamış oluyor. Orada da yalnız hissediyorum. Ve her seferinde şöyle bir duyguyla dönüyorum: Almanya’ya daha çok bağlanmalıyım. Çünkü orada bağlanabileceğim bir şey kalmamış. Kaybetmişim. Hemen biraz daha Almanca çalışayım, diyorum, biraz daha kitap kulübüne gideyim!

Almanya’ya ilk geldiğim zaman yalnız kaldığım bir ay boyunca, daha insanlar da gelmemişti, Türkiyeli arkadaşım da yoktu, sokakta dolaşıyorum ve etrafımdaki Almancayı anlamıyorum. Buna bana çok garip gelirdi, hâlen de öyle. Herkes kendi dilini arkadaşlarıyla konuştuğunda ortak bir ortamda, birden o dili anlamayan kişi orada öylecene kalıyor, onu öyle bırakıyorsunuz orada. Büyü gibi bir şey, sesin farklılığı… İtalyan bir arkadaşımız var, mesela onun yanında Türkçe konuştuk mu, bitti onunla olan ilişkimiz. Onu sanki birden her şeyin dışına atıyor gibi oluyorduk. İlk kaldığım evde de bütün gün anlamadığım sesler beynimde dönüyordu… O kadar farklı bir yere birden düşmek, çarptığımı hissettim. Buraya ait değilsin, dilini bile anlamıyorsun duygusundasın. Burada gurbetçi Türklerin ses tonu aynı gibi geliyor, bir yumuşaklık var. Alt tonda sakinlik içinde konuşuyorlar sanki.

Entegrasyonu iki taraflı tanımlıyorum. Dışarıdan gelen insanın halihazırda olan kültüre, dile, çalışma şekline kendini adapte etmeye çalışması ve bekleyenlerin de yeni gelenleri hoşgörüyle ve değişime açık olarak karşılaması şeklinde. Kim, önce neyi yapmalı, onun cevabını bilmiyorum. Halihazırda orada oturan mı “Hoş geldin kardeş, buyur” demeli? Yoksa gelen mi “Hallo!” demeli, Almanca mı girmeli onu bilmiyorum. Köln’e gitmiştim, garda bir bira içelim ve öyle gidelim gideceğimiz yere dedik. Garson biraları getirdi, yanında su ve fıstıkla. Adam Almandı. Ah dedim, Türkiye’deyim, hoş bulduk, hoş bulduk! O kadar iyi hissettim ki. Ekstra su vermesi! Yaptığım her işte gerçekten hoş geldiğimi hissediyorum. Freelance çalışıyorum, insanlar “Kimi tanıyorsun?” diye sormuyorlar; daha önceki işlerime bakıyor ve beğeniyorlar. Almancam iyi değil dediğimde de “Olsun, yaparsın” diyorlar. Bu, iyi hissettiğim bir alan. Hoş geldiğimi iyi hissetmediğim yerse entegrasyon bölümünün iyi çalışmadığı yerler bence. Auslanderbehörde… Gelen herkesin Alman olmadığı bir yerde çokdilli insanların çalışmıyor olması, orada Almanların entegrasyon problemi olduğunu gösteriyor bence.

Kimlik olarak tanımlamıyorum ama her zaman göçebe gibi yaşadık; babam dalga geçerdi hatta “N’olcak, bir gecede taşınırız biz” diye. Göçmen gittiği yerde daha uzun kalır gibi, göçebe sürekli yer değiştiriyor. Annem koca evimizi bir gecede taşıyıverdi Tekirdağ’dan Antalya’ya… Bir yerde yerleşik olmak gibi bir arzum hiç yok. Burada kent antropolojisi dersi alıyorum, burada ev üzerine düşünüyoruz: Ev nedir, neresidir, nerede olur, hayalinizdeki ev nedir? O sorulara benim verebileceğim yanıt çok zor, kafamda hiç böyle klasik bir şey yok. Kişisel isteklerim doğrultusunda Yunanistan’a doğru çekiliyor içim… Sıcaklık, dili hoşuma gidiyor, ama çok ilerde, hani 30 yaşıma gelirim de evlenirim de şurada yaşarım da dediğim bir isteğim yok açıkçası. İlerisi için planlar karışık; belirsiz, yurtdışını da düşünenler çok oluyor, ODTÜ’de bir yerleşme olacak mı bilmiyorum, yerleşke diyorlar oraya zaten, orası çoğu insana bir ev hissi veriyor gerçekten, DEVRİM yazıyor mesela stadyumda, onun bir esprisi de D-RİM harflerini kapatıp EV olarak bakmaktır o yazıya, burası bizim evimiz. Antalya’daki evdeki salonda geçici olduğumu hissettim ama ODTÜ her zaman benimle kalacak, orada yaşamak için çabaladım da, acaba orada yaşasam mı, çalışsam mı diye düşündüm, ama daha belirsiz. Geçicilik benim hayatıma yer etmiş, geçicilik kalıcı hâle gelmiş. Sıla olmak benim için olağan bir şey; burada da kalırım iki ay, başka bir yere de geçerim, hiç sıkıntı olmaz, buraya gelen arkadaşlarım “Nasıl yaşayacağız burada, ev çok pis, eski, yaşanılabilir gibi değil” dediler, ben onların duygu durumunu toparladım. “Burayı ev yapacağız” dedim; yani sadece öğrenci olmak hâli ile ilgili değil, Sıla olmak hâli bir parçam artık.

1. Simon Stranger, “Ev”, Ev ve içinde, çev. Dilek Başak (İstanbul: Kıraathane Yayınları, 2022).

2. Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019).

3. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Sıla ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…

dil (lisan), ev, göç, gurbet, Seçil Yersel, Sema Aslan, sıla, Sıla Gurbet projesi, uyum